Kalb ve Ruhun Uyanış ve Dirilişi
İnsanın iki yönü temel ve değişmez yönü bulunuyor:
a) Allah’a bakan cephesi…
b) Kullara bakan cephesi…
İnsan akıl ve duygularıyla kendini, içinde yaşadığı dünyayı, geçmiş ve gelecek zamanı derinliğiyle, dikkatle, parçadan bütüne, bütünden parçaya gidip gelerek incelerse onda sonsuz boyutlarıyla ve zenginliğiyle bir mârifet, bir ilim, bir hikmet ve sır dünyası tahakkuk eder. Derinlik ve detaylar arttıkça her bir nesnede peygamberler gibi bir ilmi, iradeyi, kudreti, sanatı, güzelliği, estetiği, faydalılığı, gayeliliği, dengeyi, düzeni, faaliyeti, değişkenliği vesaire çeşitli sıfat ve hakikatleri aklı ve gözüyle görecek, kendisinin iç maddi-manevi yapısından dış dünyanın en küçük ayrıntısına kadar bir kontrol, bir idare, bir hâkimiyet altında olduğunu bulacak ve bilecektir. Ondaki bu keşifler onun hislerinde bir uyanışa yol açacaktır. Hayranlık, sevgi, hürmet, korku duyguları gibi…
Canlılık bir tarladır; içinde sonsuz his tohumları ve çekirdekleri ekilmiş. Bu tarlanın ilk uyanan tohumları nefse hitap eden, maddi hayatı devam ettiren duygulardır. Görme, duyma, koklama ve benzerleri… Bütün duygular gibi, bunlar da ihtiyaçlardan oluşur. Canlılık, bir ihtiyaç ve tatmin mekanizmasıdır. Açlık ve tokluk, açlığın yenilenmesi ve tokluğun talebi canlılığın bir kanunudur. Hem canlılık, bir korku ve endişe âlemidir. Korku ve güven, yeni korkular ve yeni güvenler arayışı o canlılıkta eksilmez. Hayatın bu 2 kanadının tedavisi ve tatmini ile o canlılık ezelî-ebedî bir gül gibi açılır. Hem içine taş atılmış bir suyun halka halka her yere yayılması gibi o da bütün zaman-mekâna, âlem ve boyutlara yayılır, genişler. Bu şekilde duyguların o canlılık tarlasında dirilişi, o canlının canlılık seviyesini, taleplerinin çapını yükseltir. Bu yükseliş öyle bir hale gelir ki, canlılığın izâfî olduğu bu dünya onu doyurmaz; taşı ve toprağıyla canlılığın her şeye işlediği Cennet gibi bir ebedî canlılık ve canlanma âlemini arzulatır.
Bu dirilişin ilk kanadı, kalbin uyanışı ve hüzünlerden kurtulmasıdır. Her kalp yaşadığı, tattığı, tanıdığı, sevdiği ve sonra elinde tutamadığı şeylerin, nimetlerin hasretini, yokluğunun acısını ve yangınını yaşar. Buna Kur’an “hüzün” diyor. Hem Kur’an bu hüznün çeşitli sinyallerle her maziyi hatırlayışta alevlendiğini “Ve lâ hum yahzenûn”[1] (Ve onlar asla hüzünlenmeyecekler, o hüznü nüksettirecek şeylerle karşılaşmayacaklar) ifadesiyle açar.
