* Bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için: Organize hizmette yapılması gereken şey: Bütün potansiyel yeteneklerini hizmet için kullanmak… Bunun da yolu, vazife taksiminde kendisine düşen görevi mükemmelce yaptıktan sonra hizmeti eksik kalan kişinin hizmetini tamamlamakla oluyor. Yani kusur görüp tenkid etmek yerine, görülen kusuru tamamlamak… Buna, tashih denilir. Ki bu, hem Allah’ın razı olduğu bir tavırdır; hem kardeşini kazandırır; hem hizmetin düzgün yürümesine yarar, hem kendi yaptıklarının da işe yaramasına vesile olur; hem de başkalarına misal olur. Tenkid, kolay; tashih, zor… Burada kişiye bu ufku kazandıracak şifre “Umumi maksad” dır. Yani bütün cemaat tek bir gaye için çalışıyorlar. O da “insanların imanlarını kurtarmak…” Yapılan bütün işler, çekilen bütün sıkıntılar, katlanılan bütün fedakârlıklar, “insanların ebedî hayatı kurtulsun” diye… Bu şuurda olan kişi, tenkid değil tashih yapar; problem çıksa alttan alır, mahviyeti yaşar; “Dava için her şey yapılır, her şey feda edilir” der ve yapar. Kardeşlerin birbirine ikaz tarzı da sahabeler gibi: “Hani biz kendimizi ve malımızı Allah’a satmıştık? Hani Allah için yaşayacak ve Onun yoluna hizmet edecektik?!” olacak. Ta ki, kardeşimiz darılmasın, gücenmesin…
* hakikî bir tesanüd: Tesânüd, dayanışma demektir. Dayanma ise, kendi güçsüzlüğünü görmekle ilgili… Kendini, kendi başınayken güçsüz gören birisi, kendinden daha güçlü birine dayanmaya çalışır. Bu işe, “istinad” denilir. Allah’ın kudreti, hakiki “nokta-i istinad” dır. Allah’ın kudretine dayanan Onun kudretinden bir parıltı alır. Bu parıltıyı alan kişilerin birlikte ve beraberce hareketlerine “tesânüd” denilir. Tesânüdün hakiki hali ise, beraberce hareket ile olur. Küçük iplerin, halat oluşturmak için birleşmeleri; aynı anda 40 kişinin ağır bir cismi itmelerinde gözüken toplu güç, hakiki tesânüdün alametleridir.
* ittifak: Hareketini ve faaliyetini başka birine veyahut birilerine uydurmak demek… İttifak, kuvvet doğurur. Var olan ferdî güçlerin, toplu halde gözükmeleriyle, ferdin yapamayacağı güç işleri cemaatin yapabilmesine yol açar. İttihad, nasıl ki şahsî fikirleri birleştiriyor, havuz yapıyor; ittifak da, şahsî kuvvetleri birleştiriyor, enerji santrali kuruyor. İstişare de, şahsî iradeleri birleştiriyor, bir şahs-ı manevi teşkil ediyor. Bu şekilde Kevser Havuzu oluşturuluyor.
* gaye-i hilkatlerine yürürler: Burada bir şifre var. Ya Nur Talebeleri ruhen ve cismen, hak ve hakikate hizmet etmek üzere yaratılmışlar; ondan başkasıyla kalb ve ruhları mutmain olmaz manasına gelir. Veyahut bütün insanlar hak ve hakikate hizmet için yaratılmışlar ve bu dünyaya gönderilmişler manasına gelir. Bu durumda Nur dairesinde ve özellikle Nur Fabrikası olan kişiler insanın hilkatindeki gayeyi kendilerinde gerçekleştirirler manası çıkar. Her insana Allah’ın koyduğu donanım ayrı ve tayin ettiği hizmet ayrı... Kimisi dil olacak, anlatacak; kimisi göz olacak, görecek-gösterecek; kimisi kalb olacak, sevecek-sevdirecek; kimisi akıl olacak bilecek-bildirecek… Her istidadın bu hizmette payı, yeri ve vazifesi var. Ortak gaye, “İman kurtarmak…”
* ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur'ân'ın hizmetkârları! Sizler ve bizler: Nur dairesinde Risalelerle dine hizmet etmeye çalışanlar 2 sınıf: Risale-i Nur şakirdleri ve Kur’anın hizmetkârları… Hitaba göre, Üstad kendini ve bazı talebelerini Kur’anın hizmetkârları olarak görüyor. Bu hizmetkârlar, Nur fabrikası denilen “Saadet fabrikası” nın çarkları ve “Selamet sefinesi” nin hademeleridir. Hakiki Kur’an hizmetkârları, selâmet sefinesinde çalışanlardır. Üstad şöyle demiş bu şifreler sadedinde “İttifakta, kuvvet var. İttihadda, hayat var. Uhuvvette, saadet var. İtaat-i hükûmette, selâmet var.” Selâmet, saadeti elde eden kişilerin Allah’ın sosyal kanunlarına göre hareket etmeleri, insanları bu konularda irşad etmeleriyle alakalı… Nur fabrikası, mesud ferdler yetiştiriyor; Selamet sefinesi ise, böyle ferdlerle, Allah’ın emirlerine ve yasaklarına göre kurulmuş bir devlet getiriyor...
