Kutsal Metinlerin Aydınlatıcı Mahiyeti ve Kutsal Olmayan Metinlerin Karanlık Yapısı-5
Peygamberlere Gelen Mukaddes Kitaplar
2-Hz. Davud’a (AS) Gelen Zebur:
Mukaddes kitaplardan birisi olan Zebur’un içinde bulunan “Mezmurlar Kitap 1” in 18. Bab’ı şu şekildedir:
Rabbin kulu Davud’un Mezmurudur. Rabb onu bütün düşmanlarının pençesinden ve Saul’un elinden azat ettiği gün bu ilâhinin sözlerini Rabb’e terennüm etti ve dedi:
Seni severim, ya Rabb, ey kuvvetim.
Rabb benim kayam ve hisarım ve kurtarıcımdır;
2 Allah’ım, sığındığım kayam,
Kalkanım, kurtuluşumun kuvveti, yüksek kulem.
3 Hamde lâyık olan Rabbi çağıracağım,
Ve düşmanlarımdan kurtulacağım.
4 Ölüm ipleri çevremi sardı,
Ve yaramazlık selleri beni ürküttü.
5 Ölüler diyarının ipleri beni kuşattı;
Ölümün kementleri üzerime geldi.
6 Sıkıntım içinde Rabbe dua ettim,
Ve Allah’ımı imdada çağırdım;
Mabedinden sesimi işitti,
Ve önündeki feryadım kulaklarına erişti.
7 O zaman dünya sarsılıp titredi;
Dağların temelleri de oynadılar
Ve sarsıldılar, çünkü o öfkelendi.
8 Burnundan duman yükseldi,
Ağzından ateş yiyip bitirdi;
Ondan közler tutuştular.
9 Gökleri de iğip indi,
Ve koyu karanlık ayakları altında idi.
10 Ve bir kerubiye binip uçtu;
Ve yelin kanatları üstünde yükseldi.
11 Karanlığı kendisine örtü,
Suların karaltısını ve asümanın koyu bulutlarını
Çevresine çardak yaptı.
12 Önündeki parıltıdan onun koyu bulutları geçtiler;
Dolu ve ateş közleri...
13 Rabb göklerde gürledi,
Ve Yüce Olan ses verdi, dolu ve ateş közleri...
14 Ve oklarını salıp onları dağıttı;
Çok şimşekler de salıp onları bozgun etti.
15 Ya Rabb, senin azarlamandan,
Burnunun nefesinin vuruşundan,
Suların derinlikleri göründü,
Ve dünyanın temelleri açıldı.
16 Yukarıdan elini uzattı, beni tuttu;
Beni çok sulardan çıkardı.
17 Beni kuvvetli düşmanımdan,
Ve benden nefret edenlerden azat etti;
Çünkü onlar benden zorlu idiler.
18 Felâketim gününde önüme çıktılar;
Fakat Rabb bana destek oldu.
19 Ve beni geniş yere çıkardı;
Beni kurtardı, çünkü benden hoşlandı.
20 Rabb salâhıma göre bana ödedi;
Ellerimin temizliğine göre karşılığımı verdi.
21 Zira Rabb’in yollarını tuttum,
Ve kötülükle Allah’ımdan ayrılmadım.
22 Çünkü bütün hükümleri önümdedir,
Ve kanunlarını kendimden uzaklaştırmam.
23 Onunla kâmil idim,
Ve günahımdan kendimi tuttum.
24 Bunun için Rabb salâhıma göre,
Gözü önünde ellerimin temizliğine göre,
Karşılığımı verdi.
25 İnayetli ile inayetli olursun;
Kâmil adamla kâmil olursun;
26 Pak olanla pak olursun,
Ve iğri adamla ters olursun.
27 Çünkü hakir kavmı sen kurtarırsın,
Fakat yüksek gözleri alçaltırsın.
28 Çünkü çerağımı sen yakacaksın;
Rabb Allah’ım karanlığımı aydınlatacaktır.
29 Çünkü seninle asker üzerine hücum ederim,
Ve Allah’ımla duvar aşarım.
