Ra’d suresi 4. âyet şu şekildedir: “
1. Nükte: Âyetteki “Kıtaun” lafzı, kıtalar manasında olmasıyla kıta kelimesinin çoğul halidir. Kıt’a kelimesi Arapça’da, kat’ (kesme) fiilinden türetilmiş bir isimdir. Bu kök manasıyla kıt’a lafzı, diğer kara parçalarından ilişiği kesilmiş büyük anakara anlamına gelmesiyle gerçek anakara tarifini yapmaktadır. Ayetteki “kıtaun” lafzının çoğulluğu da gösterir ki, dünyada birbiriyle kara yoluyla ilişiği tam manasıyla kesilmiş anakaralar en az 3 tanedir. Çünkü Türkçe dilbilgisinde de olduğu gibi çoğul lafız, en az 3 nesne veya kişiyle alakalı olarak kullanılır. Arapça’da iki şâhide, “şâhideyn” denilirken, 3 şâhide “şâhidûn” veya “şâhidîn” şeklinde çoğullaştırma ekleri kullanılır. Âyetin mucizelik ciheti şudur ki, Coğrafya fenni birbiriyle kara yolu bağı kesilmemiş olan Afrika, Asya ve Avrupa’yı 3 ayrı kıta kabul etmekte olduğu gibi hakikatte tek bir ana kara ve kıt’a olan Amerika’yı da Güney Amerika ve Kuzey Amerika olarak isimlendirip anakara sayısını 7’ye çıkarır. Bu noktada semavi dinler ve Kur’an mucizevi bir tarif ve gerçeğe uygun izahla Asya-Afrika-Asya kıtalarını karayolu bağı olduğu için tek bir kıt’a sayar. Güney ve Kuzey Amerika ayrımını bitirip, “Amerika” çatısı altında tek bir kıt’a olarak ele alır. Avustralya ve Antarktika’yı ayrı birer kıt’a olarak görür. Avustralya’nın yüz ölçümü 7.692.000 km² dir. Bilimin kıta olarak saydığı Avrupa’nın yüz ölçümü ise, 10.000.000 km² dir.
Bir kıt’a, okyanus ve kara unsurlarından meydana geldiği için, kıt’ayı adadan ayıran husus olarak su ve toprak unsurlarının iklim üzerindeki etkilerinin tam manasıyla kendini gösterebilmesini kriter olarak alabiliriz. Bu çerçevede bir adada, su unsuru, sahilden başlayarak kara parçasının iç kısımlarına hatta tamamına hükmedecek nem-hâkim bir iklim etkisi sergiler. Buna mukabil kıt’alar ise, sahil ve sahile yakın iç kesimlerde su ve nem etkisini sergilediği gibi, ana karanın merkezinde kara iklimini ve toprak unsurunun kuraklık etkisini gösteren bir mahiyet sergiler. Bu çerçevede diyebiliriz ki, Avustralya tam manasıyla bir kıt’adır. Antarktika, eğer Büyük Okyanus’un merkezinde bir yerde olsaydı, bu durumda Avustralya’dan daha bariz ve keskin, su ve toprak etkisini iklimi üzerinde sergileyebilirdi. Bu çerçevede Kur’an açısından Atlas Okyanusuyla dört tarafı kuşatılan Grönland, 2.166.000 km² büyüklüğü, 60-90º kuzey paralelleri, 0-80º batı meridyenleri arasında bulunan yapısıyla 36-42º kuzey paralelleri, 26-45º doğu meridyenleri arasında bulunan Türkiye’den daha geniş ve keskin su ve toprak etkisini sergileyebilir yapısıyla bir kıt’a sayılabilecek mahiyettedir. Bu kıt’a ve ada farkıyla 587.041 km² Madagaskar’a baktığımızda tek bir iklimi görünen yapısıyla kıt’a sayılmaması gerekmektedir. Bu bilgiler ve tarifler çerçevesinde semavi dinler dünyayı Asya-Afrika-Asya’dan meydana gelen Eski Dünya Kıtası,[1] Güney ve Kuzey Amerika’nın bileşkesinden oluşan Yeni Dünya Kıtası, Avustralya Kıtası, Antarktika ve Grönland Kıtalarından meydana gelen 5 kıtalı bir yapı olarak görmektedir. Kıt’a lafzının ifade ettiği gerçeğe birebir uygun birbirinden kara bağı kesilmiş kara parçası tanımıyla Kur’an’ın bu ayette kullandığı “kıtaun” (kıt’alar) çoğul lafzının en az 3 ve daha fazla kara bağı kesilmiş büyük kara parçası tanımı coğrafya bilimi açısından bir mucizedir. Çünkü Kur’anın indiği asırda ne Amerika ne Antarktika ne Grönland ne de Avustralya dünyada biliniyordu. Ayrıca Kur’ân’ın bu mucize tespiti halen harikuladeliğini gösterir. Çünkü günümüz coğrafya bilimi bu teknik seviyeye halen ulaşamamıştır.