İnsanın, Allah’ın rahmet ve merhameti hakkında engin ve derin düşünceleri, Allah’ın rahmetinin her bir şeyi kaplamasını bulursa, hem bu âlemi kuran unsurun rahmet oluşunu keşfederse, hem rahmetin tattırdığından daha ötesini tattırmak isteyişi sırrını anlarsa, hem rahmetin her bir fiilin içine zevk ve lezzet gibi peşin bir mükâfât koyuşunu görürse, hem rahmetin resuller gönderişini ve vahyin de bir rahmet oluşunu kavrarsa, hem o rahmetin canlılığı yapışını ve yine bir rahmet olan rızıkla canlılığı devam ettirişini bilirse, hem rahmete mazhariyet arttıkça insanın cildinin dahi yumuşayışını ve rahmetin zahir manasıyla et yumuşaklığı manasına gelerek bütün hücreleriyle canlılığa nüfuz edişini idrak ederse bu mârifet yolculuğu ile o kalp mutmain olacaktır. Çünkü bu fikir ve hakikat yolculuğu insanın, rahmetin merkezinde oluşunu, Allah’ın en güzide, en nazlı ve nazenin eseri bulunuşunu da akıl ve duygulara gösterecektir. Sonsuz ihtiyaç içinde bulunan ve sonsuz sevgi potansiyelinde olan kalp, ona bu kadar nimet ve ikramda bulunan Allah’a, bütün ihtiyacı ile yönelir. Onun tefekkürü, hem zikri onun ihtiyaçlarını ve meyillerini şiddetlendirir. Bu şiddetlenme sırasıyla şu aşamalardan geçer: İhtiyaç, İştiyak, Muhabbet, Meveddet, Aşk…
Evet aşk, Allah’a karşı fakr ve ihtiyacın en üst boyutu ve Allah’ın rahmetine sarılma ve yapışmanın hâlidir. Bu aşk haletindeki bir kalp, kâinat ağacı olarak görünen umumi merhamete sarılan ve yapışan bir sarmaşık imajını hayale yansıtır. Kalbin bu fakr ve ihtiyacını hissetmede terakkisi, kulların da fakrını görmesine ve onların da Allah’a sonsuz ihtiyaç içinde bulunduğunu fark etmesine vesile olur. Bu muhabbet, meveddet ve aşkın şiddeti arttıkça kalbin kullara bakışı derinleşir ve onlara merhamet hissi onda uyanır. “Biz seni âlemler için yalnızca ve yalnızca bir rahmet olarak gönderdik” âyeti, Hz. Risaletin (SAV) âlemler çapınca bir aşk ile Allah’a bağlı sâdık bir kalbi olduğunu ve âlemler çapınca bir hüznü taşıdığını bildirir. Hem o hüznün, kullara rahmet ile göründüğünü, Allah’ın Onun hüznünü ve içindeki ateşi şefaat müessesesi ile tedavi ve telafi edeceğini haber verir.[2]
Zihindeki mârifetullah ve ilim, nefis tezkiyesi, hakka hizmet ve zikir ile kalbe nakşolduğunda o ilim bir feyz kanalı olur. O kudsi feyizlerle kalp tarlasındaki ezeliyete açık, maziyi yaşayan duygular uyanırlar. O kul, derecesine göre bütün maziyi fikren ve hissen yaşamaya başlar. İnsanı ilgilendiren 3 mazi dairesi bulunuyor:
a) Annesinden doğduğu andan bulunduğu âna kadarki mazi… Kişinin bedeni, bu şahsî mazinin bir mezar taşı hükmündedir. Önceki yıllardaki şahsiyetleri ve onunla alakadar her şey ise o kalbe defnedildiler.
b) Hz. Âdem (AS) ve Hz. Havva’dan (RA) zincirleme surette gelen ve bu âna kadarki insanlığın mazisi… Şu an mevcut bütün insanlık, mazi insanlığının mezar taşıdır. Kişinin kendisi ise, bu mezar taşı üstünde yürüyen bir karınca gibidir.
c) Kâinat ağacının nûr-u Muhammedî ve rûh-u Muhammedî çekirdeğinden çıkıp bu âna kadar gelen mazisi… Kâinatın mevcut hâli, geçmiş kâinat modellerinin bir mezar taşıdır ve insanın kendisi ise, bu mezar taşı üstünde dolaşan bir zerre gibidir.
Üstad Bediüzzaman’ın “Biz bu Kur’andan müminlere peyderpey şifa ve rahmet indiriyoruz”[3] âyetinin müjdesine dayanarak, hem “Kur’anın kalbi, Yâsîn suresidir”[4] hadisinin sırrıyla şöyle bir uygulaması vardı: “Kalbin bu 3 yaralayıcı ve hastalık yapıcı âlemine şifa olsun diye her gün Yâsîn suresini ve Hz. Peygamber’in (ASM) ezelî ve ebedî hakikatleri dile getiren Cevşenü’l-Kebîr duasını okur ve talebelerine okuturdu. Sonra o ölmüş mazi silsilesine hediye ederdi. Tâ ki cismen ölen o âlemler manen dirilsin, diriliğini hissettirsin, Esma-yı Hüsna’nın kudsi nurları o âlemleri kişi için diri hale getirsin ve hüzünlendirici yapısı gitsin.”
Üstad’ın tespit ettiği üzere benliğine ve aklına tapan, kalp gözünü kudsiyetle açmayan, vahye tâbi olmayan her insan için mazi uçsuz-bucaksız bir mezarlıktır; her şey o kişi için ölmüş ve yok olmuştur. Böyle bir kulun dünyasında vefâ olmaz.