30 Allah—onun yolu kâmildir;
Rabbin sözü saftır;
O kendisine sığınanların hepsine kalkandır.
31 Çünkü Rab’den başka Allah kimdir?
Ve Allah’ımızdan başka kaya kimdir?
32 O Allah ki, bana kuvvet kuşatır,
Ve yolumu kâmil kılar.
33 O, ayaklarımı geyik ayakları gibi eder,
Ve beni yüksek yerlerim üzerine diker.
34 Ellerimi cenk için talim eder de,
Bazularım tunç yayı kurar.
35 Ve bana kurtarışının kalkanını verdin,
Sağ elin beni tuttu,
Ve lûtfun beni büyük etti.
36 Adımlarımın yerini genişlettin,
Ve ayaklarım kaymadı.
37 Düşmanlarımı kovalarım ve onlara yetişirim,
Ve onlar bitmeyince geri dönmem.
38 Onları ezerim ve kalkamazlar;
Ayaklarımın altına düşerler.
39 Çünkü cenk için bana kuvvet kuşattın;
Bana karşı ayaklananları altımda çöktürdün.
40 Düşmanlarımın sırtını bana çevirttin,
Ve benden nefret eyliyenleri yok ettim.
41 Onlar imdada çağırdılar, fakat kurtaran yoktu;
Rabbe çağırdılar, ve onlara cevap vermedi.
42 O zaman yel önündeki toz gibi onları ezdim;
Sokakların çamuru gibi attım.
43 Kavmın çekişmelerinden beni azat ettin;
Beni milletlerin başına koydun;
Bilmediğim bir kavm bana kulluk ediyor.
44 Kulakları işitince bana itaat ediyorlar;
Yabancı oğulları bana boyun iğiyorlar.
45 Yabancı oğulları takatsızdırlar,
Ve hisarlarından titriyerek çıkıyorlar.
46 Rabb Hayy’dir; ve kayam mubarek olsun;
Ve kurtuluşumun Allah’ı yüce olsun,
47 O Allah ki, bana öçler verir,
Ve kavmları bana tabi kılar.
48 Düşmanlarımdan beni azat eyler.
Evet, bana karşı ayaklananlar üzerinde beni yükseltirsin;
Zorba adamdan beni azat eylersin.
49 Bunun için, ya Rabb, milletler arasında sana şükrederim,
Ve senin ismine terennüm eylerim.
50 Rabb kıralına büyük kurtuluşlar verir,
Ve Mesih’ine, Davud’a ve onun zürriyetine,
Ebediyen inayet eder.
Metnin Tahlili:
Rabbin kulu Davud’un Mezmurudur. Rabb onu bütün düşmanlarının pençesinden ve Saul’un elinden azat ettiği gün bu ilâhinin sözlerini Rabb’e terennüm etti ve dedi:
Seni severim, ya Rabb, ey kuvvetim.
Rabb benim kayam ve hisarım ve kurtarıcımdır;
[Hz. Davud (AS), Cenab-ı Hakk’ı, “kaya” ya teşbih ediyor. Bunun bir sebebi, İlâhî kudretin boşluksuz, mutlak ve zâtî oluşudur. Diğer sebebi İlâhî sıfatların vahdetidir. Bu boşluksuz ve som, vahdet ve yekpare yapıyı en iyi temsil eden nesne “kaya” dır. Esmaü’l-Hüsna’dan olan Samed ismi, kusursuz, boşluksuz, som manasında olmasıyla, ayrıca “Samedâniyet dergahı” rüya ve gayb âlemlerinde taştan bir mabed ve sunak olarak temessül etmesi hakikatine nazaran Hz. Davud (AS), Samediyet-i İlahiye hakikatini ifade sadedinde ve kudret-i zâtiyesiyle Allah’ı yıkılmaz, parçalanmaz, yekpare bir “kaya” ya benzetiyor. Bu çerçevede bu teşbih, kudsî bir müteşabih ifadedir; nübüvvet dergâhına ve lisanına mahsustur.
