Esmaü’l-Hüsna ve İnsanın Kemal Yolculuğu
Akıl, Kalb ve Nefsin Alt Yapıları ve Yolculuk Kriterleri
Bediüzzaman izahlarına şöyle devam eder: “İşte, hakikate dar gelen ve bazı köşelerinde hakikatin âzâları görünen ve hakikatle karışık şu temsil içine üçümüz de girmeliyiz. Üçümüz de kendimizi Zühre, Katre, Reşha farz edeceğiz. Zira onlarda farz ettiğimiz şuur kâfi gelmiyor; biz aklımızı dahi onlara katmalıyız. Yani, onlar maddî güneşlerinden nasıl feyiz alıyorlar; biz de mânevî güneşimizden öyle alıyoruz, anlamalıyız.
[İnsan nefsi, bir Zühre gibi “Zât-ı Akdes” ten bir Şems-i Ehadiyet makamında feyz-i ilham aldığı gibi, insan aklı da bir Katre gibi, “Zât-ı Nuru’l-Envar” dan bir nur-u ilim almaktadır. İnsan kalbi ise, bir Reşha gibi “Zât-ı Mutlak” tan şuur-u feyz-i vahiy almaktadır.]
İşte, sen, ey dünyayı unutmayan ve maddiyâta tevaggul eden ve nefsi kesafet peydâ eden arkadaş! Sen Zühre ol. Nasıl ki o Zühre çiçeği, ziya-yı şemsten inhilâl etmiş bir renk alıyor; ve o renk içinde şemsin timsalini karıştırıp kendine ziynetli bir suret giydiriyor. Zira senin istidadın dahi ona benzer.
[İstidadlar, fıtratın yapıtaşıdır. Kabiliyetler, istidadlardan doğar. Kabiliyetlerden doğan meyiller, meyillerden doğan arzular, ihtiyaçlar fıtratın kan dolaşım sistemidir. Bu ihtiyaçların tatmini neticesinde ortaya çıkan zevk ve lezzetlerin, kişiye kendisini ve varlığı hissettiren yapısı nefsin, bir kendini yaşayışı ve kendi varlığını zevk etmesine sebep olabiliyor. Bu girdaptan tezkiye ile çıkamayan bir nefs, akıl ve kalb için bir bataklık hükmündedir. Tezkiye edilen bir nefs ise, Zât-ı Vâcibü’l-Vücud’un vücud-u mukaddesini hissedecek şekilde bir kudsiyet kesbeder, Kuddûs ismine ayna olacak bir hale terakki eder. Zühre için kemal seviye, İlâhî aşka erişip, bir “ayçiçeği”[1] gibi Şems-i Ehadiyet’e teveccüh üzere yaşayıp “râdiyye ve mardiyye” ufkunda bulunarak bu hal üzere kurumak ve ölmektir.]
Hem şu esbaba dalmış Eski Said gibi mektepli feylesof ise, kamere âşık olan Katre olsun ki, kamer, güneşten aldığı ziya zıllini ona verir ve onun gözbebeğine bir nur verir, o da o nurla parlar. Fakat o Katre, o nurla yalnız kameri görür, güneşi göremez; belki imanıyla görebilir.
[Buradaki Kamer, “tabiat” veya “âlem-i vücud ve madde” dir. Aklın hakikat aşkı, vücud kamerinde tıkanıp kalmasına sebeptir. Aşk, maşukunu görmek ister. Fakat maşuk, mutlak ise görünen âlem, aklın aşkına cevap veremeyecektir. Bu durumda akıl, mutlak bir maşuktan mukayyed bir maşuka yüzünü çevirecektir. Bu ise aklın, Hakikat-i Mutlaka’ya erişmesini engelleyen bir labirent olacaktır. Mecburen akıl, “Hakikat gözle görünendir” şeklinde bir kabule kayacaktır. Oysaki görünen, “suret” tir; Hakikat ise, “mutlak” tır.]
Hem şu herşeyi doğrudan doğruya Cenâb-ı Haktan bilir, esbabı bir perde telâkki eder fakir adam, o da Reşha olsun. Öyle bir Reşha ki, kendi zâtında fakirdir. Hiçbir şeyi yok ki, ona dayanıp Zühre gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki onunla görünsün. Başka şeyleri de tanımıyor ki ona teveccüh etsin. Hâlis bir safveti var ki, doğrudan doğruya güneşin timsalini gözbebeğinde saklıyor.”
[Reşha ile, Zühre ve Katre burada mukayese ediliyor. “Hiçbir şeyi yok ki, ona dayanıp Zühre gibi kendine güvensin. Hiçbir rengi yok ki onunla görünsün.” Kısmı Zühre ile mukayesesidir. “Başka şeyleri de tanımıyor ki ona teveccüh etsin” kısmı Katre ile mukayesesidir. Çünkü Katre, sebepleri tesir sahibi bilir. O yüzden onlara teveccüh eder. Reşha ise “herşeyi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak’tan bilmekte” ve “esbabı bir perde telâkki emekte” dir. Katre ile Reşha arasında aslî fark “halis safvet” lafzında saklıdır. Safvet, kalb safası ve duruluğu demektir. Bunu kalbe sağlayan sır ise, “halis” lafzındadır. Hulûs, fikirde zâhirden hakikate geçmek; hissiyatta, kendindeki cüz’i ilim ve kudretten kendini aslî malı olan mutlak acz ve cehl hakikatlerine intikal etmektir. Hulûs yolculuğu, tabiat gecesinden Hakikat Gündüzü’ne geçiş ve bizzat her şeyi bir “hiç” olarak görme ve hissetme, her şeyin ancak Cenab-ı Hakk ile var olabileceği hakikatine ve tevhid-i hakikiye ilerlemedir.]
“Şimdi, madem biz bu üç şey yerine geçtik. Kendimize bakmalıyız: Bizde ne var, ne yapacağız? İşte, bakıyoruz ki, bir Zât-ı Kerîm, ihsanıyla bizi gayet derece tezyin ve tenvir ve terbiye ediyor. İnsan ise, ihsan edene perestiş eder. Perestişe lâyık olana kurbiyet ister ve görmek talep eder. Öyle ise, herbirimiz, istidadımıza göre, o muhabbet cazibesiyle sülûk edeceğiz.”
[Zühre, renklerle tezyin edilir. Zühre’yi görünür kılan renkleridir. Katre, nurla tenvir edilir. Katreyi görünür kılan, kendindeki dolunay yansımasıdır. Yoksa Katre, zatında renksiz, şekilsiz, tatsız bir su damlasıdır. Dolunaya yüzünü dönmekle bir varlık, zuhur ve kıymet kazanır. Reşha ise, hararetle terbiye edilir. Reşha’ya yol aldıran, onu değere eriştiren, sürekli “hal değiştirmesi” dir. Bunda da ana unsur, “hararet-i kudret” le muhatap olması, kudret-i İlahiye karşısında aczi yaşamasıdır.]
[1] Türkçe’nin kıtlığından ve şeklinden dolayı bu çiçeğe “ayçiçeği” adı verilse hakikatte ismi “günebakan çiçeği” dir ve şekli de tam güneş şeklindedir. İç Anadolu’da günebakan çiçeğine “devr-i ahmer” (kızıl daire) adı da verilir ki, güneşin kızıl haline benzetilmiştir.