Enfüsî Tevhide Dair Bir Nükte-i Kur’aniye
Soru: Resulullah’ın (SAV) Harmele’ye verdiği cevaba göre kişinin dünyasında kudsiyet yerleştikçe sadakat, doğru ve yerli yerince konuşma, şükür, zikir, Allah ve Resul sevgisiyle kalben beslenmek, hayırlı iş yapmalar artar. Nisa suresi 77-79’da münafıklar ölüm korkusuyla diyorlar ki: “Başımıza gelen hayırlar, Allah'tandır. Şerler, ey Muhammed, hep senin yüzünden başımıza geliyor.” Buna mukabil Allah onlara şöyle buyuruyor: “Hayır ve şerrin hepsi Allah'tandır.” Sonraki âyette ise şöyle buyuruluyor: “Mâ esâbeke min hasenetin fe minallah ve mâ esâbeke min hasenetin femin nefsik.” Bu âyeti nasıl anlamak lazım?
el-Cevap: Bu âyet, Kur’anda nefis kelimesi hem “nefs-i emmare”, hem “ene” yani kişinin kendisi manasında kullanıldığı için her iki tarzda anlaşılabilir. Şöyle ki: Âyette “min” ve “fe” ifadeleri var. Üstad Bediüzzaman Kızıl İcaz adlı mantık kitabında der ki: “‘fî ve ‘fe harflerini sıkarsan, onlardan sana ‘inne’ harfi damlamaya başlar.”[1]
İnne, bir edattır ki, hak olarak bulunan bir şeyden bahseder. Fî, içinde demektir. Yani bir şeyin içinden bahsediliyorsa, o şey hem vardır hem o bahsedilen özellik gerçek olarak vardır. “Min” ise, Türkçedeki “-den, -dan” ekidir. Bir damla için “el-Katretü mine’l-bahri” (Denizden sadece bir damla) denilince dikkat edilirse “min” eki var olan, uçsuz-bucaksız bir şeyden bir görüntü, bir parça, bir belirtiyi ifade etmek için kullanılır. Bu noktalar nazara alınırsa akla ve kalbe görünür ki: “Allah mutlak hüsün ve iyiliklerin menbaı, kaynağı, sahibidir. Ondan gelen her şey, ister hayat ister ölüm olsun, daima güzeldir ve bir güzelliktir.”
“Fe minallah” âyetindeki “fe” ve “min” ifadeleri hüsün, cemal, kemal, kibriyânın ve bütün müsbet, var edici, yaratıcı, nurlu sıfatların hak olarak, mutlak ve sınırsız olarak Allah'ta var olduğunu bildirir. Üstad Bediüzzaman bu âyete dayanarak der ki: “Hayr-ı Mutlak’tan, hayır gelir. Cemîl-i Mutlak’tan, güzellik gelir. Hakîm-i Mutlak’tan, abes bir şey gelmez.”[2] Bu âyet Allah'ı mutlak nur, mutlak hayır, mutlak güzel, mutlak kemal, mutlak Zât olarak bildirirken, şer ve kötülüklerin veyahut kul açısından şer ve kötülük görünen işlerin kaynağının kulun nefsi olduğunu bildiriyor.