Hisar lafzı, ihata hakikatini ifade eder. Çünkü hisar, surdan meydana gelen bir kale demektir. Kale ise, kuşattığı nesne ve kişileri koruyucudur. Hz. Davud (AS) “hisar” teşbihiyle Cenab-ı Hakk’ın kuşatıcılığını, kendisinin Onun himayesine sığındığını ifade ettiği gibi, özel ve birebir manada Cenab-ı Hakk’ın bazı özel tecellilerini kendisine “hasr” ettiğini de ifade ediyor. Hisar ve hasr lafızları aynı kökten türemektedirler. Bir peygamberin bulunduğu dönemde en özel tecelliler, o Peygambere tahsis ve hasredilir. Başkalarına verilecek ekstra lütuflar yine o Peygamber kanalından diğer kişiye aksederler. Bu cihetten, dolayısıyla o tecelliler de o Peygamberindir. Bu sırdan dolayı Hz. Musa (AS) döneminde ism-i a’zam’a mazhar hale gelip duaları makbul olan ve bu sırra mazhariyeti Hz. Musa’nın (AS) ruhundan yansıyan nurlarla elde eden Bel’am bin Baura, kavminin baskısıyla Hz. Musa’ya (AS) muhalefet ve düşmanlık edip ism-i a’zamla Allah’ın ülü’l-azm bir resulüne bedduaya kalkışınca, âyetin işaret ettiği üzere, dili köpek dili gibi dışarı sarkmış, her tülü mazhariyeti kaybedip helak olmuştur.[1]]
2 Allah’ım, sığındığım kayam,
Kalkanım, kurtuluşumun kuvveti, yüksek kulem.
[Kalkan, düşmanın oklarından, mızrağından ve gürzünden koruyucu olduğu gibi manevi saldırılarından da manen koruyucudur. Ayrıca kalkan kelimesi Arapça’da “cünnet” manasında olduğundan ve bu lafız hem “cenin”, hem “cennet”, hem “cinnet” ile aynı kökten türediğinden diyebiliriz ki yaratılış âleminde, dünya gezegeninde âcizliği ve çaresizliği içinde insan bir “cenin” gibidir; İlâhî himaye “cünnet” i (kalkanı) ile dünya hayatı ona bir küçük Cennet olabildiği gibi, İlâhî himayenin manevi koruyuculuğu da onu “cinnet” lerden ve cinlerden muhafaza eyler. Bu çerçevede Hz. Davud (AS) “Dünyam senin himaye kalkanınla Cennet” demek istiyor. Ayrıca kullanılan bütün benzetmelerde doğrudan Allah’a ithafen söylemesi, kendisinin her bir şeyi doğrudan doğruya, perdesiz, bizzat İlâhî Zât’tan gören bir irfan seviyesinde olduğunu ifade eder.
Kule, hisarın boyu yüksek olanına verilen isimdir. Hz. Davud (AS), İlâhî himayenin koruyuculuğun tamlığını “yüksek kulem” şeklinde ifade ediyor. Duvarları sağlam bir kale, herhangi bir kuvvetle delinemez. Bu durumda hisardan içeriye girmenin tek yolu, üstünden atlamaktır. Kule alabildiğine yüksekse bu durumda hisardan içeri girmek imkânsız hale gelir. Hz. Davud (AS) bu teşbihle tam bu hakikati ifade etmektedir.]
3 Hamde lâyık olan Rabbi çağıracağım,
Ve düşmanlarımdan kurtulacağım.
4 Ölüm ipleri çevremi sardı,
Ve yaramazlık selleri beni ürküttü.
[Hz. Davud (AS), burada sebepleri, kastediyor. Arapça’da sebeb kelimesi, ip demektir. İlâhî irade sebepleri, nesneleri ve kişileri birbirine bağlayan birer ip olarak kullanmaktadır, diye Hz. Davud (AS) bir irfan dersi veriyor. Herhangi bir ip, başka bir güç ve irade olmadan iki nesneyi veya kişiyi birbirine bağlayamadığı gibi sebepler ipi dahi İlâhî irade ve kudret olmadan hiçbir nesneyi diğer nesneye, hiçbir kişiyi diğer kişiye bağlayamaz ve hiçbir sebep diğer sebebe etki edemez, diyor. Ayrıca sebeplerin ip olarak ifadesi gaybî bir literatürün ve manevi ilimlerin dili olarak Hz. Davud (AS) tarafından da burada kullanılmıştır.
