* En büyük bir kuvvet: Buradaki kuvvet, manevi güçtür. Kuvvet, kudretin tecellisidir. Kudret, kişinin aczini hissetmesine göre tecelli eder. Üstad, Nokta Risalesi’nde der ki: “Kudret kimdeyse, tesir ondadır.” İnsanlara yapılan hizmette, manevi kuvvet ve kudret lazım ta ki, muhataplarda tesir olsun. Kuvvet, hakiki kuvvetse, “büyük” olur. Yani kibriyalı… İşte manevi, Kibriya taşıyan kuvvete bizi ulaştıracak pencere ihlastır. Kendi âcizliğimizi hissetme, aczimize iman etme nisbetinde biz Allah’a sığınırız. Yoksa kendi kuvvetimize güveniriz, kendimize dayanırız.
* Hakiki iman hizmeti, ilim ve ihlasın birleşmesiyle yapılır. İlim, nur verir; ihlas kuvvet verir. İlim, muhatabın aklını tenvir eder; ihlastaki kuvvet ise, büyüklüğüne göre muhatabın gönül, kalb, ruh, vicdan ve nefsine tesir eder. Tarihte görülmüş ki, medrese hocaları, ilimle hizmet etmeye çalışmışlar. Fakat meyveleri “enâniyet âbideleri” olmuş… Tekke ehli ise, ihlasla hizmet etmişler. Meyveleri, yüz milyon evliya olmuş. Bazı istisna şahıslar enâniyetini ayak altına almış, tekkedeki bir mürşide boyun eğmiş. Bunlar ilimle ihlası cem etmişler “asfiya” olmuşlar. Asfiyalara, “mürşid-i kâmil” denilir; sırf ihlasla hizmet edenlere ise, “mürşid” denilir. Bu noktadan ihlassız dine hizmet edilmez. Ediyorum diyen, kadınsa, nefsaniyetine; erkekse, enâniyetine hizmet eder.
* Hizmetteki tesir, manevi kuvvete dayanır. Manevi kuvvet ise, ihlasa dayanır. İhlaslı kişide, “kuvve-i kudsiye” oluşur. Bu kudsi kuvvet ile, kulların Allah ile aralarındaki karanlık perdeleri kaldırırlar. Böyle kişilere (K.S.) denilir. Bunlar, velilerden “Aktab” (Kutublar) denilen grupturlar. Yani (KS) olmayan, dine hizmet başlatsa da devam ettiremez.
* En makbul bir şefaatçi: Şefaat, kuvveti yetmeyen kişinin destekçisi olma, omzuna girip onu yürütme, gitmek istediği yere onu götürme demektir. Teheccüd namazı, şefaat etme özelliği kazandırır. Makam-ı Mahmûda eriştirir. (İsra Suresi) Bu cihetten, teheccüd kalpteki imana kuvvet verir, diyebiliriz. Burada Üstad, ihlasın, biz âciz ve güçsüz düştüğümüz durumda İlahî kudretin ekstra tecellilerini bize çekecek ve bizim hizmetimizi yürüttürecek özellikte olduğunu söylüyor. Bu mevzuda en ileri seviye şudur: “Her talep ettiğinde şefaati çekmek…” Bunu da “makbûl” (devamlı kabul edilen, maddi neticesi görülen) kelimesiyle söylüyor.
* En metin bir nokta-i istinad: Nokta-i istinad, âciz ve zayıfların dayanak noktası, kendisiyle güçsüzlüklerini giderdikleri merci ve merkez demek… Allah’ın kudreti, bütün her şeyin ve bütün kuvvetlerin dayanağıdır. Allah’ın kudreti ve kuvveti nasıldır? Metin… Yani metanet sahibi, azalmaz, eksilmez, zayıflamaz; gerçek ve hakiki kuvvet… Cevşen’de var: “Yâ ze’l-kuvveti’l-metîneh” (Ey metin kuvvet sahibi, ey gerçek güç sahibi Zât!)
* Kâinat ve içindeki her şey 2 şeyin eseridir: Kudret ve ilim… Kudret, 2 şekilde tecelli etmiş: Sabit tecelli ve seyyal (akışkan) tecellî… Sabit tecelli, zerreleri meydana getirdi. Seyyal tecelli ise, her şeye hareket veren kuvvet olarak göründü. Zerrelerden meydana gelen sabit yapıya “vücud” (varlık) denilir. Kudretin seyyal tecellisinin celalli kısmına, “havl”; cemalli kısmına “kuvvet” denilir. Bu cihetten her faaliyet kudretin eseridir. La havle ve la kuvvete illa billah… Yani yıkmak ve yapmak Allah’a mahsustur. İlim ise, 2 şekilde tecelli etti: Sâbit ve seyyal (akışkan) tecelli… Sabit tecelli, ruhları ve ene’leri meydana getirdi. Seyyal tecelli ise, her şeyi aydınlatan nur olarak göründü. Ruh ve ene’lerden meydana gelen sâbit yapıya, “hakikat” (gerçeklik) denilir.
