Katre-Reşha-Zühre Bahsinin Şerhi-12

Erdem AKÇA

Esmaü’l-Hüsna ve İnsanın Kemal Yolculuğu

Reşha-i Kalbin Hakikat Yolculuğu-1

Bediüzzaman kalbin yolculuğunu izaha şöyle başlar: “İşte, Reşha-misal üçüncü arkadaşınız ki, hem fakirdir, hem renksizdir. Güneşin hararetiyle çabuk tebahhur eder, enâniyetini bırakır, buhara biner, havaya çıkar. İçindeki madde-i kesife, nâr-ı aşk ile ateş alır, ziya ile nura döner. O ziyanın cilvelerinden gelen bir şuaa yapışır, yanaşır.”

[Reşha-yı kalb, zühre-i nefs gibi değildir; rengi yoktur ki, onunla görünsün. Hem fakr u ihtiyaç içindedir, katre gibi donuk ve soğuk değildir. Reşhanın mutlak ihtiyacı Onu güneşe cezbeden sırrıdır. İnsan kalbi, fakr-ı mutlak ile ayine-i Samed’dir. Potansiyelindeki aşkın zâtîliği ve Bir’e odaklı hakikati ve Bir’e tutunabilen sırrı gereği doğrudan Cenab-ı Hakk’ın Zâtına müteveccihtir. Onun merhametini kendine cezbetmek için halden hale girer. Aşk yolu çile yolu olduğundan başına gelen ve aczi yaşatan musibetler reşhanın buharlaşmasına, dünyayla bağının kopmasına sebep olur. Dünyanın çirkin ve elemli, kederli ve zahmetli yüzünü görüp tiksinerek dünya hayatının cazibesinden kurtulur. Enâniyetin verdiği dünyevi nazarı kırılır, musibet ve sıkıntıların verdiği çaresizliği içinde ubudiyet nurlarına erişir. Kısa zamanda su buharı gibi teali eder, Misal Âlemi’ne yükselir. İçindeki dünyeviliğe ait eski birikimler olan madde-i kesîfe zikr-i İlahinin kudsiyet ateşiyle ve marifetullahın külliyet nuruyla tutuşur. Bu süreçle Reşha, su sızıntısı mahiyetinden önce su buharına, akabinde de su buharından ışığa dönüşür. Yani insan kalbi, marifetullah nuru ve muhabbetullah hararetiyle ışıyan ve ısınan bir ocak, bir ateş, bir ziya ve bir şua haline gelir. Şems-i Hakikat’in şuaları olan Esmaü’l-Hüsna’dan Kayyum ve Samed isimlerinin bir cilvesi, insanlık dünyasında bir şuaı seviyesine yükselir. Zât-ı Akdes’e mutlak bir aşk ile, mutlak bir teveccüh yapar. Mevlana Cami gibi “Bir’i bilir, Bir’i görür, Bir’i ister, Bir’i söyler…” Bu süreçle Reşha, Güneş’e, Kendi makam-ı Zâtîsinde, mutlak ihtişamı ve nihayetsiz inayeti ile muhatap olacak seviyeyi elde eder.]

“Ey Reşha-misal! Madem doğrudan doğruya güneşe âyinedarlık ediyorsun.”

[Kalb, Kayyum ismine mazhar hisleri ve aşkı, Rabb ismine mazhar irfanı ve akl-ı uhrevisiyle, Samediyete aynadır; doğrudan doğuya Zât-ı Akdes’in kıyamıyla mevcuddur. Bu sırdan dolayı Zât-ı Akdes’in ayine-i Samedânîsidir. Perdesiz şekilde Onun kelamı ve iradesiyle muhataptır.]

“Sen hangi mertebede bulunursan bulun, ayn-ı şemse karşı, aynelyakîn bir tarzda, safi bakılacak bir delik, bir pencere bulursun.”

[ Burada bahsedilen delik ve pencere tevhid-i hakikiyi işleyen 22. Söz’de zerreler üzerinden beyan edilir.