Hz. Davud (AS), “yaramazlık selleri” teşbihiyle yine manevi âleme dair bir dili açıyor. Toplum hayatındaki yaramazlıkların, gaybî âlemlerde her yeri istila eden, fesada veren bir sel halini alacak şekilde yayıldığını ve biriktiğini, duygusallıklardan beslendiğini de bu teşbihiyle ifade ediyor.]
5 Ölüler diyarının ipleri beni kuşattı;
Ölümün kementleri üzerime geldi.
6 Sıkıntım içinde Rabbe dua ettim,
Ve Allah’ımı imdada çağırdım;
Mabedinden sesimi işitti,
Ve önündeki feryadım kulaklarına erişti.
[Kement, düşmanın boğazını sıkarak, nefes aldırmayarak boğmak için kullanılan bir alettir. Ki ipler ve halattan meydana gelir. Bu çerçevede “ölümün kementleri”, sebepler dünyasının kişiyi boğucu hallerini ifade eden bir teşbihtir.
Hz. Davud (AS), Cenab-ı Hakk’ı bir insana teşbih ediyor. “İnnallâhe halaka’l-insâne alâ sûreti’r-Rahman” (Hakikat bu ki insan Rahmaniyeti yansıtacak bir siret, ahlak ve merhameti gösterecek surette ve sirette yaratılmıştır) (Buharî, İsti'zân: 1; Müslim, Birr: 115, Cennet: 28; Müsned, 2:244, 251, 315, 323, 434, 463, 519.) hadisinin işaret ettiği üzere Cenab-ı Hakk, merhamet sıfatı ve Rahmaniyetiyle tecelli edeceği zaman bir “insan” suretinde tecelli ve temessül eder. Miraç’ta Efendimiz’in (SAV), Cenab-ı Hakk’ı “Bir genç” suretinde gördüğünden bahseden hadisteki sır da bu çerçevedir. Davud (AS), Cenab-ı Hakk’ın merhametine sığındığı ve şefkatini talep ettiğinden kendisine yönelen tecelli insan suretinde bir Melik-i Muktedir olarak görünüyor. Hz. İdris’in (AS) miracında da Hz. İdris (AS), Cenab-ı Hakk’ı etrafında çok sayıda meleğin olduğu, tahtında oturmuş bir kral olarak temaşa eder.[2]]
7 O zaman dünya sarsılıp titredi;
Dağların temelleri de oynadılar
Ve sarsıldılar, çünkü o öfkelendi.
8 Burnundan duman yükseldi,
Ağzından ateş yiyip bitirdi;
Ondan közler tutuştular.
9 Gökleri de iğip indi,
Ve koyu karanlık ayakları altında idi.
10 Ve bir kerubiye binip uçtu;
Ve yelin kanatları üstünde yükseldi.
[Kerûbî lafzı, Allah’a en yakın melekler grubu olan Kerubiyyûn (Sıkıntı melekleri) grubundan birini ifade ediyor. Kerûbiyyun melekleri, “yelin kanatları” tabiriyle rüzgarlardan sorumlu olarak burada gösterilmektedir, rüzgarlarla insanlara sıkıntı verildiğini ifade etmektedir.]
11 Karanlığı kendisine örtü,
Suların karaltısını ve asümanın koyu bulutlarını
Çevresine çardak yaptı.
12 Önündeki parıltıdan onun koyu bulutları geçtiler;
Dolu ve ateş közleri...
13 Rabb göklerde gürledi,
Ve Yüce Olan ses verdi, dolu ve ateş közleri...
14 Ve oklarını salıp onları dağıttı;
Çok şimşekler de salıp onları bozgun etti.
15 Ya Rabb, senin azarlamandan,
Burnunun nefesinin vuruşundan,
Suların derinlikleri göründü,
Ve dünyanın temelleri açıldı.
