Cinlerden peygamber geldi mi?

Erdem AKÇA

İlim Işığında İblis, Şeytanlar ve Cinlerle İlgili Âyetler-1

Soru: Neden Müslümanlardan biri namazı terk ettiğinde kâfir olmayıp “fâsık” oluyor da tek bir secde emrini yerine getirmeyen İblis adlı cine Allah “Ve kâne mine’l-kâfirîn[1] (O, kâfirlerden oldu) diyor. Burada bir tenâkuz yok mu? Buradaki sır ve hikmet nedir?

Cevap: Kur’an secdeyi yapmadığı için ona kâfir demiyor, “fâsık” diyor.[2] Küfrünün sebebini ise kibirlenmesi; kovulma sebebini ise, secde emrinin haksız olduğunu iddia etmek manasındaki demagojisi olarak gösteriyor.[3]

Hem o secdede bir sır var. Çünkü normal bir secde statüsünde bir “ibadet secdesi” değil… İşin doğrusu o bir itikad secdesiydi. Çünkü namazda, kul ve Efendi bellidir. Namazda, Efendi’ye kul ve köle secde eder. İblis’in hadisesinde ise, kulun kula secdesi emrediliyor. Tâ ki, Tevhid hakikati tam yerleştirilsin.

Evet tevhid, kuldaki Allah’tan olan yönü Allah’a verme, Allah’tan bilme, Allah’tan görmedir. O güzellikler noktasında kulu, Allah’a ayna ve ilancı olarak algılamaktır. Aksi halde kulda görünen güzellik, kemal, ilim ve kudreti kula ait diye algılamak ve anlamak şirktir. Bir su kanalından ve heykelden akan suyu, kanala ve heykele ait olarak görmek gibi bir cehâlet ve ahmaklıktır.

İblis’in iç dünyasında böyle bozuk bir itikadı olduğunu Allah biliyordu. Bu hadise ile de ona ve meleklere açıp gösterdi. İblis, kibirlendi ve küfre girdi. O secde, bu noktadan itikad ve tevhid secdesidir. Namazdaki secde ise, amel ve teslimiyet secdesidir.

Soru: Kur’an diyor ki, “İblis secde etmedi. Çünkü o cinlerdendi.”[4] Hatta aynı âyet Onun emre itaatsizliğinin sebebinin de cin hilkatinde olmasına dayandığını bildiriyor. Böyle bir cinin melekler arasında ne işi vardı da böyle bir imtihanla muhatap oldu? Hem neden bu vaka gibi yaşanmış ve bir anda bitmiş hadiseleri Kur’an tekrar tekrar ele alıyor, aynı peygamberin hayat mücadelesini farklı bir üslup ve kelimelerle nazara sunuyor?

Cevap: Cinler, aynen insanlar gibi manen yükselip alçalabiliyorlar. Her bir insan gibi her bir cin de ana-babasından doğduğu andan itibaren mükellefiyet çağına kadar cehennemlik değil cennetlik bir haldedir. Sonra yükselip alçalabilirler. Bu yükseliş ve alçalış önce ilim ve imanda, sonra ise hikmet ve islamdadır. Bu iki kapı ise ancak nübüvvet ve risalet rehberliğinde olabilir. Nübüvvetin nuru, risaletin kudsiyet ve nurlu mesajları insan ve cinlerin manevi yükseliş ve düşüşünün anahtarıdır.

Cenâb-ı Hakk insanlardan önce cinleri yarattığın,[5] onları ubudiyetle imtihan ettiğini, bildiriyor.[6] Hilafet, Üstad Bediüzzaman’ın tespit ettiği üzere risalet, İslamiyet, kudsi ve müstakim bir hayat ile Allah’ın Hayy ismine mazhar olmadır. Cinlerin ve insanların bütününün imtihanı bu makamı, bu makamın vazifesi olan tebliği, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkeri yaşamaları ve yapmalarıdır.

En’am sûresi 130. âyet ve öncesi âyetlerden cinlerden ve insanlardan resul geldiği anlaşılıyor. Lafızların zahirinden anlaşılan bu manadan dolayı Üstad Bediüzzaman’ın dikkatli ve âlim bir talebesi olan Refet Barutçu bu âyeti göstererek “Cinlerden peygamber geldi mi?” diye sorar. O soru ve verilen cevap şöyle:

يَامَعْشَرَ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ اَلَمْ يَاْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ

âyet-i celîleleri mûcibince cinlerden de peygamber geldiği bildiriliyorsa da, bu husustaki müşkülün halli için vâki suale üstadımızın verdiği cevaptır.