*Her bir zerrenin acz-ı mutlakıyla pek büyük ve çeşit çeşit vazifeleri kaldırması Kadîr-i Mutlak’ın varlığının zaruriliğini,

*Hem herbir zerrenin kâinattaki umumi nizamla hareketlerinin uyum içinde olması da Cenab-ı Hakk’ın vahdetini ve yaratılış âlemini vahdet sikkesiyle yekpare haline getirmesini gösteren iki “delik” tir.

-Her bir zerrenin girdiği her canlı bünyesinde sayısız ilişki ağlarından kusursuz işlemesindeki külli şuur,

-Hem her zerrenin her bir canlının bünyesine girip oradaki sanatlı yapıya adapte olabilir yapısındaki külliyet-i san’at,

-Hem her bir zerrenin her bir canlıya ait program ve özelliklere uygun hareket eden yapısında görülen külliyet-i ilim ve hikmet Cenab-ı Hakk’a açılan üç “pencere” dir.

Reşha-yı kalb, baktığı her zerrede bu manaları okuduğu ve gördüğü gibi, zerrelerden mürekkep her bir canlıda, canlıların teşkil ettiği her bir türde, canlılar arası ilişkilerden müteşekkil ekoloji gömleğinde, daha ötede arz ve sema diyaloğunda, güneş-dünya-ay ilişki ağında ve daha ötede güneş sistemi-Samanyolu bağında İlahi kudret, irade ve ilmi görür. Şems-i Ezelî’nin cilve ve nurundan hiçbir şey onu perdeleyemez.]

“Hem o şemsin âsâr-ı acîbesini ona vermekte müşkülât çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsâfını tereddütsüz verebilirsin. Saltanat-ı zâtiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez.”

[Güneşin icraatlarını algılamakta iki yöntem bulunuyor:

*Aşağıdan yukarı giderek, güneşin icraatlarını algılama… Cüz’den külle, cüz’îden küllîye doğru seyr u süluk etme… Katre-i aklın yolu budur. Eserlerinden yola çıkarak güneşi eserlerindeki cilveleri ve tecellilerinden tanımaya çalışır. Katre-i akıl bahsinde gördüğümüz üzere bu yolculuk aydan yansıyan kırılmış, zayıflamış nur ile güneşin ziyası ve zâtını tanımaya çalışmak kadar yetersiz bir marifet yolculuğudur.

*Yukarıdan aşağıya inerek, güneşin icraatlarını algılama… Bu yöntemde Şems-i Ezelî’nin Mutlak ve Sonsuzluk Sahibi olarak, zamansızlık ve mekansızlık hakikatleri içinde varlığını bilme, sıfatlarını hakikatleri ve zatiyetiyle ikrar etme, Vacibü’l-Vücud (varlığı kendindenlik ve hiçbir şeye bağımlı olmama) yönlerini aklen itiraf ve kalben ikrardan sonra Onun birer cilve-i kudreti ve tecelli-i ilim ve iradesi olarak kâinata, içindekilere, zerrelere yönelme ve bakmadır. Bu bakışta Şems-i Ezelînin nuraniyet sırrıyla bütün zerrelere birden teveccüh-ü ehadiyeti, İlahi sıfatlardaki tecezzi ve inkısamın imkansızlığı gibi hakikatler yaratılış sürecinde temaşa edilir. İlahi icraatların azameti ve saltanatı, Zât-ı Akdes’in mutlak ve müstevli kudreti, muhit ve vâsi’ ilmi, külli ve nâfiz iradesi eşliğinde okunur, gözlemlenir. Sebeplerin tesiri olmayan birer perde, İlahi ilim ve iradenin bir örgüleme ağı olduğu, tesirin mutlak ve müstevli kudret-i zâtiyeye ait olduğu hakikati tevhid-i mutlak sırrıyla temaşa edilir. Bu külli ve muazzam, müstevli ve muhteşem eserler ve yaratıcılıkta İlahi sıfatlar en külli ve organize haliyle “küll-ü şey” makamında tezahürüyle belirir. Bu çerçevede reşha-yı kalb, katre-i akıl gibi taklidî bir iman ve kabulle Şems-i Ezelî’yi ikrar etmez. Bilakis Onun kudret-i zatiyesi yanında zerre ile güneş, çiçek ile yıldız, cüz ile küll, cüz’î ile küllînin eşit olduğunu İlahi icraatlardaki düzen, bütünlük, sühulet, akış, devamlılık ve organize yapıda okur. İlahi sıfatları külliyetiyle tereddütsüz Ona verebilir ve verir. Derin ve hakikatli tefekkürüyle hallakıyet tecellisinde bir çimenin varlığının bütün geçmiş zaman ve mekan, içinde bulunulan ve an ve mekan, gelecek zaman ve mekanla bağlı olduğunu, o çimenin ecdadının hayatı ve neslinin devamı hakikatleri eşliğinde temaşa eder. Hatta reşha-yı kalb, katre-i aklın diyemeyeceği ve yapamayacağı şu tespiti yapar: “Mutlak Külli İmkan içinde mevcut kainat ve imtihan dünyası, yaratılabilecek kâinatlar ve imtihan dünyalarından yalnızca bir tanesidir. İlahi Külli İmkan’da sayısız kâinatlar bilkuvve tarzda mevcuttur. Dilediği zaman yeni bir imtihan kâinatı kurmak ve devam ettirmek onun Külli ve nâfiz iradesine göre kasırgada savrulan bir tüy kadar kolaydır.”]