16 Yukarıdan elini uzattı, beni tuttu;
Beni çok sulardan çıkardı.
[Buradaki oklardan maksat, yıldırımlardır. Yıldırımlar, sema canibinden zalimlere çekilmiş ve atılmış, nereyi ve kimi vuracağı belli birer azap saikası ve okudur. Yıldırımlar, tevhid gereği, daima bir irade dahilinde meydana gelmektedirler. Hiçbir ok, kendi kendine yayla atılmadığı ve bir okçunun kudret ve iradesiyle atıldığı gibi yıldırım okları da, sema yayından İlâhî irade ve kudretle gerilerek atılmaktadırlar. Bu çerçevede Hz. Davud’un (AS) bu ifadesi tam bir tevhid-i hakiki dersidir.
Sulardan kasıt, duyguların gerek korku gerek üzüntüyle kişiyi istilası demektir. Hz. Davud (AS) deniz savaşı yapmamıştır ki metindeki bu sular, hakiki su olsun. Buradaki sular, manevi âlemde bir deniz veya göl olarak yansıyan ve kişiyi boğan insanın sınırsız duyguları anlamındadır. Rüya ilminde, geniş ve derin duygular, deniz ve okyanus olarak; sığ ve yüzeysel duygular, göl ve su birikintisi olarak yansır.]
17 Beni kuvvetli düşmanımdan,
Ve benden nefret edenlerden azat etti;
Çünkü onlar benden zorlu idiler.
18 Felâketim gününde önüme çıktılar;
Fakat Rabb bana destek oldu.
19 Ve beni geniş yere çıkardı;
Beni kurtardı, çünkü benden hoşlandı.
20 Rabb salâhıma göre bana ödedi;
Ellerimin temizliğine göre karşılığımı verdi.
21 Zira Rabb’in yollarını tuttum,
[“Ellerin temizliği” tabiri bir manevi âlem teşbihidir, ki kişinin kalbî ve ruhî duygularının temizliğini ifade eder. Sağ el, kalbî duyguları; sol el ise, ruhî duyguları ifade eder. Hz. Davud (AS) “Tam bir duygu temizliği içinde Rabbime ihlas-ı ruhî ve samimiyet-i kalbiye ile yöneldiğim için bana başarıyla karşılığımı verdi” diye belirtiyor. Maneviyat ilmi ve gayb literatürüne dair teşbihler kullanarak Zebur okuyucularını materyalist algıdan maneviyat bilincine yükseltmeye çalışıyor.
Buradaki yollardan kasıt, hidayet ve hakikat üzere takip edilen usuller demektir. Kur’an’da bu dengeli yola “sırat-ı müstakîm” (etrafı kapalı dosdoğru yol) adı verilir.]
Ve kötülükle Allah’ımdan ayrılmadım.
22 Çünkü bütün hükümleri önümdedir,
Ve kanunlarını kendimden uzaklaştırmam.
23 Onunla kâmil idim,
Ve günahımdan kendimi tuttum.
24 Bunun için Rabb salâhıma göre,
Gözü önünde ellerimin temizliğine göre,
Karşılığımı verdi.
25 İnayetli ile inayetli olursun;
Kâmil adamla kâmil olursun;
26 Pak olanla pak olursun,
Ve iğri adamla ters olursun.
27 Çünkü hakir kavmı sen kurtarırsın,
Fakat yüksek gözleri alçaltırsın.
28 Çünkü çerağımı sen yakacaksın;
[“Gözü önünde olmak” Allah’ın inayeti (ilgisi) altında olma manasında bir deyimdir. Abdülkadir Geylani Hz.leri (KS) Ahir zamanda gelecek bir müridine hitaben “Fe inneke mahrûsun bi ayni’l-inayeti” (Hakikaten sen inayet gözü altındasın) der.[3] Hz. Davud’un (AS) bu cümleyi de kullanması inayete mazhariyetin gaybî boyutta İlahi gözetim altında olma şeklinde temessül ettiğini ifade ediyor. Hz. Nuh’a (AS) Kur’an’da söylenen “Gözlerimizin önünde gemiyi inşa et” cümlesi de “inayetimiz altında gemiyi inşa et” manasındadır.[4]
Yüksek gözlerden maksat, burnunu havaya diken, mağrur ve kibirli, diğer insanları hor ve hakir gören kişiler demektir. Hz. Davud (AS), Cenab-ı Hakk’ın bu tarz kişileri zillete düşürmesinin bir âdeti ve sünneti olduğunu ifade ediyor.
