(Katre-Reşha-Zühre Bahsinin Şerhi)-3

Erdem AKÇA

Esmaü’l-Hüsna ve İnsanın Kemal Yolculuğu

Mukaddes Kitaplar, Peygamberler ve Ümmetlerindeki Farklılıklar

İstidad ve kabiliyetlerdeki farklılık mevzuu enbiyada da bir sır olarak geçerlidir. Onların da derece-i kemallerini belirleyen istidadlarıdır. Kemale yürüdükçe, onlarda iman hakikatleri inkişaf eder. Allah istiyor ki, o nebinin ve ümmetinin imanı mesela Âhiret’e İmanda inkişaf etsin. O nebiyi de, ümmetini de o istidadda hazırlıyor. Daha geniş çaplı istidadı olan nebinin hitap çapı ve süresi da ona göre genişliyor. Hz. Nuh’un (AS) 950 sene peygamberlik yapmasını bu manada okuyabiliriz. Yani onun getirdiği tebliğ 1000 sene sürdü fakat 950 senesi istenen seviyede idi. Çünkü O (AS), ülü’l-azm bir resul idi. Bir ülü’l-azm resul gidince veya dünyadaki hizmeti 1000 sene sonrasında tecdid isteyince yerine yeni bir ülü’l-azm geliyordu, diyebiliriz. Bu aralık Resullerde 400 yıl, Nebiler arasında ise 100 yıldır. Bu noktayı Bediüzzaman “Zaman-ı mazi, bir mezar-ı ekber değil, belki herbir asrı bir nebînin veya evliyanın[1] taht-ı riyasetinde vazife-i ubûdiyeti ifa eden ervâh-ı sâfiye cemaatlerinin…” şeklinde nebiler için açmış. Mevlana Ahmed-i Câmi ise “Her 400 senede, Ahmed isminde bir kuluna böyle büyük ihsânlar yapar ve bunu herkes görür… Bunların sonuncusu bin târîhinden[2] sonra olup, en büyüğü ve en yükseği odur”[3] şeklinde resullerin ve varis-i resul olan büyük müceddidlerin geliş aralığını açar. Fakat bu zaman aralıkları aynı toplum içinde olunca bu şekilde gerçekleşmektedir. Farklı toplumlarda aynı zamanda çok sayıda nebi ve resul vardı. Hz. İbrahim ve Hz. Lut (Aleyhimesselam) aynı zamanda fakat farklı yerlerde resuldüler. Hz. Harun ve Hz. Musa (aleyhimesselam) aynı toplumda aynı anda resuldüler.

Fakat peygamberlerin getirdikleri iman esasları veya islami esaslar istidadları ile sınırlı olarak tecelli ettiğinden kemal olmuyordu. Eksik kalan tarafı yeni gelen tamamlıyordu. Hz. Musa’ya (AS) verilen Tevrat, gerek Onun yapısından kaynaklanan haliyle, gerekse esarete alışmış ve miskinleşmiş İsrailoğullarını adam etmek için celalli tecelli etti. Tevrat’ın düsturları katı ve serttir. Hz. İsa (AS) da İsrailoğulları’na geldi. Fakat yumuşaklıkla… İncil de aynı şekilde yumuşak bir içerik sahibidir.

Tevrat’ta tevhid ön plandadır ve dünya hayatının Allah’ın kanunlarıyla tanzimi hedef olarak gösterilir. Bunun sebebini Kur’an şöyle ifade eder: “Şüphesiz Firavun o ülkede iyice azgınlaşmış ve halkını sınıflara, kastlara ayırmıştı. İçlerinden bir grubu özellikle zayıf düşürmek istiyor; bunun için de oğullarını boğazlıyor, kadınlarını ve kızlarını ise yüz kızartıcı işlerde kullanmak üzere sağ bırakıyordu. Gerçekten o tam bir bozguncu idi. Biz ise o ülkede hor ve hakir görülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları Firavun’un devlet ve saltanatına mirasçı kılmak istiyorduk. Böylece onlara yeryüzünde kuvvet ve hâkimiyet vermeyi; Firavun, Hâmân ve ordularına da, İsrâiloğulları eliyle geleceğinden korktukları şeyleri başlarına geçirip göstermeyi diliyorduk.” Bununla beraber Tevrat’ta Kader, Âhiret konuları ya kapalı veya çok azdır. Tevhid ana işlenen konudur. Sanki Allah’a iman, Hz. Musa (AS) ile sembolleşmiş… Bu boyut Kur’anda “Ene evvelü’l-mü’minîn”[4] (Ben iman edenlerin ilki veya zirvesiyim) şeklindeki Hz. Musa’nın (AS) sözüyle ifade edilir. Oysa İncil’de dünyanın faniliği ve Âhirete İman işlenmiş. Öyle ki Hz. İsa (AS) denilince akla zâhid, dünyayı kalbinden çıkarmış, Ahiret için yaşayan kişi geliyor. Âhirete İman Hz. İsa (AS) ile sembolleşmiş, diyebiliriz.