2. Nükte: Bu nükte, âyetteki “kıtaun” lafzının etimolojisinden çıkan bir hakikattir. Çünkü kıt’a lafzı, kesilmiş manasında olmasıyla şu an kara yolu bağı kesilmiş, birbiriyle ancak deniz yolu ve hava yoluyla irtibatı mümkün olan büyük kara parçalarının bir zamanlar yekpare olduklarına işaret etmektedir. Pasta diliminden bahsedildiğini duyan bir kişinin zihninin hemen pastanın bütün haline intikal etmesi gibi, kıt’a lafzının diğer karalardan ilişiği kesilmiş anakara manasına gelmesiyle Kur’an, anakaraların bir zamanlar yekpare olduğunu bildirmektedir. Kur’anın diğer bir âyeti de bu hakikate işaret eder: “Sen dağları görürsün de, yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır.”[2] Bu âyet dağların zâhiren sabit fakat hakikatte yer değiştiren hareketinden bahsetmektedir. Âyete derinden bakıldığında âyetin dağların hareketinden bahsetmekle aslında dağların bir çivi ve kazık gibi kendisine çakıldığı anakaranın bir bulut gibi hareket halinde olduğuna işaret etmektedir. Bir tahtaya çakılmış bir çivinin, bir bulutun havadaki hareketi gibi hareket edebilmesi ancak tahtanın çakıldığı zeminin hareket ettirilmesine bağlıdır. Bu çerçevede ilgili âyet, şu an kıtaların hareket halinde olduğunu net olarak bildirdiği gibi, bir yandan da yekdiğerlerine yaklaşıp uzaklaşma içinde olduklarını da ifade eder. Dağların ve bağlı oldukları anakaraların bu hareketlilikleri daha öncesi dönemde kıt’aların tek bir anakara olduğuna işaret eder. Çünkü ana karaların yek-pare halden ayrılıp çok-pareli hale gelmeleri, üstlerinde bulundukları levhaların kırılmasına bağlıdır. Bu halleriyle dağlar, üstüne çivi çakılı tahtaların dalgalı su üzerinde hareket halinde olmaları gibi akışkan mahiyette, faal ve reaksiyoner halde, sürekli bir titreşim ve dönüş içinde olan magmanın üstünde yüzen ve ilerleyen çivili tahtalardaki çiviler gibidirler. Alfred Wegener, Kıt’a Kayma Teorisi ile meseleyi izah etmiştir. Kaynaklarda teorisi hakkında şu bilgiler verilmektedir: “Kıta Kayması Teorisi, 1912'de Alman meteorolog Alfred Wegener tarafından ortaya konulmuş olan ve kıtaların hareket halinde olduğunu ve bugünkü durumunu böylece aldığını öne süren bir teoridir. Kıta kayması, kıtaların birbirlerine ve okyanus havzalarına göre girmiş olduğu büyük ölçekli yatay hareketlerdir.” Kıtaların dünyanın oluşum dönemindeki yekpare haline Coğrafya bilimi “Pangea” (Kara parçaları birliği) ismini vermektedir. Kur’an bu ana karaya “madde” veya “arz” adını verir. Kaf suresinde dünyanın yaratılış sürecini adım adım şöyle ifade eder:
﴾6﴿ Üstlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Hiçbir kusuru olmaksızın onu nasıl kurduk, nasıl süsledik.
﴾7﴿ Arzı da (yeryüzünü de) düzledik, üzerine sarsılmaz dağlar yerleştirdik, orada her türden güzel bitkiler yetiştirdik.