Çerağdan maksat, kişinin şuuru ve aklıdır. İnsan aklı, hakikatte tabiat gecesinde hakikat dolunayının ışığı altında yol almaya çalışan bir cep feneri hükmündedir. Ufak bir musibette, hafıza kaybı gibi olaylarla o fener de ışığını kaybeder. Fakat İlâhî lütufla, cep feneri mahiyetindeki insan şuuru, sönmez ve söndürülmez İlâhî bir meşale haline gelebilmektedir. Hz. Davud (AS) bu noktayı vurgulamaktadır. İnsan şuur ve benliği, Allah rızası için kullanıldığında ehl-i tasavvufun tabiriyle “bekabillah” (Allah ile sonsuz bir varlık) makamından feyz alıp beka kazanır. Allah’tan kopuk bir benlik ve şuurun kaderi, ölüm ile sönmek ve helak olmaktır.]
Rabb Allah’ım karanlığımı aydınlatacaktır.
29 Çünkü seninle asker üzerine hücum ederim,
Ve Allah’ımla duvar aşarım.
30 Allah—onun yolu kâmildir;
Rabbin sözü saftır;
O kendisine sığınanların hepsine kalkandır.
31 Çünkü Rab’den başka Allah kimdir?
Ve Allah’ımızdan başka kaya kimdir?
32 O Allah ki, bana kuvvet kuşatır,
Ve yolumu kâmil kılar.
33 O, ayaklarımı geyik ayakları gibi eder,
Ve beni yüksek yerlerim üzerine diker.
[Duvar, sembol ve rüya ilminde, devlet anlamındadır. Burada da devlet manasında kullanılmıştır. Allah’ın izniyle düşman devletleri aşar, alt ederim diye Hz. Davud, İlâhî nusreti bildirmektedir.
Ayaklar, sembol ve rüya ilminde, insandaki entelektüel ve rasyonel akılların sembolüdür. Geyik ise, bir canlıyı azletmek, çeşitli bağlardan kurtarmak anlamındadır. Geyikler, güçlü bacak ve ayakları ile engebeli araziler ve ormanlarda hızlı yol alabildikleri, engelleri zıplayarak aştıkları gibi Hz. Davud (AS) da, Cenab-ı Hakk’ın onun aklını kişiler, olaylar, sebepler, engellerde boğulmaktan, olayların orman gibi karanlık örgülemesinde kaybolmaktan koruduğunu, risklerden onu azat ettiğini, aklına esneklik ve hürriyet, hız ve çeviklik verdiğini ifade ediyor.]
34 Ellerimi cenk için talim eder de,
Bazularım tunç yayı kurar.
35 Ve bana kurtarışının kalkanını verdin,
Sağ elin beni tuttu,
Ve lûtfun beni büyük etti.
36 Adımlarımın yerini genişlettin,
Ve ayaklarım kaymadı.
[Kurtarışın kalkanı, tabiri sembol ilmi açısından kalkanın, insanı oklardan ve darbelerden koruyucu yapısıyla, insanın maddi ve manevi kurtuluşunun ve kurtarılışının sembolü olduğunu ifade eder.
