Zerrelerin sesi hakikatin yankısı

Elif GÜNEŞTEKİN

Bugün medresede, arkamdaki camda yankılanan yağmur damlalarının latif sesi ile gök gürültüsünün heybetli nidası birbirine karıştı. Gök gürültüsünün şiddeti, o incecik yağmur sesini işitmeme engel oluyordu. Düşündürüldü; ”Neden latif sesler bu kadar ince ve hassas yaratılmıştır?” Bu hakikati Nur’ların penceresinden bakarak keşfetmek ve o büyük vazifeyi anlamak lazım.

“Sâni'-i Zülcelal, semavatın ecramına o kadar hikmetler, manalar takmış ki; güya celal ve cemalini ifade etmek için semavatı; güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle söylettirdiği gibi, cevv-i semada dahi olan mevcudata öyle hikmetler ve manalar ve maksadlar takmış ki; güya o cevv-i semayı berkler, şimşekler, ra'dlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor. Ve kemal-i hikmet ve cemal-i rahmetini ders veriyor.” (Sözler 668.sh - Risale-i Nur)

​ Bu mehazla Celal ve Cemal nokta i nazarla;

Gök gürültüsü Cenab-ı Hakk’ın Celal (azamet ve haşmet) sıfatını ilan ederken; yağmurun o ince, latif sesi Cemal (şefkat ve zarafet) sıfatını fısıldar. Gök gürültüsünün yağmuru bastırması, aslında "Kudret"in büyüklüğünü gösterir; ama o gürültü içinden yağmurun sesini duymaya çalışmak, insanın o muazzam sanat içinde en küçük "zerre"deki rahmeti bulma çabasıdır.

Eğer yağmurun sesi de gök gürültüsü kadar baskın ve kaba olsaydı, o "latif sistem" ruhumuza nüfuz edemezdi. Nur'larda istifademiz itibariyle harfler ve zerreler, mana-yı harfi ile bakıldığında birer "işaretçi". Ses ne kadar ince ve latifse, arkasındaki manayı o kadar saf ulaştırır. Kaba ve şiddetli sesler bedeni sarsar, ama ince sesler doğrudan kalbi ve ruhu yoklar.

Zerrelerin o büyük vazifesinde her biri birer mektup gibidir. Gök gürültüsü o mektubun "mührü" ise, yağmur damlası o mektubun "satırı" olarak tefekkür edilebilir. Gök gürültüsü uyarıcılığı ile, dikkati oraya çeker; yağmurun latif sesi ise sana bir şeyler anlatmaya başlar. Baskın olanın (gök gürültüsü) vazifesi uyandırmak, latif olanın (yağmur) vazifesi ise teselli ve terbiye etmek.

Kesif maddeler ışığı ve sesi hapsederken; "latif" olanlar (hava, esir, ışık) her yere nüfuz eder. Yağmur sesinin inceliği, onun senin "içsel alemindeki" en ince damarlara kadar girebilmesi içindir. Gök gürültüsü kulakta kalır, ama o "latif" yağmur tınısı ruhun derinliklerine iner.

​Fen, sesin bir ortamdaki moleküllerin birbirine çarpmasıyla yayılan kinetik bir enerji olduğunu söyler. Ancak bu “çarpışma” tesadüfi bir gürültü değil, hassas bir ayardır. İnsan kulağı 20 ile 20.000 hz arasındaki frekansları duyabilir.

​Bu cihetle Neden her sesi duymuyoruz? Eğer kâinattaki tüm atomların, dönen gezegenlerin ve büyüyen çimenlerin sesini duysaydık, bu “kesif” gürültü ruhumuzu boğardı. Sesin “latif bir sistemin anahtarı” olması, ilahi bir filtreyle süzülüp gelmesindendir. Biz sadece ruhumuza “mana” taşıyacak olanı işitiyoruz.

​Fen diliyle gök gürültüsü; şimşek hattı boyunca ısınan havanın, ses hızından daha hızlı genleşerek oluşturduğu bir şok dalgası olarak tarif edilir. Yağmur ise yoğunlaşan su buharının yerçekimiyle süzülmesi ile kendini gösterir.

​Şimşek çaktığında havada muazzam bir enerji açığa çıkar ve azot ile oksijen birleşerek bitkiler için doğal gübre olan nitratları oluşturur. Zihnimizde bu olayları birleştirerek elde edebileceğimiz marifet lerden biri de Haşmetli “gök gürültüsünü aslında toprağın rızkını hazırlayan bir mutfak gürültüsü diye temsillerle benzetebilmek. Kavramları içselleştirmek; temsiller yoluyla daha rahat daha sağlam yerleşmesini sebebiyet verir.