İlk âyet dünyanın ateş küre halinden, karalar ve denizler haline dönüşümünde ilk safhanın magmanın yüzeyinin soğuması olduğunu işler. Kur’an bu safhanın gerçekleşebilmesinin, dünyanın ateş küre yapısının gazlardan meydana gelen bir atmosferle çevrelenmesiyle başladığını bildiriyor. Ve bu sürecin tam tahakkuku için atmosferde bir delik olmaması gerektiğini “onda hiçbir delik bırakmadık” manasına gelen “ve mâ lehâ min furûc” cümlesiyle açar. Gazlarla kuşatılan magma, İlâhî kanunlar hükmünce soğumaya ve kabuk bağlamaya başlar. Katılaşma, magma üzerinde kuzey ve güney kutup bölgelerinde başlayıp kuzeyden güneye veya güneyden kuzeye doğru “uzama” şeklinde ilerler. Lavlar katılaşınca taş tabakasının oluştuğunu âyet bildirip bu taş tabakaya “ard” adını verir. Bu taş tabakanın magma üzerinde uzayıp yayıldığını “ve’l-arda medednâha” (arzı yani taş tabakasını uzattık ve magmayı kaplayacak şekilde yaydık ve genişlettik) ifadesiyle bildirir. Kat kat taş tabakalarının oluşum sürecinde levha hareketleri ve volkanik patlamalarla magmatik yapının nefes alması sağlandığı ve toprak küre veya parçalanan kıtalara geminin direkleri manasında dağların çiviler (revâsiye) olarak karanın içine ilka edip yerleştirildiği “ve elka fîha revâsiye” cümlesiyle… sonrasında kayaların parçalanmasıyla taşlar ve sonrasında toprağın oluşturulması ve akabinde topraktan huda-i nâbit şekilde bitkilerin bitirildiği ve bitkilerin eşeyli üreme şeklinde bir boyutla yaratıldığı “ve enbetnâ fiha min külli zevcin behîc” cümlesi ile âyette sırayla anlatılır. Bu âyet bu sıralaması ile yerkürede hayatın biyologların iddia ettiği gibi denizde başlamadığını, bilakis karaya yağan yağmurlarla çamur haline gelen toprak ve bataklık gibi bölgelerde başladığını bildiriyor. Ki,
- Hayvanların otobur ve etobur sınıflara ayrılması ve doğrudan topraktan beslenemeyen yapıları;
- Etoburların diğer etobur ve genelde otoburlarla beslenmesi,
- Otoburların ise bitki çeşitleri olan otlarla veya ağaçların yapraklarıyla beslenmesi;
- Ot ve ağaçların toprak-hava-su-ışığı emerek fotosentezle kendi besinini üreten ototrof yapıları ve toprak ile hayvanlar arasında geçit bölgesi olması gösterir ki, biyoloji, zooloji ve bilim dünyası yanılmakta, semavi vahiyler ve Kur’an bu noktada âyetteki sıralama ile mucizeliğini göstermektedirler.
Bitkilerin bu çerçevede hayvanlardan önce varlık ve hayat âlemine gelişine dair süreç, deniz canlıları arasında da aynen geçerlidir. Deniz hayatının da temeli, deniz bitkileridir. Bu âyette yerin taş tabakası ile kaplanması ve maddenin teşkilinden sonra dağların icadından bahsedilmesi ve sonrasında bitkilerin zuhuruna geçilmesi gösterir ki, dağların yağışlarla temel bir ilişkisi bulunmaktadır. Antrparantez verilen bu izahlardan sonra âyetin ilk ve yekpare anakaranın adını bildirmesi boyutuna döndüğümüzde görüyoruz ki yekpare ilk ana karanın adı “madde” veya “arz” dır. Yunanca’da maddi dünyayı anlatma için kullanılan “physis” kelimesinin aslî manasının toprak olması, Kur’anın ifade ettiği mananın mucizeliğine diğer bir delil teşkil eder.
Âyetteki “kıtaun” lafzındaki tenvin, “tenkir” (belirsizleştirme veya belirsizliği bildirme) boyutuyla, dünyanın kıtalarının yer üstü, yer altı, geçmiş ve gelecek zamana dair sınırlarının bilinmesinin insanlık dünyası açısından daima belirsiz kalacağına işaret etmektedir. Ki hakikaten böyledir. Çünkü anakaraların magmaya kadarki kesit halinin haritasını ve tam şeklini çıkarmak mümkün olmadığı gibi, kıtaların şeklinin sürekli yıpranan ve sınırları değişen hali de bu âyetin belirsizliği vurgulamasına diğer bir delil oluşturmaktadır. Ra’d suresindeki 41. âyet bu hususa dair şöyle der: “Görmüyorlar mı ki, biz toprak küreyi etrafından eksiltip duruyoruz? Ve Allah öyle hükmünü icra eder ki, hükmünü değiştirecek yoktur. O çok hızlı hesap görür.” Bu izahlar göstermektedir ki vahiy, dünyanın zahirini, bâtınını, geçmişini ve geleceğini bilen ve gören bir ilim ve hikmetten gelen hakikatli ve hakkanî bir kelamdır.
