İhlas Risalesi Okuma Notları-3

Erdem AKÇA

* En makbul bir dua-yı mânevî: Manevi dua, istidad diliyle yapılan duadır. Çekirdeğin ve yumurtanın duası gibi… Fıtrî ihtiyaç duası, filizlenmiş bir ağacın fotosentez ve hayat için duasıdır. Iztırar duası, ölümden kurtulma duasıdır. İstidad açılmadan, maddiyata geçmeden bu maddi hayat duaları olamaz. İstidad diliyle dua, hemen hemen her zaman kabul olur. Yeter ki sen, istidadının açılmasını iste! Allah’ın senin hakkında takdir ettiği vazife ve o vazifeyle elde edeceğin kemalden razı ol! Gerisi Allah’ın işi… Ortamı kurmak, seni o ortama getirmek, açmak Ona ait… İşte “Nefsini ve malını Allah’a satmakta bu var.” Yani bu satışı yapan ve ona göre yaşayan kişi “Allah’ım, ben benim istediğim gibi olmayayım. Sen beni senin Esma tezgâhlarında istediğin gibi kullan ve işle… Bana ne istersen yap! Sen benim hayrımı benden daha çok istiyorsun” demiş oluyor. Üstad, ancak böyle birine “Talebem” diyor.

* En kerametli bir vesile-i makasıd: Maksad, insanın bilerek hedeflediği şeydir. Âlim ve ârif birisi için Allah, Maksûd’dur. Yani Allah, İradesine mutlak manada teslim olmayı hak edendir. Tasavvufta, Vahdet-i Vücud ve Vahdetü’ş-Şuhud’dan başka bir de Vahdet-i Kusud var. Yani Kasd sahibi İradenin birliği… Nur hizmetinde ise, Tevhid var. Tevhid-i Vucud, Tevhid-i Şuhud ve Tevhid-i Kusud… Bu seviye, Allah’ın irade ettiğini severek ve özümseyerek ve bile bile irade etmektir. Yani kulun iradesi, İlahi iradenin tecelli ettiği yer olur. Buna, Tevhid-i Zât da denilir. En ileri seviyedir. İhlas, bir ameli Allah emrettiği için yapmak, bir günahı Allah nehyettiği için yapmamak ve neticesi olarak da Allah’ın rızasını hedeflemektir. Bu cihetten ihlas, kişinin ruhuna Allah’ın koyduğu ve İradesini belirttiği arzularına, tabi olarak hareket ettiği ve yaptığı işe ruhunu kattığı hallerde çok kerametlerin zuhura gelmesine vesile olur. Bu kerametler, ilmî kerametlerdir.

* Bu bölüm ihlasın nurlarını anlatıyor. Birçok kişiye açılmayan iman hakikatleri, derin hikmetler, ihlas sahibine bir keramet olarak açılır. Risaleler, böyle ilmî kerametlerden ibarettir. İhlas ve uhuvvetle enâniyetini eritene, Allah bunları veriyor. Mesela Hasbiye Risalesi… Tamamıyla ledün ilmidir.

* En yüksek bir haslet: Haslet, emekle elde edilen manevi mahsül ve özellik demek… Yüksek, âli demektir. Yani ihlasla insan ruhu, ulvileşir, âla-yı illiyyîne çıkar. İhlasla büyüyen bir ruh, manevi âlemin dağlarının yamaçlarında yuva yapan bir kartal olur veyahut bu dağların doruklarında çadır kuran bir sultan ve zümrüd-ü anka olur. Kâinatı tepeden seyreder. İhlas-ı etemm, bütün maddiyatın faniliğini görecek bir manevi yükselişle ve Hakka irtibatla bağlı olmakla elde edilen bir haslettir. (4. Düstur) İhlas böyle kişiyi yükselttiği gibi, ihlasın zıddı olan “riya” da kişiyi münafıklığın gayya kuyusuna yuvarlatır.