Allah, kendi müsbet sıfatlarına mukabil, insan ve cinlerin sıfatlarını da mutlak bırakmış, ta sonsuz tecellilere ayna olsun. Fakat İlâhî vasıflar nurdur ve güneş gibidir. Buna mukabil kul sıfatları karanlıktan ve yokluktan ibarettir. Bu âyetteki gramer ve dilbilgisi inceliklerine dayanarak Üstad Bediüzzaman insan nefsinin “acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, naks-ı mutlak, kusur-u mutlak” şeklinde karanlıklardan yoğrulmuş bir mahiyeti olduğunu belirtir ve delillendirir.[3] Fakat çok ilginçtir ki kulda mutlak âcizlikle beraber, cüz’î bir kudret; mutlak cehaletle beraber, cüz’î bir ilim; mutlak fakirlik ve ihtiyaçla beraber, cüz’î bir mülk ve servet; mutlak gafletle beraber, cüz’î bir şuur vs. bulunmaktadır. Bu 2 zıt vasfın varlığı bütün insanlık ve cin âleminin imtihan unsurudur. Kendini okuma, tanıma ve sınırlarını kabullenme noktasında insanlık ve cin tarihinde yol hep ikiye ayrılmış ve ayrılmaya devam ediyor:
a) Mana-yı harfî ve tevhid bakışı... Bu bakış, “ubudiyeti” (kulluğu) netice verir. Ki insanın aslî malını, mutlak olan menfi vasıflar olarak bulur ve görür; “Ben dünya ve Âhirette bu sıfatları hep taşıyacağım” diye anlar. “Ben, buyum” diye kabullendirir. Kendindeki cüz’î müsbet sıfatları ise, Allah adına sergilenmesi istenilen birer emanet mücevher olarak görür ve gösterir. Bir fukaranın boynuna padişah tarafından asılan zümrüt gerdanlık gibi…
b) Mana-yı ismî ve şirk bakışı... Bu bakış, “enâniyeti” netice verir. Ki insanın aslî malını cüz’î olan müsbet sıfatları olarak görür ve görmek ister. Karun gibi “Bu serveti, ben kendi ilmimle elde ettim”[4] diye konuşur. Firavun gibi “Ben, ey Mısır halkı, sizin en yüce Rabbiniz ve hâkiminiz değil miyim?”[5] der. İnsanın bilgisinin sınırlılığı ve bir başlangıcı olması gösterir ki, bu bakış hatalıdır; kendindeki sonsuz ilim nurlarına aç olan ve müştak olan “mutlak cehalet” i göremiyor.
Bu âyet çok kesin ve keskin bir ayrım yaparak der ki: “Senin mahiyetinde sana ait zerre miktar bir güzellik, bir iyilik, bir kemal, kudret, ilim, şuur olamaz. Sen mutlak ve müstevli bir gafletsin, mücessem bir aczsin, hakiki bir körlüksün, dipsiz bir alçaklıksın, zifiri karanlık bir cehâletsin, kuyruklu bir yalansın, muazzam bir nankörlüksün vs... ” İnsanın nefs-i emmaresiyle baş başa kaldığında bu acı ve kirli halleri fiilen yaşadığına dair milyarlarca vaka buna kesin bir delildir. Bu değişmez hakikatin en büyük diğer bir delili insanların kendisidir. Hiçbir doğan çocuğun doğduğu an cehennemlik olmaması, hem ömür boyu Kur’ana göre yaşayanların Cehenneme gitmemeleri gösterir ki, kişiyi cehennemlik eden kendisidir. İnsanlardan zuhur eden bütün zulümler, etrafa yayılan bütün ahlaksızlıklar, dilinden duyulan bütün yalanlar ve onan görünen bütün hıyanetler onun âciz enaniyetinin ve harîs nefsaniyetinin eseridir. Bunu da ona yaptıran kendi yapısının bu çift boyutlu labirentlerinde kaybolmasıdır.
Nefsânî ve Enânî İstidadlar ve Varlık Hikmetleri
Soru: (Bu soru nefs ve enaniyete aittir.) Benim ne suçum var? Allah beni böyle yapmasaydı! Hem karanlıktan ibaret yapıyor; sonra karanlık yayıyorum diye bana ceza veriyor! Adalet ve merhamet nerede?