Bu noktada Efendimiz’in (ASM) istidadının büyüklüğü, Ona gelen kitabın büyüklüğü tam manasıyla görünüyor. Çünkü Kur’anda ve Efendimiz’de (ASM) gayb da var, şehadet de... Allah’a iman olduğu kadar Âhiret’e iman da ön planda… Melekler bahsi de, Kader de, Kitaplara İman da ve diğer peygamberler de söz konusu… Bu yüzden eski peygamberler “Efendimiz’e (ASM) ümmet olmak” istemişler, bu konuda dua etmişler. Çünkü en büyük Üstad ve Mürşid, Efendimiz’dir (ASM). Bu konuya dair hadis rivayeti şu şekildedir:

Katâde bin Nûman -radıyallâhu anh-’ın naklettiği bir rivâyete göre Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- şöyle demiştir:

“–Yâ Rabbi! Ben levhalarda insanlar arasından çıkarılmış, iyiliği emredip kötülükleri yasaklayan hayırlı bir ümmetten bahsedildiğini görüyorum. Allâh’ım, onları benim ümmetim kıl!”

Allah Teâlâ:

“–Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.

Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Rabbim! Levhalarda Dünya’ya gelişte son, Cennet’e girişte ilk olan bir ümmetten bahsedildiğini görüyorum. Onları benim ümmetim kıl!” dedi.

Allah Teâlâ:

“–Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.

Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Yâ Rabbi! Yine levhalarda bir ümmetten bahsediliyor ki, onların kitapları sadırlarındadır, oradan ezbere okurlar. Hâlbuki onlardan önceki ümmetler kitaplarını bakarak yüzünden okurlar, kitapları kaybolunca da ondan hiçbir şey hatırlamazlardı. Şüphesiz Sen bu ümmete, daha önce hiçbir ümmete vermediğin bir ezberleme ve muhâfaza etme kuvveti vermişsindir. Allâh’ım! Onları benim ümmetim kıl!” dedi.

Allah Teâlâ:

“–Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.

Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Rabbim! Orada hem önceki kitaplara hem de son kitaba îmân eden, her türlü sapıklıkla savaşan bir ümmet zikrediliyor. Onu benim ümmetim kıl!” dedi.

Allah Teâlâ:

“–O, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.

Mûsâ -aleyhisselâm-:

“–Rabbim! Orada öyle bir ümmet zikredilmektedir ki, onlardan biri bir iyilik yapmaya niyet etse de onu yapamazsa, buna karşılık 10’dan 700 katına kadar sevap verilmektedir. Onları benim ümmetim kıl!” dedi.

Allah Teâlâ:

“–Onlar, Ahmed’in ümmetidir.” buyurdu.

Bunun üzerine Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, elindeki levhaları bir kenara bırakıp;

“–Allâh’ım! Beni de ümmet-i Muhammed’den eyle!” diye yalvardı.[5]

Peygamberlerin ve onlara tabi olan hakiki âriflerin belli iman esaslarına odaklanıp diğerlerine eğilmemeleri daha sonra sapmalara yol açmıştır. Sapanlar da olmuştur, sapmayanlar da… Bunların hepsi birer imtihan unsurudur. Bu muğlak durumu Hakikati her sahada arayana bir kamçı; bahanecilere ise bir tembellik döşeği olmuştur.

“Neden böyle hakikat 1001 renge giriyor; neden böyle çetrefilli bir manzara ortaya çıkartılıyor?” diye soruyor Üstad ve sonra cevabını veriyor: “Çünkü hakikatte hakikî kemâl-i etemm öyledir.” Hakiki ve tam mükemmellik böyle olur. Başka türlü olsaydı, kurulan sistem böyle mükemmel olamazdı. Farklılıklar, zıtlıklar ve çetrefilli yapı, gelişmek isteyen için mükemmel ve sayısız fırsatlar sunar. Mecburen her şeyi araştırtır, inceletir, eletir. En sonunda samimi olan kişi bir ârif, bir âlim ve bir hakîm olarak, alın teriyle hak ve hakikate erişir, “ehl-i hak” ve “ehl-i” hakikat olur. Fakat samimiyetsizler veya yeteneksizler belirli yerlerde kalır veya hiç kımıldamazlar. “Çok zor veya çok karışık” derler. Oysa “Zor, nasip olmayandır.”

[1] Hz. Peygamber (SAV) öncesinde her bir asır bir nebinin taht-ı riyasetinde idi. Hz. Peygamber (SAV) sonrası dönemde her bir asır müceddid denilen velayet-i kübra ehli sıddîk asfiyaların taht-ı riyasetindedir, diye bu metni anlamak gerekli…

[2] Bu tarih hicri 1000 yılı olup Hazret, büyük müceddid İmam-ı Rabbani Ahmed-i Farukî Serhendî’yi (KS) haber vermektedir.

[3] Mevlana Ahmed-i Cami, Nefehatü’l-Üns.

[4] A’raf suresi, 143.

[5] İbn-i Kesîr, Tefsîr, II, 259.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.