Aziz kardeşim,

Hakikaten senin bu sualinin çok ehemmiyeti var. Fakat Risale-i Nur'un en ehemmiyetli vazifesi beşeri dalâletten ve küfr-ü mutlaktan kurtarmak olmasından, bu çeşit meselelere sıra gelmiyor, onlardan bahis açmıyor. Selef-i Salihîn dahi çok bahsetmemişler. Çünkü öyle gaybî ve görünmeyen işlerde, su-i istimal düşer. Hem şarlatanlar, hodfuruşluklarını bir vesile yapabilirler. Nasılki şimdi ispritizmacılar ‘cinlerle muhabere’ namıyla şarlatanlık yapıyorlar; dinin zararına âlet ederler diye çokça medar-ı bahis edilmez. Hem Hâtemü'l-Enbiyadan sonra, cinlerde peygamber gelmemiş. Hem Risale-i Nur, bu zamanda bir tâun-u beşerî olan maddiyyunluk fikrini iptal etmek için, cinnî ve ruhanîlerin vücutlarını kat'î hüccetlerle ispat etmeye çalışmış, bu meseleye üçüncü derecede bakmış, tafsilini başkalara bırakmış. Belki inşaallah Risale-i Nur'un bir şakirdi, Sûre-i Rahmân'ı tefsir edip bu meseleyi de halleder.[7]

Âyette, “resul” lafzı geçiyor. Üstad Bediüzzaman, risaletin Rahmaniyetle bağını bir şifre olarak nazara sunuyor. Kur’anın tamamına bakıldığında bir âyet konuyu çerçeveler ve risalet hizmetini yapacak mahlukat sınıflarını sınırlandırır: “Allâhu yestafi mine’l-melâiketi rüsulen ve mine’n-nâsi. İnnallâhe semîun basîr[8] (Allah, meleklerden ve insanlardan resul seçer. Hak bu ki Allah, kullarının resul dua ve taleplerini işitip kabul eden Semî’, onların risalet ihtiyacını gören Basîrdir.) Bu âyet cinlerden resul gelmediğini açıkça bildiriyor. Başka birçok âyet cinlerin insanlardan önce yaratıldığını, onların şuur ve irade sahibi olarak yaratıldığını, erkeklik ve dişilik sahibi olduklarını bildiriyor. Peygamberlik ve peygamberler konusunu şöyle ele alabilir ve işin hakikatini görebiliriz:

Her bir canlı türünün kendi içinden bir kılavuzu var. O canlı türünün yaratılış gayelerinin gerçekleşmesine vesile olan bir lideri var. Onları sevk ve idare edecek bir reisleri var. Bu kılavuz ve rehberlerle Allah canlılar dünyasında düzeni ve bütünlüğü sağlıyor. Bu, Allah’ın bir hâkimiyet kanunudur. Her türde grup bazında da olsa bunu yapıyor. Bu kanun elbette ve elbette cinler âleminde de geçerli olacak, hükmünü gösterecektir. Peygamberler işte o rehber ve liderlerdir.

Hem nasıl ki mide, canlılığın devamını sağlamakla mükelleftir. Hem cismin gelişme ve terbiyesine destekçidir. Midenin varlığından gayeler bunlardır. Her bir cinde bulunan akıl, şuur ve iradenin de varlık gayesi, sahibini hakikate ve Allah’a götürmektir. Bu sayede şuur ve irade sahibi kişi, manevi açıdan gelişip sonsuz hayatı iman ile elde edebilir. Bu cihetten Allah’ın şuur ve irade sahibi olarak yarattığı cinlere resul gelmese de nebi gelmek zorundadır. Akıl, şuur ve iradenin varlığı kadar bu kesindir. Madem cinler, kendilerinden nebi, resul ve ülü’l-azm gelen insanlardan daha evvel yaratılmışlar. O halde cinlerin nebileri kendi cinslerinden olmak zorundadır.