Seni ne berzahların darlığı, ne kabiliyetlerin kaydı, ne âyinelerin küçüklüğü seni şaşırtmaz, hilâf-ı hakikate sevk etmez. Çünkü sen safi, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için anlamışsın ki, mazharlarda görünen ve âyinelerde müşahede olunan güneş değil, belki bir nevi cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir. Çendan o akisler onun ünvanlarıdır; fakat bütün âsâr-ı haşmetini gösteremiyorlar.”

[Reşha-yı kalb, Şems-i Ezelî’yi, ezeliyet ve şemsiyet makamında tanıdığı için, ânda var olan, varlığının başlangıcı ve sonu olan, sınırlı ve kayıtlı varlıklarda görünen bütün vasıflar, özellikler, güzellikler, renkler, akislerin ancak İlahi birer tecelli ve cilve olduğunu, doğrudan doğruya Şems-i Ezelî’den olduğunu ama O, olmadıklarını bilir. Bu ikrar,

-Bir yakamoz damlası mahiyetinde olan akıllarda yansıyan ilim ve hakikat dolunayından Allah’ı tanımaya çalışan katre-i akıl gibi istidatların kaydına girmez, dolunayın berzahlığına takılmaz, aynaların küçüklüğünde boğulmaz. “Allah dilerse peygamberler ve velilerinde olduğu gibi dilediği kuluna vehben de ilim ve hikmet verebilir” der; kesbî ilmin berzahında boğulmaz.

-Hem bilir ki bir damla su da, okyanusun yüzeyi de aynı güneşe ayna olduğu gibi sıradan bir insan ve canlının damla gibi kalbine gelen ilham da, okyanus gibi ruhu ve kalbi olan nebi ve resullerin kalbinde yansıyan vahiy ve külli ilham da Şems-i Ezelî’dendir. Fakat O değildir. Onu tanıtır ama O olmaz.

-Hem her zerrede gözüken ve elektronları çeken İlahi kuvvet de, güneşte görünen ve gezegenleri çeken dehşetli cazibe-i kuvvet de, Samanyolu merkezinde olup dünya güneşi gibi yüz milyardan fazla yıldızı kendine cezbeden Şems-i Kübra’da zuhur eden muazzam cazibe ve kuvvet de İlahi kudretin birer cilvesi, aynası olduğunu görür, bilir, hisseder. Bu kuvvetleri zâtî kudretten bilir ama “Zâtî kudretin kendisidir” demez.