Sağ elin lafzıyla Allah’ın kontrolü, kudreti ve kulunun hayrını isteyen iradesi kastedilmektedir. “Rahman’ın iki eli vardır; ikisi de sağdır” hadisi de aynı manayı ifade etmektedir.[5]
“Ayakların kayması” ve “ayakların sabit olması” Kur’anda da kullanılan bir gaybî dil ve teşbihtir; kişinin rasyonel ve entelektüel akıllarının hak ve hakikat üzere sabit kalması anlamındadır. İnsanın sağ ayağı, entelektüel, hakikate âşık ve açık irfanî akla; sol ayağı ise rasyonel, sebep-sonuç bağlarını kuran, hikmete aç ve müştak akla işarettir. İnsanın hak ve hakikat yolundan ilk sapması, düşünce ve akıl boyutunda başlar; sonra duygulara geçer, daha sonrasında fizik yaşantısına akseder. Düzelme süreci de yine akıldan başlar, duygulara geçer, sonrasında da fizik yaşantıya akseder. Hz. Davud (AS) tam bu gaybî dili kullanarak meseleyi ifade etmektedir.]
37 Düşmanlarımı kovalarım ve onlara yetişirim,
Ve onlar bitmeyince geri dönmem.
38 Onları ezerim ve kalkamazlar;
Ayaklarımın altına düşerler.
39 Çünkü cenk için bana kuvvet kuşattın;
Bana karşı ayaklananları altımda çöktürdün.
40 Düşmanlarımın sırtını bana çevirttin,
Ve benden nefret eyliyenleri yok ettim.
41 Onlar imdada çağırdılar, fakat kurtaran yoktu;
Rabbe çağırdılar, ve onlara cevap vermedi.
42 O zaman yel önündeki toz gibi onları ezdim;
Sokakların çamuru gibi attım.
43 Kavmın çekişmelerinden beni azat ettin;
Beni milletlerin başına koydun;
Bilmediğim bir kavm bana kulluk ediyor.
44 Kulakları işitince bana itaat ediyorlar;
Yabancı oğulları bana boyun iğiyorlar.
45 Yabancı oğulları takatsızdırlar,
Ve hisarlarından titriyerek çıkıyorlar.
46 Rabb Hayy’dir; ve kayam mubarek olsun;
Ve kurtuluşumun Allah’ı yüce olsun,
[“Kaya” teşbihinin Samed ismi ile bağını metnin biraz yukarısında işlemiştik. Bediüzzaman Said Nursi’nin tespit ettiği üzere Samed ismi, Rabb ve Kayyum isimlerinden meydana gelen kapsamlı bir isim ve hakikattir.[6] “Rabb, Hayy’dir ve kayam mübarektir” lafzındaki kaya, lafzı yerine “Kayyum” ismi konulursa Kur’anın “Hüve’l-Hayyu’l-Kayyûm”[7] (O, Hayy’dir, Kayyûm’dur) ifadesiyle karşı karşıya kalmış oluruz. Zebur da İlâhî bir kitap olduğundan aynı İlâhî isimleri terennüm etmektedir ve Peygamberler Allah’ı aynı isim ve hakikatlerle tanımaktadırlar, diyebiliyoruz.]
47 O Allah ki, bana öçler verir,
Ve kavmları bana tabi kılar.
48 Düşmanlarımdan beni azat eyler.
Evet, bana karşı ayaklananlar üzerinde beni yükseltirsin;
Zorba adamdan beni azat eylersin.
49 Bunun için, ya Rabb, milletler arasında sana şükrederim,
Ve senin ismine terennüm eylerim.
50 Rabb kıralına büyük kurtuluşlar verir,
Ve Mesih’ine, Davud’a ve onun zürriyetine,
Ebediyen inayet eder.
(Devam edecek)
[1] A’raf suresi, 175-176.
[2] Bkz. İdris Peygamberin İki Kitabı, s. 371.
[3] Mecmuatü’l-Ahzab, c. 1, Virdü’l-İşâ, s. 562.
[4] Hud suresi, 37.
[5] Müslim 1827/18, Tirmizi 3589, Nesei 5344, İbni Huzeyme Tevhid 1/159-197, Beyhaki Esma ve Sıfat 2/55-56, Ahmed 2/160-6492, İbni Hibban İhsan 222-223, Hakim 1/64, Albânî Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha 46-50, 3136.
[6] Sözler, Lemeat, Tevhidin iki Bürhan-ı Muazzamı, İhlas Suresi tefsiri.
[7] Bakara suresi, 255.