Hem madem cinler yaratılışları gereği sadece yeryüzünde değil diğer gezegenler ve uydularında da yaşayabiliyorlar ve yaşıyorlar. Bu durum evliyaların keşifleriyle sabittir. O halde cinlere gelecek peygamberlerin uzayın her tarafında yaşayabilen kalabalık cin gruplarına bulundukları mekânda gelmesi gerekecektir. Hem madem cinler, Allah’ın azamet ve kudretinin tecellilerini gösteren uzay memleketine yayılan bir hüviyet gösteriyorlar. O halde onlara ders verecek peygamberlerin kâinat ve semalarda Allah’ın izzet, azamet ve kibriyasını ders verecek bir tevhid mütehassısı olmaları zaruridir. Madem farklı mekânlarda yaşamak, dillerin farklılaşmasına yol açıyor. O halde farklı dilleri konuşan cin topluluklarına onların dillerini konuşan peygamberler gelmek zorundadır. Madem cinler de zaman içinde uzayıp giden bir silsile halinde yaşıyorlar. O halde onlara da bulundukları her devirde nübüvvet ve iman hizmeti sunulmak zorundadır. Madem cinler, risalet ve hatta nübüvvet hizmeti konusunda insanların yaratılışından sonra insanlara tabi olmuşlardır. Ve madem Hz. Peygamber (ASM) Kur’anın bildirdiği üzere “Hâtemen nebiyyîn[9]dir (nebilerin sona erdiğini gösteren mühür). O halde cinlerde, Hz. Peygamber’den (ASM) sonra artık nebi gelmediği kesindir. Evet nebiler, ister cinlerden ister insanlardan olsun, mükelleflerin imanlarından sorumludurlar. İlim ve hakikatle, muhataplarının Allah’a ve Âhirete iman etmelerini sağlamaya çalışırlar. Resuller ise, iman ve İslam hizmeti yaparlar. Allah’ın halifeliği ise, takva ve amel-i sâlihin başkalarına tebliği içinde tahakkuk eder. Bu yüzden hilafet, risalet hizmetinin meyvesidir. Cinlerin böyle bir istidadı yoktur. O yüzden de hilafetle mükellef değildirler. Resuller onlara bu açıdan da gelmemiştir, diyebiliriz.

Allah, insanlık dünyasını hilafete mazhar olacak istidad ve imtihanla dünyaya getirdi, yarattı. Hz. Âdem’den (AS) bu zamana kadar kudsiyeti, Allah namına yaşanan bir hayatı, hatta tebliğ vazifesine adanmış hayatı yaşayan dindar insanlar her resulün ümmetinden kesintisiz olarak var olmuştur. Hıristiyanlığın “Ruhbanlık müessesesi” bu risalet hizmeti için, Allah rızası gayeli kurulmuş bir yapıdır. Fakat onların çoğu bunu beceremediler, diye âyet bildiriyor.[10] Bu âyet der ki: “Ruhbanlık bid’attı. Her bid’at gibi o da zararı yararından çok olan işler sınıfına girdi.”

En’am suresinin bildirdiği üzere ve Rahman sûresinin işaret ettiği üzere insanlar ve cinler farklı hilkatleri ile farklı surette imtihana tabi tutlan şuurlu canlılardır. Rahman’ın nimetleriyle muhataptırlar. Fakat hakkı apaçık gösterecek, ilan ve ifade edecek “beyan” vasfı insanoğluna talim edilmiştir. Bu cihetle insanlığın mutlak kudsiyeti bildiren ve Hakk’ı bütün kemalâtıyla ilen eden Kur’an ile şereflendirilmesi de onun hilafete liyakatinin bir işâretidir. İnsanlardan resuller gelmeye başlayınca cinler, insanlara tâbi oldular. Ahkaf sûresi 29 ve Cin sûresi onların Hz. Musa (AS) ve Tevrat’a, Efendimiz (ASM) ve Kur’ana tabi olduklarını ve imanla mükellef bulunduklarını bildiriyor. Nitekim Hz. Peygamber (ASM) özel olarak Nusaybin cinlerine tebliğ yapmıştır.

