Zerrelerden Semaya Lasiyyemaların Işığında İki Mühür

Elif GÜNEŞTEKİN

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Mesnevî-i Nuriye adlı eserinde, Lasiyyemalar pencerelerinden istifade ederek bir tefekkür yolculuğuna çıkıyoruz. Bu yazıda maksadımız mevcudatın tesadüfi birer oluşum değil, İlâhî birer mühendislik eseri olduğunu ve Kadîr-i Mutlak’ın bu hüsn-ü hilkatlerin Mâliki olduğunu görmek; O'nu BÂNİ ve SÂNİ’ isimleriyle müşahade etmektir.

Bu kudret mührünü zihne yakınlaştırmak adına, biri zeminde diğeri semada bina edilen iki canlı temsilini numune olarak ele alacağız. Biri yeryüzünün kimya ve geometri ustası olan örümcek, diğeri Gökyüzünün bir uçak mühendisliği ile donatılmış kartalı...

Bu iki İlâhî eseri Bâni ve Sâni isimlerinin tecellisiyle okumaya geçmeden önce; mühendisliğin sadece bitmiş binada değil, daha şantiye kurulmadan önceki hammadde ve kurgu aşamasındaki tecellisine bakmak icap eder.

Hakikatın ifadesiyle;

"Ve keza pek çok sanat hârikalarına ve nakış ve ziynetlerin garaibine müştemil olan bir binanın bâni ve sâni'siz vücudu mümkün olmadığı gibi, bu âlemin vücudu da Sâni'in vücuduna tabidir..." (Risale-i Nur-Mesnevi-i Nuriye)

Bir sarayın ihtişamını anlamak için sadece yükselen sütunlarına bakmak yetmez. O sütunların harcında neyin gizlendiğine, malzemenin daha ilk anda nasıl elendiğine ve inşaatın henüz kimse yokken nasıl başladığına bakmak gerekir. Bâni ismi, sadece bitmiş bir eserin üzerinde değil; o eserin ilk tuğlası konmadan önceki planlama ve hammadde hazırlığında tecelli eder.

Biri yeryüzünün görünmez kimya laboratuvarı, diğeri gökyüzünün azametli hâkimi... Örümcek ve kartal. Biri zeminde ağını örer, biri semada süzülür. Hikâyeleri kanat çırptıkları ya da iplik saldıkları an değil; dış dünyayla tüm bağların kesildiği, birer kapalı şantiyede başlar.

Bir kartal yavrusunun yumurtadaki yolculuğunu düşünün. Dışarıdan bakıldığında cansız bir kabuktan ibarettir. İçeriye ne bir yemek borusu uzanır ne de bir besleme hortumu... Fakat o kapalı kutunun içine, ihtiyaç duyacağı her malzeme gramı gramına yerleştirilmiştir.

Anne kartalın vücudunda özel olarak hazırlanan proteinler ve yağlar, yumurta sarısında biriktirilir. Ağzı, midesi, kan damarları henüz oluşmamış o tek bir hücre; günün birinde gök de süzülecek kasları ve organları inşa edilmesi için gerekli tüm tuğlaları bu sarının içinde hazır bulunur.

Bir binanın en kritik unsuru taşıyıcı iskeletidir. Kartal yavrusu büyüdükçe, Bâni olan Hâlık-ı Vâhid ona verdiği fıtri bir sevk ile yavru, kendi yumurtasının kireçli kabuğundaki kalsiyumu emmeye başlar. Kendi muhafazasını emerek kemikleri inşa edilir. Böylece hem içeride güçlü bir iskelet yükselir, hem de dışarıdaki kabuk incelerek vakti geldiğinde kırılacak kıvama gelir.

Bu hakikatı Lasiyyemalardan istifade edebiliriz.

“Arkadaş! Her bir şey için iki suret ve şekil vardır:

Biri: Maddiyedir ki âdeta bir gömlek gibi her şeyin vücuduna göre kaderin takdiriyle biçilmiş şu görünen suretlerdir.” (Mesnevi-i Nuriye)

Mesela

Kartal yavrusunun kemikleşen iskeleti işte bu birinci suretidir.