* Risale-i Nur Şakirdleri, Risaleleri, Üstad’ın eserleri ve kendi zihninin mahsulü olan hakikatler olarak okuyan ve kabul edenlerdir. Kardeş grubu… Kur’anın hizmetkârları ise, Risalelerin tamamen İlâhî ilhama ve ilhamın çeşitleri olan tuluat, huturat, ihtarat, sünuhat, zuhurata dayandığını ve Kur’anın manası olduğunu anlayanlar… Kur’anın İlahî ilim olduğunu ve bu ilmin mucizeliğini idrak eden ve tebliğ edenler… Talebeler grubu… İlk grupta hem nefsaniyet, hem de enâniyet olabilir; fakat ikinci grupta nefsâniyet olamaz ama enâniyet olabilir. Kur’anda ilimle dine hizmet etmeye çalışan 2 sınıf âlim var: Ahbar (İlimle parlayanlar) ve Rabbâniler (İhlaslı ilimle kendileri terbiye olup insanları da terbiye eden kişiler)… Kardeşler, Ahbar sınıfına; talebeler ise, Rabbâniler sınıfına giriyor… Kur’an, Ahbârın nefsaniyet taşıdığını anlatma sadedinde “Ey iman edenler! Bilin ki Yahudi din bilginlerinin (Ahbârın) ve Hıristiyan din adamlarının (Ruhbânın) birçoğu halkın mallarını haksızlıkla yerler” diyor.[1] Ama Rabbaniler için Kur’anın asla böyle bir hitabı yok… Fakat Onlar da enâniyetle avlanabiliyorlar. O yüzden başka bir âyet bu her iki gruba “Benim ayetlerimi, yok denecek kadar az menfaatler için satmayın” diyor.[2]
* Üstad, Kur’anın hizmetkârlarının özelliklerini şöyle anlatır: “İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler.” Kudsî daireye girmenin yolu, kudsiyet kazanmakla olur. Bu da sırr-ı ihlasla, maddi menfaatleri terk etmekledir. Yani nefsaniyetten sıyrılmakladır. Kur’anın hakkı anlatışındaki mucizeliği anlamak… Yani zihin akıldan ötede zekâ ve fetânet ile çalışacak… Nura, ihlasa, imana kuvvet verecek… Demek kişinin kendisi nura erecek ki nur versin; hem ihlası kazanacak ki kazandırsın; hem imanı kuvvetlenecek ki başkasına kuvvet versin…
* Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız: O halde, Gül Fabrikası grubu bu şahs-ı manevinin kalbi; Nur fabrikası ise, ruhu ve beyni hükmündedir. Hiçbir organ hiç birini tenkid etmeyecek… Mehdiyet denilen şahs-ı manevinin eli-kolu-gözü-kulağı-kalbi-aklı hükmündedirler. Bu organların hepsiyle insan, insan olduğu gibi Risale-i Nur Şakirdleri denilen kardeş ve dost grupları ve Kur’anın hizmetkârları denilen talebe grupları ile mehdiyet, mehdiyettir. Herkes vazifesini yapsa hiçbir sıkıntı olamayacak.
* hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz: Saadet-i ebediye, Cennete sultan yetiştirmek demektir. İnsanın mutluluğu ancak bir saltanat sahibi olduğunda mümkündür. Ahiret saltanatının yolu, burada Allah’ın halifeliğini kazanmaktan geçiyor. Halifeliği kazanmanın yolu da, kendi iç dünyasını özellikle ruhunu ve sırrını Allah’ın nuruna, isimlerine ve zâtına ayna kılmaktan geçiyor. Aynalığın da yolu, tâlim (hakikati öğrenme) ve cihaddan (ihlasla hakikati tebliğ etmeden) geçiyor… Yani hak ve hakikat uğruna, kendini ve her şeyini harcamak… Hakkın her şeyden daha değerli olduğunu hayatıyla ispat etmek ve gerekirse Hakkın ilanı için ölmeyi tercih etmek… Hak için ölene “Şehid” denilir… Ebediyeti idrak etmeyen, ruhunun ebediyetini hissedip yaşamayan bu saadeti kazanamaz. Bu hissediş dünyada da olabilir. Bunun da yolu, ruhun hakikat ve sırrını bilmek; ruhunun Allah ile bağını çözmek; sonra da ruhunun mükemmelleşmesi için gerekli şeyleri idrak edip onlara göre yaşamaktır. Bunlar da, tâlim ve cihaddır. Bunlara göre bir hayat yaşayanlar, dünyada dahi saadeti yaşarlar. Sahabelerin kadını ve erkeği hepsi bu manayı elde ettikleri için o asra “Saadet Asrı” denilmiş… Yani Ahiret sultanlarının, dünyadaki Allah halifelerinin asrı…