* Buraya kadar Üstad 4 kuvvet, 4 nurdan bahsetti. Kuvvetler, kalbe destek veriyor; nurlar, ruh ve aklı açıyor. Üstad nur ve kuvvet için şöyle der: “Hem iman, geçmiş ve gelecek zamana nüfuz edemeyen o cüz-ü ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp kalbe ve ruha teslim eder. Ruh ve kalbin daire-i hayatı ise cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pek çok seneler maziden, pek çok seneler istikbalden daire-i hayatına dahil olduğundan; o cüz-ü ihtiyarî, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesb eder. Zaman-ı mazinin en derin derelerine kuvvet-i imanla girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def edebildiği gibi, nur-u imanla istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izale eder.” (7. Rica) Kuvvet ve nur, insanın acz ve fakr yaralarına bakıyor. Yani ubudiyetin temellerine… “Sonra, o Rabbü'l-Âlemînin ulûhiyetinin izharına karşı, zaaf içinde aczlerini, ihtiyaç içinde fakrlarını ilândan ibaret olan ubudiyet ile ve ubudiyetin hülâsası olan namaz ile mukabele ettiler.” (11. Söz)

* En sâfi bir ubudiyet: Kulluk, Allah’a karşı acz ve hiçliğini, fakr ve yokluğunu hissetmedir. Bunun en saf ve öz şekilde hissedilişi ihlasla olur. Bu cihetten kâmil manada kulluk ihlasla olur. İhlassız kulluk, riya ve sum’adır. Yani görsünler ve desinler sevdası… Hadiste var: “Veda haccından sonra Efendimiz demiş ki: ‘ Allah’ım! Bu haccımızı, riyasız ve sum’asız yapılan haclardan kıl! ’”

* Bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında: Bunlara karşı kuvvetle mücahede edilebilir. Hem bu noktada Allah sebepler eliyle, ağabeyleri ve Üstad’ı sıkıştırıyor ta ki, muhlis ve muhlas olsunlar. Aczi son noktasına kadar hissettiriyor ta ki, her şeyi yapanın Kendisi olduğu görünsün. Nefis ve ene’ler aradan çekilsin. Kudsi ve nurlu bir hizmet olsun. Üstad der ki: “Acz ve tevekkül ile, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır.” (6. Mektub) Nur alemine, acz kapısından girmeyen, insanlara nasıl nur ve ruh verecek…

* Savletli bid'alar, dalâletler içerisinde: Bunlara karşı nur lazım. Yani ilmî keramet lazım... Bunun da yolu, uhuvvetin yaşanılması… Uhuvvet yaşanılacak ki, şahs-ı manevi oluşsun; ihlasın vesile-i makasıd noktasında kerameti oluşsun. Allah buz dağlarına değil, reşha gibi buhar olanlara ilmî keramet veriyor.

* Bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde: Yani elimizde hiçbir şey yok… Maddi savaş yapamayız. Manevi savaş yapılabilir. Manevi savaşta ilim, mermi; ihlas ise merminin tesirini veren sır. “İhlassız ilim, eğitim mermisi gibidir. Vursa da öldürmez, en fazla yaralar.” (Ceylan Ağabey) Sebepler diliyle Allah diyor: “Üstadınıza verdiğim ilme, ihlasınızı ekleyin. O zaman manevi savaş yapabilir ve galip gelebilirsiniz. Sayı şart değil.”

* Gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur'âniye: İnsanlara ulaşma tarzı 2 tanedir: İlim ve iman… İmanı insanlara ulaştırmak, vazifemizdir. Bu noktada biz bir askeriz. Allah’ın saltanatında bir neferiz. Hakiki ilim ve hikmeti, Kur’anla ders vermemiz ise, hizmetimizdir. Bu noktada biz, memuruz. İman vazifesi, gayet ağır ve büyüktür; Kur’an hizmeti ise, umumi ve kudsîdir. İleride Üstad şöyle diyecek: “Risale-i Nur yoluyla Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ın daire-i kudsiyesine girenler, daima ihlasa, nura ve imana kuvvet verecekler.” Yani nefsaniyetin zıddı, “kudsiyet” tir. Enaniyetin zıddı, “hüviyet” tir. Kudsiyeti olmayanın ilmi ve hikmeti, tesirsiz olur. O, iman vazifesi göremez. Kudsiyet, sırr-ı ihlasla kazanılır. Hüviyet, sırr-ı hakikatle… İman hizmeti, hakikati yaşamakla yapılır. İnsanlara nur göstermekle, ancak emniyet verilebilir. İman, sıdk ve şefkatle muhatabına emniyet vermek, ruhlardan korkuları gidermek demektir. Kur’an hizmeti, kudsiyetle yapılırsa, nefisleri temizler, kalpleri saflaştırır, kişilerin imanına kuvvet verir. Ama onları nura çıkaramaz. İman vazifesi, ağır bir sorumluluk ve büyük (Kibriyalı) bir mesele… Kur’an hizmeti, umumu ilgilendiren ve işin içinde nefsin olmaması gereken bir hadise… Yani istiğna düsturu Kur’an hizmeti için şart. İlmi, dünyaya ve maddiyata alet etmeyeceksin ta ki ilim tesir etsin ve kalplere işlesin.

* Omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş: Bu hizmette liyakat olmaz. Kimse bu davayı hak etmez. Allah bu hizmettekilerin omzuna vazifeyi yüklüyor. Yani “Ben, senin yapmanı irade ettim. Sizler, muradsınız” demektir. Yani Allah, bu kişilere okşayarak veya acıtarak bu vazifeyi gördürecek. Çünkü onların ruhlarını bu vazife için yaratmış. Bu ruhların askerlik ve cihad zamanı Âhirzamandır. Hadis var: “Ruhlar bölük bölük ordulardır. Ruhlar âleminde birbirine alışan ruhlar burada da alışır.” O halde ruh askerlerinin cihad devri başka başkadır. Âhirzamanda gelenlerin ruhları da bu devre göre hazırlanmış askerlerdir. Allah “Çıkın ve cehdinizi gösterin. Sizden şehidler ve hakka şâhidler elde etmek istiyorum” diyor. (Al-i İmran Suresi)

* İhlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz: Kazanılan, kesbedilen ihlas, muhlisliktir. Çok az kişi muhlaslığı çalışarak kazanabilir. Burada o kasdedilmiş olabilir. Çünkü bir şeyin hakikati olmadan, sırrına ve nuruna erilemez. Üstad diyor: “Muhlis ve muhlas olmadan bu devirde dine hizmet edilmez. Mecbursunuz bunları kazanmaya… Mükellefsiniz bunu yapmaya…” Muhlis, nefsaniyeti aşar; muhlas, enâniyeti aşar. Veyahut bu hastalıkları aşan kişi, muhlis ve muhlas olur. İblîsin derdi, enâniyettir. “Ben, muhlaslara boyun eğdiremem” diyor. (Hicr Suresi) Hz. Yusuf (AS), muhlas olduğu için zinaya düşmedi. (Yusuf Suresi)

* Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız: Bu cümle, “İhlasın hakikatini kazanmaya muhtacız. Çünkü ihlasın sırrı bizde onunla yerleşiyor” manasında okunur. İhlaslı yapılan her işte, ihlasın sırrı görünür. Ama yerleşmesi, devamlı hale gelmesi ve hakiki kudsiyet halini alması ise ihlasın hakikatine ermekle olur. İhlasın sırrı, kudsiyettir. İhlasın hakikati, rızadır. Rıza-yı İlahi olmadan, kudsiyet olamaz. Kudsiyet, tesir eder. Rıza, Allah’ın memnuniyetidir, yapılan işe Allah’ın müsbet cevap verişidir. Kullarda tesir etme, onlara etki etme ise rıza ile değil “kabul” ile, “makbuliyet” ile olur. “Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.” Kabulde, tesir var. O halde, hakiki ve daimi rıza kabuliyet ve makbuliyette olur. O vakit, yapacağı Kur’an hizmeti ile böyle birisinin ruhu, Ruhu’l-Kudüs’e ayna olur. İman vazifesi yapan birisi, insanlara, vereceği nurlu, halis, süt gibi ilim ile emniyet aşılar. Bu haliyle Onun ruhu, Ruhu’l-Emîn’e ayna olur.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.