​Mesela Asâ-yı Musa’nın Meyve Risalesinin Altıncı Meselesinde bu temsil yolu ile aklı ve kalbi ikna eder. Kâinatın bir eczane ve bir iaşe ambarı olduğu anlatılır. Fen, azotun toprağa inişini anlatır; Nur ise o azotun arkasındaki “Rezzak” isminin şefkatli elini gösterir. Diyebiliriz ki zahirde bu Gürültü mana boyutunda latif bir rızkın müjdecisidir.

​Işık (fotonlar), saniyede 300.000 km hızla hareket ederken, ses çok daha yavaş kalır. Medresedeki o tecrübede şimşeğin önce görülmesi, sonra sesin duyulması fiziksel süreçlerdir.

Işık, eşyanın vücudunu gösterir; ses ise eşyanın “vazifesini” anlatır. Önce ışıkla o “zerre ordusunu” (yağmur damlalarını) görürüz, sonra sesle onların tesbihatı nı dinleriz. Şimşek, zihindeki tesadüf karanlığını bir “farkındalık” patlamasıyla yok eder. Bu, “Nurun madde üzerindeki mutlak galibiyetidir.”

​Biyoloji ve Kimya açısından her bir yağmur damlası, içinde milyonlarca molekül barındıran kompleks bir yapıdır. Her hidrojen ve oksijen atomu, belirli bir düzenle (H₂O) birleşir.

​Bir damla suyun oluşması için kâinat çapında bir fabrikanın çalışması gerekir. Fen, atomların bağ kurmasını anlatır; Nur ise bu zerrelerin birer “memur” gibi, hiç şaşırmadan, bir saniye bile tatil yapmadan çalıştığını ifade eder. Sesleri bu yüzden “latiftir”; çünkü büyük bir intizamın, huzurlu bir neferidirler.

​Fen gözüyle baktığımızda kâinat muazzam bir makinedir. Asâ-yı Musa ile baktığımızda o makine, her çarkı birer harf olan bir Kitab-ı Samedaniye dönüşür.

“Bu kâinatı öyle bir mücessem kitab-ı Samedanî ki, her sahifesi bir kitab kadar ve her satırı bir sahife kadar manaları ifade eder.” (Asâ-yı Mûsa 56.sh – Risale-i Nur)

​Ses, kulağımıza gelen frekans olmakla beraber ruhumuza dokunan bir hitaptır.

​Işık, sadece bir elektromanyetik dalga değil; kâinatın sırlarını açan bir nur-u tevhid dir.

Netice itibarıyla, medresenin penceresinde şahit olduğumuz o muazzam senfoni; tesadüfi bir gürültü değil, Sâni’-i Zülcelal’in kâinat kitabını bizlere ders vermesidir. Güneşler ve yıldızlarla göklerin derinliğini söyleten Zat; berkler, ra’dlar ve katreler kelimeleriyle de cevv-i semayı konuşturmaktadır. Ses bu yüzden latif bir sistemin anahtarıdır; çünkü o anahtar çevrildiğinde duyulan şey madde değil, Kemal-i Hikmet ve Cemal-i Rahmetin tecellileridir.”

Şimşek ise kâinatın üzerine çekilmiş olan “âdetullah” perdesini bir anlığına açan ilahi bir parıltıdır. O parlayış anında, karanlıkta saklı duran zerratın tesadüfi bir yığın değil, birer vazifeli mektup olduğu hakikati tecelli eder; varlık bir anlığına asıl mahiyetiyle görünür olur.

​Ses ise, o anlık tecellinin zaman ve mekân boyutuna yayılarak içsel dünyamızda devam eden ebedî yankısıdır. Işıkla kalbe dolan o farkındalık, sesin o latif anahtarı çevirmesiyle ruhun derinliklerine yerleşir. Böylece şimşek hakikati gösterir, ses ise o hakikati ruhun hücrelerine nakşeden bir zikir arkadaşına dönüşür.

​Neticede insan, kulağına çarpan ra’dlar ve gözüne vuran berkler vasıtasıyla, madde karanlığından sıyrılıp Kemal-i Hikmet ve Cemal-i Rahmetin sönmez tecellilerine muhatap olur.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.