el-Cevap: Ateşin varlığı zarar değil, ateşe elini sokup yakmak zarardır, zararlıdır. O ateşle yemek pişer, sanayi kurulur, ısınılır, ışınır. Ateşin sayısız hayırlarını görmeyip kendine verilen zararı görerek şikâyet etmek hem hakikate aykırıdır hem dar bir perspektiftir hem haksız bir suçlamadır ve edepsizliktir. Ey ateşîn nefs ve soğuk enaniyet! Senin ateşten ve zemherirden yaratılman kötü değildir. Kendi ateşini ve soğukluğunu kullandığın ve kullandırdığın yer önemlidir. İnsan, nefsiyle Cennete girecektir ve nefsaniyeti ile Cennet’ten istifadesi tam olacaktır. Hem yine insan enaniyeti ile Cennet’e girecek ve Cennet’i hakkıyla bilmesi enaniyeti sayesinde olacaktır. Senin ateşini ve soğukluğunu şeytanın hizmetine sunman kötüdür. Hak yolunda “Kibirli birine, soğuk bir kibr-i enaniyet göstermek sadakadır”[6] ve “Zâlim bir kişiye haddini bildiren bir ateş-i gazab-ı nefsaniyet en büyük cihaddır.”[7]
Bu çerçevede, ey ateşîn nefs ve ey soğuk enâniyet, dizgininizi şeytanın elinden alıp aklın, kalbin ve ruhun masum ve hayırlı ellerine verirseniz sizin ateşli fıtratınız ve soğuk mahiyetinizin şer ve kötülük kaynağı olmadığını görebilirsiniz. Sizi şerli yapan sizi kimin istihdam ettiğidir. Varlığınızın ateşten veya soğukluktan olması hiçbir sorun teşkil etmemektedir. Bunu sorun eden sizsiniz. Allah’ın yaratıcılığında her türlü hilkatin yeri, vazifesi ve hikmeti vardır. Vazifesini hakka uygun yaptıktan sonra o, o mahiyeti ile makbuldür. İslam düşmanlarını zehirleyen bir kobra yılanı, Hak ehli açısından ve Hak katında bir düşman değil dosttur. İslam düşmanı olan Yunan kralı Venizelos’u boynundan ısıran ve Cehennem’e gönderen maymun gibi…
Hem neden şikâyet edilebilir ki, Allah bir hayrı en az 10 yazar, bazen 100, bazen 700, bazen 7.000 yazar. Fakat bir şerri, 1 yazar. Bu noktada rahmet, Onun adına iş yapan müminden yana olduğu gibi sizden de yanadır. Rahmet-i Sübhâniye ve şefkat-i Hannâniye 60 sene ona isyan ve küfreden biri tövbe ve iman etse, güzel yaşasa ona “Gaffar-ı Mutlak” olarak toplu bir bağışlamada bulunur. “60 yıl da hayır yapacaksın” demez. Çünkü insan ve cinler zoru başarıyorlar, kendilerini aşıyorlar. Bu zorluk, yapılan iyiliği katmerlendiriyor. Eğer bir kul kendi mahiyetini tam çözüp buna iman etse, ondan görünen cüz’î ilmi, serveti ve kudreti Allah'ın rızası ve sevgisi için kullansa, onun bir sözü ve kelimesi bile onu Cennetlik edebilecek şekilde Allah katında değerli görülür. Bazen verilen bir sadaka, ikram edilen bir yemek, îfa edilen küçük bir vaad ebedî hayatı ve rıza-yı İlâhiyi kazandırır.