Yine En’am sûresi 131. âyet resullerin geldiği ümmetlerin azap ve helak ile muhatap olduklarını, cinlerden de helak olanların olduğunu bildiriyor. İblis ise, Hz. Âdem (AS) devrindeki cinlerin manevi reisi, en ileri seviyede olanıydı. Cinler ve insanlar yaratıldıkları anda meleklerden aşağıdırlar; gelişirlerse melekiyet vasfı olan marifetullah, muhabbetullah gibi özellikler onlarda belirir. Kur’andaki kıssanın tamamından anlaşılan şu ki, İblis belirli bir marifetullah seviyesine yükselmiş ve bu mârifetullah ile hayalî de olsa Allah sevgisi olan bir cindi. Bu vasıflarıyla melekleşmeye başlamıştı ve onların içinde yer alıyordu. Fakat hilkati hayır ve şerre açıktı. Onda, nefs ve enâniyet yönleri vardı. Meleklerde nefis ve enâniyet yoktur. Onlarda kudsiyet ve nuraniyet var. Meleklerde şerre ve isyana, ifrat ve tefrite varacak yönler yoktur. O yüzden melekler, hakka teslim oldular; secdeye istihkakını gösteren Hz. Âdem’e (AS) secde ettiler. Fakat İblis etmedi. Çünkü nefsi ve benliği buna engel oldu. Özellikle “Ben” dedi.

Allah onu sıddıkıyet ve sadakat imtihanına tabi tuttu. “İlimde, her bilenden daha ötede bir bilen olduğu hakikati” ni kabullenip Hz. Âdem’in (AS) haklı galibiyetini hazmedemedi. Sıddık olacak yerde zındık oldu. Hem “Sevme” iddasındaydı. Oysa muhabbet ve aşkın kemal noktası, “sadakat” tir. Hem aşkın kemali, iradesini sevdiğinde eritmektir. “Emrin benim ruhum; arzun benim arzum” deyip sorgusuz-sualsiz emri yerine getirmektir. İblis bu imtihanı da kaybetti. Emri yerine getirmeyip “fâsık” oldu. Kur’anın bildirdiği üzere bir kulun kalbinde sevgi sıralaması “Allah-Resûl-Cihad ve diğerleri” şeklindedir. Bu sıralamayı bozan kişi fâsıktır. Allah’ın can yakıcı işleriyle muhatap olmaya da açıktır.[11] Sevenin, sevdiğinin yanında daha sevimli ve sevgili olanı sevmesi, onu örnek alması gerçek sevmenin alametidir.

İblis’in yaşadığı imtihanın bir benzerini Cahiliye devri Haniflerinden olan, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den kalan saf tevhid inancını taşıyan Ümeyye bin Ebi’s-Salt’ın başına geldi. O, karanlık devrin iman edenlerindendi. “Yakında bir peygamber gelecek” diye duymuştu. Allah’ı anlatan şiirler yazıp söylüyordu. Ne zamanki sevdiği Allah onu değil de yetim-i Ebu Tâlib olan Hz. Muhammed’i (ASM) peygamber seçti; o vakit mum ışığı gibi olan imanı uçup gitti. Kur’ana tabi olmadı. O makam-ı Âdem’deki Hz. Muhammed’de (ASM) yansıyan Ulûhiyet nuruna secde etmedi ve kaybetti. Çünkü o, gelecek peygamberin kendisi olacağına inanmıştı… Onun Cahiliye devrinde yazdığı bazı şiirlerini Hz. Peygamber’e (ASM) okudular. O (ASM) acı bir tebessümle şöyle der: “Şiirleri iman etti ama kendisi…[12]

Cinlerin en büyük sıkıntısı, nefislerini aşamamalarıdır. Onlar İblis gibi ilim ve iman hizmeti yapacak seviyeye gelebiliyorlar. Fakat nefis tezkiyesi, kalp tahareti, kudsiyet kesbetme, Allah rızası için sevme ve kızma fiillerine, helal-haram ayrımı yapan keskin ve ince bir takvayı yaşayıp diğer cinleri buna davet etmeye, ifrat-tefritten uzak bir hayatı yaşamaya gelince zorlanıyorlar. Zorlandıkları için de defalarca onlara insanlardan resul gelmesine rağmen onlardan risalet hizmeti yapacak kudsi mürşidler, kâmil üstadlar zuhur etmedi. Bu kudsiyet bayrağını insanoğlunun omzuna rahmet-i İlâhiye yerleştirdi. İnsanlık da bu vazifeyi kıyamete kadar devam ettirecek. Kur’anın gelmesiyle bu vazife ümmet-i Muhammediye’nin (ASM) başına ve sırtına yüklendi. Bir hadis-i şerif kıyamete kadar bu kudsi vazifeyi yapacak bir taifenin bu ümmette olacağını bildiriyor.[13]

En’am suresi 128. âyetin bildirdiği üzere cinler, hilafet vazifesinin insanlara devrinden dolayı hased, kin ve öfke ile insanlarla çok uğraşıp çoğunluğunun sapmasına sebep oldular. Bu saptırma işini imansız, Allah’a küsmüş, Onun rahmetinden kopmakla kâfir olmuş, Allah’a karşı bir sevenin düşman haline gelmesinin tavrını sergileyen İblis ve evlatları yaptığını Kur’an ilan etmektedir.