Kaderin kalıbına göre kudretin dokuduğu gömlek.

“Diğeri: Makuledir ki bir şeyin yaşadığı bir ömürde mürur-u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî suretlerin içtimaından tasavvur edilen bir suret-i vehmiyedir. Bir ateşin süratle tedvirinden hasıl olan daire-i vehmiye gibi her şeyin tarih-i hayatını bildiren ve kadere medar olan ve mukadderat-ı eşya denilen şu ikinci suret, makuledir.

Suret-i maddiye itibarıyla her şeyin bir nihayeti, bir gayesi olduğu gibi suret-i maneviye itibarıyla da bir nihayeti ve gizli bazı hikmetler için bir gayesi de vardır. Binaenaleyh her şeyin suret-i maddiyesinde kudret-i Rabbanî ustadır, kader mühendistir. Suret-i maneviyesinde ise kader mistardır, yani teşekkülatın çizgilerini çizer; kudret masdardır, yani o çizgiler üstünde yapılan teşekkülat, kudretten sudûr eder. “ (Mesnevi-i Nuriye)

Suret-i maddiyede kudret usta, kader ise mühendistir. Yani kartal yavrusunun kemikleşen iskeleti düşünüldüğünde: hangi kemiğin nerede ne uzunlukta hangi açıyla duracağını belirleyen ölçü kanadın hangi noktada eklemleneceği, gövdenin hangi oranda şekilleneceği kaderin çizdiği mühendislik planıdır. Fakat o planı kalsiyumdan gerçek bir kemiğe, gerçek bir dokuya dönüştüren, malzemeyi işleyip inşa eden kudrettir; kaderin çizdiği ölçüde çalışan bir ustadır. Mühendis çizer, usta inşa eder, ikisi de aynı eserde, ayrı vazifelerle tecelli eder.

Suret-i maneviyede ise taksim değişir: kader artık mistar, kudret ise masdardır. Mistar, yazının üzerine döşendiği çizgili cetveldir. Harfin nereye ineceğini, satırın nasıl seyredeceğini belirler ama harfi bizzat yazan o değildir. Örümceğin ağını ele alalım: ağın hangi sırayla örüleceği, ipliğin hangi anda hangi açıyla salınacağı, yumurtanın hangi vakitte çatlayacağı ... İşte bu zamansal, akışsal seyir kaderin mistarıdır, görünmeyen çizgisidir.

O çizgi üzerinde fiilen var olan, ipliği protein çözeltisinden gerçek bir polimere çeviren, yumurtayı fiilen çatlatan tasarruf ise kudretten sudûr eder; kudret buradaki masdardır, yani her fiilin bizzat kaynağıdır.

Maddî surette kader tasarımı, kudret yapımı üstlenir; manevî surette ise kader zamanı ve sırayı, kudret vukuu ve icrayı üstlenir. Kartal yavrusu bir kemik mühendisliği ile bir zaman çizelgesine birden tabidir; örümcek yavrusu da hem bir ağ mühendisliğine hem bir örülüş sırasına. Ve her iki düzlemde de fâil tektir sadece isimler ve vazifeler ayrı tecelli eder.

Böylece Yumurtadan çıkışa kadar geçen bu süreç iki hakikatın iç içe işleyişidir.

Kader yumurtanın içindeki zamanlamayı ve sırayı çizerken, Kudret o çizgiler üzerinde ete kemiğe bürünen inşayı gerçekleştirir.

Yumurta akı hem yavruya kalkan hem de su deposu olur. Kabuktaki binlerce mikro-gözenek ise, içeriye tam ihtiyaç duyulan oranda oksijen alıp karbondioksiti dışarı atan bir havalandırma bacası olarak tayin edilmiştir.

Yeryüzünün mikro mimarı olan örümcekte de süreç farklı değildir. Anne örümcek, yumurtalarını sıradan bir yere bırakmaz. Kendi bünyesinden salgıladığı farklı iplik türleriyle, su geçirmeyen, ısıyı sabit tutan ve zararlılardan koruyan hususi bir yumurta kesesi inşa ettirilir. Yerin ve göğün mevcudları, daha doğmadan Bâni isminin dokuduğu korunaklı beşiklerde şekillenir.