Mesela Resulullah döneminde Suffa Ashabı denilen fakir, kimsesiz, evi-barkı olmayan, mescidde yatıp kalkan 300-400 kişi vardı. Bunlar ilim, ibadet, kalb tahareti ile meşguldüler.[8] Bir iman ve tebliğ hizmeti olunca bunlar gönderilirdi. Bi’r-i Maune fâciasında şehit edilen 40 veya 70 sahabe onlardandı. Ebu Hureyre (RA) bu gruba geç katılanlardandı. Her akşam Medineli halk bunları bölüşüyor ve akşamları onlara yemek veriyorlardı. Bir akşam Ensar’dan Ebu Talha (RA), Ebu Hureyre’yi (RA) evine götürür. Hanımı Ümmü Süleym’e (RA) sorar:
-“Yiyecek yemek ne kadar?” Hanımı der ki:
-“Bir kişilik kadar…” Ebu Talha (RA) der ki:
-“Sen çocukları aç uyut. Sofradayken yanlışlıkla olmuş gibi ben ışığı söndüreyim. Kaşığımızı da yiyormuş gibi boşa uzatırız. Misafir karnını doyursun.” Planı aynen uygularlar. Ebu Hureyre (RA) karnını tam doyurur ve “Allah sizden râzı olsun” der, Mescid-i Nebevi’ye geri döner. Geceyi bu şekilde geçirirler. Onların bu güzel halleri İlâhî Kelamda övgüyle bahsedilir, onların ebedî rızayı kazandıklarını tesciller. Bu kıssaya dikkat edilirse zâtı itibariyle mutlak fakir olan, cüz’î bir servete emanetçi olan Ebu Talha ve Ümmü Süleym (R.Anhuma), nefislerinin cimriliğini ve hırsını aşıp bir gece aç yatmak ve çocuklarını aç uyutmakla kardeşlerine o nimeti ikram ettiler. Bu halleriyle diyorlar ki: “Mülk ve nimet, Allah'ındır! Biz ise dağıtım memuru, ikram işini yapan görevlileriz. Onun hademeleriyiz. Hiç çekinme, ey Ebu Hureyre kardeşim, minnet de etme! Minnet, nimetin sahibine yapılır. Bize sadece dua et!"
Âciz ve fakir kulun bu sergilediği tavra “hilâfet” denilir. Ki insanın yaratılışındaki 2 sırdan biridir. Bu sırlar, ubudiyet ve hilafet hakikatleridir. Ubudiyet noktasında insan, cinlerle müşterektir. Zâriyat suresinin bildirdiği üzere… Fakat hilafet denilen kudsi vazife ancak kendini tam aşabilen insana mahsustur. Bu hilafet, Allah'tan olan müsbet vasıfların menbaı olan Allah'ı bildirmek, hissettirmek, kullara onu tanıtmak ve sevdirmektir.
*Mal ile yapılan hilafet, zekât, sadaka, infak olarak görünür.
*Nefsini ve kendini ortaya koyarak yapılan hilafet ise cihad, kıtal, tezkiye, tathir, ilim ve hikmeti Allah rızası için yayma olarak görünür.
Duha suresi, Resulullah'a (SAV) bu hilafeti şöyle yaşattırır:
“Sen, yetimdin. Sana baktırdık, ana-baba vazifesini görecek Abdülmuttalib, Ebu Talib, Hatice’yi verdik.
Tam hidayette değildin; her konuda hakkı göremiyordun. Sana hidayet verdik; hidayet dileyişlerini kabul ettik.
Sen fakirdin, seni zenginleştirdik, şimdi kimseye muhtaç değilsin.
Öyle ise sana bir yetim geldiğinde sen de ona kahretme! Bizim sana yaptığımız gibi sen de ona lütfet!
Sana bir hidayet dilencisi geldiğinde onu kınama, câmide cumada hutbede de olsan onunla ilgilen, hidayetine vesile ol.
Sana verilen zenginliği fakirlere vererek Rabbinin nimetlerini ilan et!” (Duha sûresi, 6-11)
Cenab-ı Hakk insanı bu iki zıt yönü taşır olarak yaratmış; ta ki kendini iki farklı yön ile tanıtsın.
*İnsanın fâniliği, Allah’ın bekasını;
*İnsanın âcizliği, Allah’ın kudretini;
*İnsanın câhilliği, Allah’ın mutlak ilmini;
*İnsanın karanlığı, Allah’ın mutlak ve müstevli nûrunu tersinden bildiren bir ayna olur. Bu “zıddıyet itibariyle ayinedarlık” tır.
**Hem insanın cüz’î ilmi, Allah’ın külli ve her şeyi kuşatan ilmini;
**İnsanın cüz’î mülkiyet sahibi oluşu, Allah’ın hakiki, külli ve her şeyde tasarruf eden mülkiyetini;
**İnsanın cüz’î sanatı ve kesbi, Allah’ın külli, mucize, hakiki sanatını ve yaratıcılığını gösteren bir ayna olur. Bu ise “misliyet itibariyle ayinedarlık” tır.