İnsanların ve cinlerin kemal hali rüşde ermekle, kudsi bir hayatı yaşamak, selâmet-i İlâhiyeyi şahsî ve sosyal hayatlarında sergilemektedir. O vakit Allah’ın Kuddûs ve Selâm bir Melik olduğu görünür. Allah böylelerine ödül olarak da, İslamiyetlerine ücret manasında, “Dârü’s-Selâm” isimli cenneti vereceğiz diye vaad ediyor.[14]

Evet, Allah’a hilafet, sırat-ı müstakimi yaşamak, bütün mükellef olan cin ve insanların buna mazhar olması için kavlen ve fiilen çabalamaktır. Sırat-ı müstakim ise, akıl noktasında “hikmet” e, his noktasında “cesâret” ve “meveddet” e (ki, hikmete dayanan sevgidir) ve fiziksel yön itibariyle “iffet” e dayanan mukaddes bir hayat ve ahlaktır. Ayrıca tam manasıyla hakka uygun olarak hayırlı bir kul olmaktır. En’am sûresi 126. âyet der ki: “Bu, Rabbinin sırat-ı müstakimidir.” Hem bir önceki âyet der ki: “Bu müstakim yolla kudsiyet kazanmayanın üstüne Allah, ‘rics’ yağdırır.Rics, murdarlık, leşlik demektir. Tevbe sûresi 95. âyet ricsi, münâfıkların sıfatı olarak gösterir.

Kur’anın konu örgüsü açık olarak diyor ki: “Münâfıklar, İslam düşmanıdırlar. Onlar risalet ve kudsiyetin düşmanı birer leştirler; nefislerinin esiridirler. Onlar Allah’ın çizdiği bir hayatı değil kendi keyiflerine göre bir hayatı yaşamak isteyen, dili mümin kalbi kâfir kişilerdir. Müşrikler ise, iman düşmanıdırlar. Onlar nübüvvetin ve nurun düşmanıdırlar; ene’nin esiri ve kuludurlar. Onlar da Allah’ın bildirdiği bir şekilde değil, kendi felsefeleriyle her şeyi okuma, inceleme ve yorumlama yolundadırlar.

Mekke devri, nübüvvet ve iman hizmeti ile müşriklere karşı cihad ile geçti; hep Tevhid işlendi. Medine devri ise, iç düşman münafıklara karşı risalet ve islam hizmeti ile, cihadla; dış düşmanlara karşı cihad ve kıtalle; fakat hem iman hem islam hizmeti ile geçti. Münâfıklar, teslimiyete davet edildi.

İblis kıssası, Ümeyye bin Ebi’s-Salt gibi, Hz. Musa (AS) devri adamı olan[15] Bel’am bin Baura gibi birçok canlı şahidi olan tarihte tekerrür eden, dinin hakikisi ile sahtesinin ayrıştırıcı unsurunu gösteren bir vakadır. İblis kıssası, külli ve her asırda tahakkuk eden mananın ilk ve en çarpıcı olanıdır, prototipi ve sembolüdür. Çünkü diğer yaşanan nümuneler hem onun kadar geniş ve çaplı netice vermediler, hem ilk nümune değillerdi.

İblis’in secdeden kaçınması halen, cinlere tabi olan, cinleşen ve ifritleşen bazı habis ruhlu insanların Allah’ın kudsiyetine ayna olan mürşidlere kafa tutmalarında tekerrür ediyor. Böyle ifrit ve habis ruhlar mürşidlere çamur atıyorlar. Hilafet ilimle değil hikmetle olduğunu, hikmetin kişide mutlak şükür, mutlak meveddet ve mutlak bir istihsanı[16] netice vererek mutlak bir selameti kul ile Allah arasında tesis ettiğini bilemeyen, göremeyen, anlayamayan bazı câhil ve gâfil körler öğrendikleri bir-iki yarım mesele ile Allah’ın irade ettiğini ruhuna ruh yapmış, Onun hayırlı gördüğünü hayatına hayat etmiş, Onun maksadlarını kendisine varlık gayesi yapmış kudsi mürşidlere dil uzatıyorlar. Öyle ki tenkidleri, her şeyi olumsuz olarak yorumlamaları, bölücülük ve ayrımcılık yapmaları, su-i zan ve iftira etmeleri, hiddet ve şiddetle gaddarâne bir üslup kullanmaları aslında orada konuşanın, hilkati ünsiyet hakikatine dayanan bir insan olmadığını, bilakis bir İblis ve şeytan olduğunu alenen gösteriyor.