* Üstad, nokta-yı istinad kısmına kadar, kâinattaki kudretin perdelerini anlattı. İhlas, işin özüne inmek olunca, madde ve kuvvetin özü, her şeyin varlığı ve devamı noktasında dayanağı nedir, sorusuna cevap verdi. Bu gördüğün vücudun ve kuvvetin hakikati, “kudret” tir. Gel, sen bu hakiki, aslî ve tek olan kudrete dayan. Aczini hissetmen, bu dayanışın vesilesidir, diyor. 1. Söz’de, “Aczin ve fakrın, Onun dergâhında en makbul bir şefaatçi hükmündedir” der. Aczi hissetmeye göre, gelen kuvvet büyür; fakrı hissetmeye göre de, gelen bereket tükenmez olur.
* Kudret ve ilim iç içedir. Allah’ın sıfatları Kendinde beraber ve ayrılmaz şekilde oldukları gibi, tecellilerinde de, bir ve beraberdirler. Bu, ehadiyet hakikatinin gereğidir. Bu cihetten, Üstad, maddede ihlasın verdiği nur ile, kudret içinde ilmin sabit tecellisi olan hakikatin var olduğunun görülebileceğini bildiriyor. Demek buraya kadar, Samed ismi; buradan sonra Ehad ismi görülecek. Sahabeler, Hz. Peygamber’in (ASM) bildirmesiyle, insanın ihlas ile Ehadiyet ve Samediyete aynalık kazandığını öğrendikleri için bunlardan bahseden sureye “İhlas Suresi” (Özleşme Suresi) demişler. Kalb, kuvvetlere, kudrete, vücuda mazhardır. Ayine-i Samed’dir. Belirtisi, Hakikate aşk ve halktan istiğnadır. Ruh ise, nurlara, ilme ve hakikate meşheddir. Ayine-i Ehad’dır. Belirtisi, Hakka karşı şevk ve halka arşı şefkattir.
* Buraya kadar, Üstad, bizi cisim ve maddeden soyutladı. Senin asıl yönün, ruhun ve hakikatindir. Gel senin cisim kafesin içindeki ruh kuşunu gör, dedi.
* En kısa bir tarik-i hakikat: Hakikat, Allah’ın, senin olmanı istediği hal ve hayat tarzıdır. Hakikat, senin saadet sarayına giriş kapındır. Hakikat senin, ebediyen değişmez, sabit yapın ve programındır. Hakikat, senin mana ifade edeceğin cihettir. “Ben bunun için yaratılmışım” diye göğsünü gererek âleme ilan ettiğin özelliktir. Hakikat, senin, o olmadan her şeyi anlamsız ve eksik gördüğün ve bunu bütün benliğinle hissettiğin şeydir. Bu cihetten, hakikat, kişiden kişiye değişir ama her kişide ortak özelliği, sabit manevi varlık olmasıdır. Hakikat ile, Allah bize yakındır. Akrebiyet, hakikate ermedir. İnsanın ruhu, onun hakikatidir. Ruh, İlahî bir nefhadır, yani celalli bir üfürme… “Nefes” değil… Nefha, kıyamette, Sura yapılan celalli hava ve hüviyet üfürmesidir. Bu geniş çaplılığı için ruh ile riyh (rüzgar) aynı köktendir. İnsan, ruhunu açarsa ve ruhuna göre yaşarsa manevi bir rüzgâr olur. Kuvvetine göre, diğer ruhları kendine çeken bir tayfun ve kasırga bile olabilir. Zaten 2. Düstur bu yöne temas ediyor. Hem ruh ile koku demek olan reyhan aynı köktendir. Her kişinin kendine has manevi kokusu vardır. İnsanın manevi kokusu, onun manevi kimliğini yani hüviyetini bildirir. Nasıl ki leş kokusu gelse, leşi görmesek de orada leş olduğunu biliriz. Aynen öyle de, insanın manevi kokusu, manevi hava olan hüviyette dalga dalga yayılarak kendisinin geldiğini bildirir. Bu cihetten, kokusunu yayanlara kokusunu yayanlar gelir. “Ashab-ı meymene yani mukarrebler ölünce Onun ruhuna ravh (rahatlık) ve reyhan sunulur. Ruhunu açmayana ise, ruhunu açmayanlar gelir ve sadece selam verirler.” (Vakıa Suresi)
* Her insanın hakikati açılmaya, büyümeye müsait bir yumurta ve çekirdek gibidir. Onu açacak formül, yine ihlastır.
(Devam edecek)