“ Mâ esabeke min hasenetin feminallah ve mâ esabake min seyyietin fe min nefsik” âyeti kulun mahiyetini son derece kesin ve keskin bir hatla ayırır. “Kulda, hakikatte kula ait bir kemal olamaz. Cüz’î kemali olanın, külli ve mutlak kemali de olur. Böylesine ise ilah denilir” der. Güzellik ve ilim, sevgi ve hilim, sabır ve kudret, Allah’a has sıfatlardır. Bir kul kendinde var olan bu emânet sıfatları Allah’ın rızası için kullanırsa ondaki sıfatlar nurlanır, Allah’ın sevgisi için kullanırsa kudsileşir. Bu şekilde Allah için sergilenen bu sıfatlar, Allah’ın olduğu bilinen ve bildirilen, görülen ve gösterilen bir özellik arz etmekle diğer kulların üzerinde tesirli olur. Böyle bir kul öyle bir ayna olur ki o aynanın parlak yüzü güneşe dönüktür, karanlık tarafı dünyaya… O parlak yüz güneşin ışığıyla bir cilve alır. Aynada bir güneş ısısı, ışığı, yedi rengiyle yansır. Bu ayna o güneş cilvesini diğer aynalara yansıtırsa o aynalar ve çiçekler ondan ısı, ışık, yedi renk ve güneş görüntüsü alırlar.
Bu noktada ayna der ki: “Benden sana görünen ne bu güneş ne ısısı ne ışığı ne de yedi rengi benim ve bana aittir. Ben hakikatte siyah, soğuk, kırılgan, âciz, zavallı, kırılmaya mahkûm fâni bir cam parçasıyım.” Camı, aynaya döndüren arkasındaki siyah bölge olan “sır” dır. İnsanın da bu çerçevede cam gibi fani kırılgan varlığını ve hayatını, İlâhî bir ayna haline getiren kendindeki zulmetli mahiyet olan nefs ve ene’sidir. İnsanın sırrı, nefsi ve enaniyetidir, diyebiliriz. Kendindeki bu kesif ve koyu karanlığı bilen ve hisseden biri kendindeki İlâhî nur parıltıları olan sıfatları rahatça Allah’tan görüp hissedebilir. Bu hakikati bildirecek mahiyette melekler derler ki “Senin bize verdiğin ve öğrettiğin ilimden başka bir ilim bizde yok! Kulda kula ait ilim olamaz. Sen dilediğine dilediği kadar ilim veren Alîm ve Hakîm’sin. Ki Sen kulunun dili ve gönlü ile ilmini kullara gösterirsin. Kulda da bilen ve hükmeden Sensin.” Yani ilmin kuldaki cüz’isi de, kâinattaki küllisi de mutlak ilim sahibi Allah’tandır ve Allah’ındır. Bu manada melekler, “Yalnızca Sen alîmsin, yalnızca Sen hakîmsin” manasında lam-ı ta’rif ve lâm-ı istiğrakla “Ente’l-alîmü’l-hakîm” diyorlar.[9]
Hem melekler kâinat ve külle bakan Âlim ve Hâkim isimlerini değil de her bir şuur sahibini ve cüz’îleri kasdeden Alîm ve Hakîm isimlerini bu cümlede kullanıyorlar. Mutlak ilim kimdeyse ve mutlak hikmet kiminse ilmin ve hikmetin kâinatta görünen vâhidiyeti, kullarda görünen ehadiyeti de onundur, demek istiyorlar. “İnnallâhe âlimü ğaybi’s-semâvâti ve’l-ardi innehu alîmün bi zâti’s-sudûr”[10] (Hakikat ve hak bu ki Allah, göklerin ve yerin gaybının “Âlim” idir. Hakikat ve hak yine budur ki Allah sadırlar içindekilerin “Alîm” idir) âyetinde de geçtiği gibi…[11] Bu cihetten bakılınca bu derin âyetler öyle köklü ve derinliğiyle bir tevhid dersi veriyor ve şirki kırıyor ki, ötesi tarif edilemez. Cahil ene’nin ve gafil nefsin bütün dayanaklarını ellerinden alıp maskelerini düşürüyor ve diyor:
“Ey kör nefis ve sağır ene! Şeytanı ve İblis’i dinleyip, dizginini ona verip ona güvenmekle yaptığın bütün körlüklerin ve sağırlıkların tek mes’ulü sen iken, sana ‘Körlükten ve sağırlıktan uzak dur’ diye kırk defa emreden ve cüz’i görme ve işitme vasfını kullan diye sana emanet veren Rabbü’l-âlemîne çamur atıp ‘Benim körlük ve sağırlığımın tek sebebi Sensin ve Senin yazdığın kaderindir’ diyorsun. Oysa işine gelen mevzularda her şeyin detaylarını görüp en gizli sesleri duyarken ve duyabilirken… Ey hırs küpü nefis! İkram ettiğin bir tabak yemeği beğenmeyen kişiye yüz defa söylendiğin halde yüz binlerce nimetinden faydalandığın devasa yeryüzü sofrasını sana ömür boyu açan Rabb-i Rahîmine karşı teşekkür etmekten istinkâf ediyor ve Onun da hak üstüne hak olan senden şikâyetini anlamak ve görmek istemiyorsun! Ey âsi ene! Hakikati duymamak için kulaklarını kapatıyor, aslan görmüş yaban eşeği gibi kaçıyorsun![12]‘Fe eyne tezhebûn’[13] (Nereye bu gidiş ve kaçış!) âyeti senin bu âciz garabetini anlatıyor! Hak etmediğiniz bir hayatı böyle güzel nimetlerle bir ömür ikram ve ihsan eden ve bunu yapmaya asla ve kat’a mecbur olmayan Rabbü’l-âlemîne karşı size düşen sadece ve sadece, şükür ve minnetten, hamd ü senâdan başka bir şey olamaz. Ki bunları yaptığınızda sizi ebedî Cennet’e layık hale getirecek şekilde ıslah ve irşad etmek isteyen de yine O’dur.”
Âyetin beyan ettiği gibi “Güzellik, güzel olandan,ve daha ötede mutlak güzel olandan gelir. Kötülük ise, mutlak kötülükten ve mutlak kötü olandan gelir.” Âyette geçen “Fe min nefsike” ifadesi bunu bildirir. Kulun, kendinde kendini tahkiki ve kendinin mahiyetine iman etmesi; Allah’ın da mukaddes mahiyetine ve Onun İlâhî sıfatlarına tahkîkan iman etmesine vesile olur. Kulun kendini derinlemesine inceleyip kendi geçmişindeki karanlıklı, ateşli, kirli fiillerin menbaı olarak kendini görmesi onda bir utanma, kendinden bir iğrenme hissini hâsıl edecektir. Bu yüce hisler, onun gözünü dipsiz karanlık olan nefsinden Mutlak Nur olan Allah’a, o Ezel-Ebed Güneşine döndürecek ve sevk edecek, kişiyi “hodbin” olmaktan “Hudabîn” olmaya yükseltecektir.
*Allah’tan uzak bir nefis, bir Cehennem çukuru gibidir. Onun hırsı, şikâyeti her şeyi yakar, bitirir, tüketir.
*Allah’tan uzak bir ene, bir Zemherir kışıdır. Onun tenkitleri, soğukluğu çevresinde kimseye hayat hakkı tanımaz. Buna mukabil
**Allah sevgisine odaklanan bir nefis, siyah topraklı, humuslu ve verimli bir tarla olur. O tarlada sâlih amel çiçekleri açar. Kuddûs isminden feyz alır. “Dünya Âhiretin tarlasıdır”[14] hadisinin enfüsî cephesi ve ehadiyet boyutu kişi üzerinde tahakkuk eder. Nefsin bataklık mahiyetini kurutacak sır, ihlas hakikatini hayatına köklü bir ağaç gibi dikmek ve onda dünyevilikten tecerrüd drenajları açmaktır.