O secde hadisesi, makam-ı Âdemiyette (AS) şahsiyet-i İlâhiyeye ayna herbir mürşidin huzurunda mürid olup olmama imtihanını yaşayan bütün medrese ehli ilim adamlarında da külli olarak görünüyor. Secde eden makbul oluyor; etmeyen İblis kalıp merdud oluyor.

Kur’anın her bir kıssası böyle külli, her asırda devamlı surette yaşanan, hatta her insanın ömründe defalarca yaşadığı manaları bildirir. Eğer kalp gözü açıksa kendini o kıssayı yaşarken görür. Zâten te’vil denilen rüya ve maneviyat ilmi, bu görünen işlerin ilk aslı ve numunesine yani prototip olan ilk vakaya yani evvele meseleyi irca ederek onun anlaşılmasına çalışmak demektir. Buna bir misal olarak Kur’an der ki: “Hz. Yunus’un yaşadığı benzeri hadiseleri müminler de manen yaşarlar. Onları da aynen Yunus gibi kurtarıyoruz.[17]

[1] Bakara sûresi, 34.

[2] Kehf sûresi, 50.

[3] Sad sûresi, 74-77.

[4] Kehf sûresi, 50.

[5] Hicr sûresi, 27.

[6] Zâriyât sûresi, 56.

[7] Şualar, 13. Şua

[8] Hacc sûresi, 75.

[9] Ahzab sûresi, 40.

[10] Hadid sûresi, 27… Bu sistem o kadar risalet temelliydi ki, bu hizmeti görenlerin yazışmaları Kitab-ı Mukaddes’te “ Resullerin İşleri” olarak ayrı bir bölümde sunulur. Hem Kur’an, İseviliğin temelindeki bu kudsiyeti ve Ruhu’l-Kudüs ile desteklenmeyi Hz. İsa’nın şahsında defalarca vurgular ve Antakya’ya tebliğe giden 3 Havariyi “ Resûl” olarak ifade eder. Bakınız Yâsîn sûresi…

[11] Tevbe sûresi, 24.

[12] Abdülkâdir el-Bağdâdî, I, 249.

[13] Müslim, İmâre, 53/171.

[14] En’am sûresi, 127.

[15] Hatta Hz. Ali (KV) ve Hâricîlerin, Ehl-i Sünnet ile Vehhâbilerin fikir savaşları da bu manadadır. Hz. Peygamber (ASM) bir hadis-i şerifinde der ki: “Yâ Ali! Ben Kur’anın indirilişi için harb ettim. Sen ise te’vli ve sağlıklı anlaşılması için savaşacaksın.” (Sahih-i İbn-i Hibban) Hem yine der: “Kur’anı çok okuyup gırtlağından aşağı inmeyenler, yani münâfıklar gelecek. okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar.” (Sahih-i Buhari)

[16] Hz. Hızır (AS), kendisini irşad etmesini isteyen Hz. Musa’ya (AS) hikmet dersi veriyor. İlim, Allah’ın iradesini çözdürmez. Hikmet, Allah’ın muradını bildirir, keşfettirir. Hz. Hızır (AS), her hadisenin perde arkasında iradeye dayandığını bildirerek der ki: “Gemiyi delmeyi ben irâde ettim… Haşin çocuğun ölümünü biz irâde ettik… Yetim çocukların duvarının örülmesini Rabbin irâde etti ve ben yaptım.” (Kehf sûresi, 79-82) Sonra hikmetlerini anlatınca, Hz. Musa (AS) ve gazabı teskin olur. İşte irşad, hikmetle olur; kişiyi Allah’ın iradesine boyun eğdirir ve teslim alır. İslam eder.

[17] Enbiya sûresi, 88.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.