Reşha-yı kalb, mahlukiyeti gereği sınırlı ve sonlu, aciz ve fakir olan hiçbir nesne ve kişi, sebep ve olaya takılmaz; her şeyi perdesiz bizzat Zât-ı Nuru’l-Envâr’ın bir eseri, sanatı, aynası olarak görür. Tecelli ve cilveleri görür ama onlarda kalmaz nazarını daima Zât-ı Mütecellî-yi Vâhid-i Ehad-i Samed’e kaldırır. “Küllü şey’in minallah” deyip tevhidi ilan eder.]

“İşte, şu hakikatle karışık temsilde, böyle başka başka üç tarikle kemâle gidilir. Ve o kemâlâtın mezâyâsında ve mertebe-i şuhudun tafsilâtında başka başkadırlar. Fakat neticede ve hakka iz'an ve hakikati tasdikte ittifak ederler.”

[Hakikat, tasdik edilir. Hakikatin tasdiki, meratib-i ilim bahsinde izah edildiği üzere, hakiki “ilim” dir. Hakka, iz’an edilir. Hakka iz’an, 9. Mektub’da izah edildiği üzere, “iman” dır. Hakka iltizam ise, ki meratib-i ilim bahsinde iz’andan sonraki mertebedir, “islam” ve “İslamiyet” tir. Bu çerçevede ilmin yedinci mertebesi olan itikad ise, iman-islam-ihsan sistematiğindeki “ihsan” seviyesinin adı olmaktadır. Bir konunun hakikat boyutu, gaybî kökünü ifade eder; hak boyutu ise şehadet boyutunu… Birçok meselede hakikat ve hak ayrımı vardır. Mesela ümitsizlik bahsinin hakikat boyutu “yeis”, hak boyutu “kunut” tur. Zıtlarının hakikat boyutu “emel”, hak boyutu ise “reca” dır.

Ümitsizliğe dair bu detayları bildirecek şekilde Hz. Yakub (AS) “Yâ beniyyezhebû fetehassesû min Yûsufe ve ahîhi vela tey’esû min ravhillahi innehu lâ yey’esü min ravhillahi ille’l-kavmü’l-kâfirûn[1] (Ey oğullarım haydi gidiniz de Yûsufla kardeşinden bir tahassüste bulununuz ve Allah’ın ravhından ye'se düşmeyiniz, çünkü Allâhın ravhından ye'se düşen ancak kâfirler güruhudur.) Bazı mealler âyetteki “ravh” ı, “rahmet” olarak çeviriyorlar. Oysa bu yanlıştır. Doğrusu “İnsan ruhuna nefes aldıracak ve onu aydınlatacak sahih ilim” manasındadır. Hz. İbrahim (AS) ise yaşlılık zamanında kendisine Hz. İshak’ın (AS) doğumunu müjdeleyen meleklerle şöyle konuşur: “Kalu beşşernâke bilhakki fela tekün mine’l-kanitîn. Kale ve men yaknatu min rahmeti Rabbihî ille’d-dâllûn[2] (Melekler dedi ki: “Seni hak bir çocukla müjdeliyoruz. Sakın ümidini kesenlerden olma.” İbrahim: “Rabbinin rahmetinden, sapkınlardan başka kim ümit keser?” dedi.) Dikkat edilirse Yakub (AS) “ye’is” ile “küfür” arasında, Hz. İbrahim ise “kunut” ile “dalalet” (sapkınlık) arasında bağ kurduğu gibi Hz. Yakub (AS) “ye’is” ile “ravh” (ferahlatıcı ilim), Hz. İbrahim (AS) ise “kunut” ile “rahmet” arasında zıddiyet okumaktadır. Kur’anı dikkatsiz okuyan bir kişi, peygamberlerin aynı konuda bir birine muhalif konuştuğunu düşünebilir. Fakat bu şekilde bir okuma yapıldığında Hz. Yakub ve Hz. İbrahim’in (Aleyhimesselam) hakikati tasdikte ve hakka iz’anda farklı seviyeleri ifade ettiklerini, ikisinin de râsih bir ilimle hakikat ve hakkı konuştuklarını görebilecektir.]

[1] Yusuf suresi, 87.

[2] Hicr suresi, 55-56

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.