3. Nükte: Âyetteki “mütecâvirâtün” lafzından çıkan bir mucizedir. Çünkü âyetteki “kıtaun mütecâvirâtün” ifadesi birbirine komşu kıtalar şeklinde bir sıfat tamlamasıdır. Şehir planlama bilimine göre bir bina ve müesseseyi çevreleyen tarla, bağ ve bahçeler gibi yapılar “mücâvir alan” olarak isimlendirilir. Mesela iki bina yan yana durduğunda sağdaki bina, soldaki binanın sağ komşusu; soldaki bina sağdaki binanın sol komşusudur. Bu komşuluk tek yönlü ve bir yönlü olduğu için “mücâveret” ve “mücâvir bina” lafzı ile ifade edilir. Bu noktada âyetteki mucizelik nüktesi tebarüz etmektedir. Çünkü âyet çift yönlü ve iki taraflı komşuluktan bahsetmektedir. Eski Dünya kıtası olan Asya-Avrupa-Afrika bütün yapısı, Yeni Dünya kıtası olan Kuzey ve Güney Amerika ile hem doğu hem batı cihetiyle komşudur. Amerika kıtasından bir kişi sağ tarafa yolculuk yapsa, Avrupa ve Eski Dünya kıtasına ulaştığı gibi, Amerika kıtasından batı tarafına da gitse yine Avrupa’nın da dahil olduğu Eski Dünya kıtasına ulaşır. Aynı durum Avustralya, Amerika arasında da aynen geçerlidir. Kur’an bu iki taraflı komşuluğu “mütecâvir” lafzı ile ifade ederek muazzam bir coğrafi keşif yapar. Kıtaların bu şekilde karşılıklı ve çift taraflı komşuluğu dünyanın küre ve yuvarlak şekilde olmasına bağlı olduğundan Kur’an, 610-622 yılları arasında nüzul eden Ra’d suresindeki bu âyeti ve âyetteki bu lafzıyla dünyanın yuvarlaklığını da bildirmektedir. Lafzın çoğul şekilde “mütecâvirât” olarak gelmesi de komşu kıtaların çokluğuna delil olmaktadır.
Âyetin lafzındaki diğer bir ince nükte şudur: Mütecâvir lafzı, Arapça’da tefâül veznindendir. Bu vezin, bir şeyin sun’î ve yapay olduğu, sonradan elde edildiği manasına da gelmektedir. Mesela âlim olduğu halde bilmiyordan gelmeye “tecâhül” denilir, bunu yapana ise “mütecâhil” adı verilir. Edebiyattaki tecâhül-ü ârif sanatındaki olduğu gibi… Bu dil inceliği, kıtaların bu çift yönlü komşuluklarının başlangıçta olmadığını, sonradan yekpare kara parçası olan büyük ana karanın kıt’alar şeklinde parçalanarak hareket ettirilmesiyle ortaya çıkan sun’î bir durum olduğunu veya bir sanat ve teknik gösterisi olduğuna da işaret etmektedir. Ki dağların hareketinden bahseden âyette dağların sabit görüntüsü altında magma üzerinde yürütülmesi meselesi hakkında “Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır” denilmesi, meselenin bu mahiyetine delil olmaktadır. Bu çerçevede Kur’an hem “kıt’a” hem “mütecâvir” lafızlarıyla aynı âyette 2 defa kıtaların ilk zamanlar yekpare olduğuna, sonradan bölünerek ayrıldıklarına açıkça işarette bulunmaktadır.
Bu 3 nüktede görüldüğü üzere Kur’anın dünyanın karalar kısmının mevcud durumuna dair verdiği tarif, Coğrafya fenni ve bilim adamlarının verdiği tariften çok çok ileri olduğu gibi, kıtaların tanımı ve sınıflandırılması hususunda da semavi dinler, bilimden çok daha ileri seviyededirler. Kıtaların geçmişi ve üstündeki sürecin ilerleyişi hakkında Kur’anın verdiği bilgiler ve yaptığı işaretler, aklen zaruri ve bilimin teorilerinden çok daha gerçekçi ve tutarlıdırlar.
[1] Bilim dünyası semavi dinlerin gerçek kıt’a tarifine yakınlaşacak mahiyette kimi zaman Asya ve Avrupa’yı birleştirerek “Avrasya” şeklinde tek bir kavramla ifade ederek kendi tanımlamasının yetersiz olduğunu itiraf eder. Hakikat noktasında Asya-Avrupa-Afrika bir bütünün üç cihetini bildirerek şekilde bütün olduklarından dolayı, birçok sâdık rüya insan benliğinin birbirinden ayrı düşünülemeyen, aralarında geçiş olan üç yönünü teşkil eden akıl, kalb ve nefs-i emmare boyutlarını ifade edecek şekilde bu kıtalarla sembolleşir. Avrupa, aklın; Asya, kalbin; Afrika ise, nefs-i emmârenin geniş dünyasına sembol olarak görünmektedir.
[2] Neml suresi, 88.