**Allah rızasına yöneltilen bir ene, bir marifet deryası, ilim atmosferi ve güneş ışığı olur. Hüve isminden feyiz alır. Onun bağrında ve içinde milyon çeşit hissiyat yaşar; sayısız ruhani latifeler onun içinde kuşlar gibi uçuşur, hayatın menbaı olur. Onun çeşmesi olan dili “kokuşmayan su nehirleri, tadı bozulmayan süt nehirleri, içene lezzet veren şarap nehirleri, süzülmüş bal nehirleri” nin aktığı yer olur. O dilden akan bu marifetler, ilimler, hikmetler, mucize sırlar kulaklardan zihinlere ve kalplere akar; zevk, lezzet, hayat ve bereket bahşeder.[15]Allah’a odaklanan bir kul, hilafet hakikatine ayna oldukça onun iç dünyası manevi bir Cennet olur. Bu Cennetin nimetleri şehadet âlemine onun üzerinden bu şekilde yansır.
Bu çerçevede diyebiliriz ki ne nefsin ateşîn mahiyeti ve ne de ene’nin zehmerîr fıtratı, hilkat ve fıtrat kanunları açısından problem teşkil eder ne de Allah nazarında nefret edilir ve kovulmuş bir hali ifade eder. Bir şeyin Hak katında değerini, sergilediği fonksiyon belirler. Bir nefs, ateşîn fıtratıyla, Hakka tabi bir kalbin yapacağı cihad ve kıtal vazifesinde heyecanlı, coşkulu, hırslı bir atı olduğunda onun bütün cihadından feyiz ve lezzet alıp o kalbe ortak olur. Bir ene ve enaniyet, Hakikat aşığı ve tâbii olan aklın sergileyeceği bütün cihad ve ilim hizmetlerinde, bâtıl ve sapkın fikirlere karşı mücadelesinde, soğuk ve donuk fıtratıyla bâtıla karşı sağır ve dalalete karşı kötürüm kesilmesiyle aklın ayaklarını sabit tutar ve onun değersiz fikirlerle kirlenmesine izin vermez. Bu şekilde aklın önünde bir set değil, bilakis onun bir muhafızı ve yardımcısı olur. Gözde bulunduğunda gözü kör eden bir “nokta-i sevda” (kara leke) mahiyetinde olan ene ve enâniyet, bu şekilde Hakikate hizmetkâr olduğunda ebedî ruh güzelinin yanağında bulunan ve onun hüsnüne ayrı bir güzellik katan tatlı bir “ben” haline gelir.
[1] Bediüzzaman Said Nursi, Kızıl Îcaz, terc. Niyazi Beki, s. 120.
[2] Sözler, 10. Söz, 10. Hakikat.
[3] Sözler, 24. Söz, 5. Dal, 1. Meyve.
[4] Kasas suresi, 78.
[5] Nâziat suresi, 24.
[6] Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, IV, s. 366/5299.
[7] Ebû Dâvûd, Melâhim 17; Tirmizî, Fiten 13. Ayrıca bk. Nesâî, Bey’at 37; İbni Mâce, Fiten 20.
[8] Tevbe sûresi, 108.
[9] Bakara suresi, 32.
[10] Fâtır suresi, 38.
[11] Bu çerçevede enfüsü Allah’a satmak isteyen Yâ Alîm Yâ Hakîm, Yâ Kadîr, Yâ Şehîd, Yâ Latîf, Yâ Habîr, Yâ Ehad isimlerini vird edinebilir; âfâkı Allah’a satmak isteyen ise Yâ Âlim, Yâ Hâkim, Yâ Kadir, Yâ Şâhid, Yâ Lâtif, Yâ Hâbir, Yâ Vâhid isimlerini zikredinebilir.
[12] Müddessir sûresi, 50-51.
[13] Tekvir sûresi, 26.
[14] Buhârî, Rikâk, 3.
[15] Muhammed suresi, 15.