Yumurtasından çıkan minik örümcek, hiçbir mimarlık veya kimya fakültesinde eğitim almadan Cenab-ı Hakkın ilim ve kudretinin tecellisi ile emri alır ve uygular.

O, sadece bir ağ örmez; önce ağın malzemesini kendi içindeki tesiste bina eder. Vücudundan sıvı olarak çıkan protein çözeltisi, dışarıdaki havayla temas ettiği milisaniye içinde moleküler düzeyde dizilerek çelikten kat kat sağlam, esnek bir polimere dönüşür.

Ardından gelen statik hesap ise hayranlık uyandırıcıdır. Rüzgârın yükünü dağıtan açısal merkezler, avın çarpma enerjisini emen esnek mukavemet hatları... Hâlıkımızın Bâni ismi, gözle zor görülen bu canlıda tecelli ederek, maddeden nasıl bir mimari çıkarılabileceğini gösterir.

Bina inşa etmek için ilkin mühendis ile iletişime geçilir sonra mimarıyla sonrasında da ustasıyla.

Yumurtanın içinde ise ne bir toplantı ne bir çizim masası ne de bir inşaat ekibi.

Ancak Emir ve itaat vardır.

Oysa İnsan, kendi hayatında çok daha küçük bir inşaatında bile bu üç makamı ayrı ayrı aramaya mecbur kalır. Bir ev yaptırırken mühendisten hesap, mimardan çizim, ustadan işçilik bekleriz; hangisi eksik kalsa bina ya çöker ya çirkinleşir. Üstelik biz bu üç makamı kendi irademizle bir araya getirdiğimiz hâlde bile, sonucu garanti edemeyiz. Proje gecikir, malzeme yanlış gelir, usta hata yapar.

Halbuki kendi bedenimiz, o yumurta gibi, bizden habersiz kurulmuş bir şantiyeydi. Anne rahminde kaç hafta hangi organın hangi sırayla inşa edileceğine biz karar vermedik; kalbimizin ilk kaç kere atacağına, kemiklerimizin hangi oranda kalsiyum tutacağına dair ne bir toplantıya çağrıldık ne de bir onay istendi. O hâlde şunu sormak gerekir: doğduğumuz günden bugüne, bizi bu kadar kusursuz bir mühendislikle inşa eden irade, şimdi rızkımızı, ecelimizi, yarınımızı plansız mı bırakacak?

İnsanın istikbale karşı telaşı kader ve kudretin programına itikadı ya olmaması ya da zayıf olmasından kaynaklanır.

İtikadı arttırmak için tefekkür ile farketmeyi sağlamak lazım gelir. Meselemizdeki Yumurta da olan yavru, geleceğini çabasıyla güvence altına almaya kalkışamaz; kendisine takdir edilen fıtrî sevki takip eder, kalsiyumu emer, oksijeni alır, vakti gelince kabuğu kırar. İnsan ise, aklı ve iradesi kendisine bir kontrol yanılsaması verdiği için, çoğu zaman kendi hayatının Bâni’sini ve Sâni’sini unutup, sanki her şeyin mühendisi, mimarı ve ustası kendisiymiş gibi bir yük altına girer. Oysa tevekkül, çabayı terk etmek değil; çabanın arkasındaki asıl Fâil’i unutmamaktır. Nasıl ki yumurtadaki yavrunun kendi payına düşen gayreti olan kabuğu kırma çabasını gösterip, o gayretin arkasındaki inşayı Bâni’ye bırakması gibi.

Zerreden semaya, topraktaki bir yumurta kesesinden gökteki bir yuvaya uzanan bu çizgide okuduğumuz şey aslında tek bir hakikattir: hiçbir varlık kendi kendini inşa etmemiştir, hiçbir kabuk kendi kendine dokunmamıştır.

Evet insanda, anne rahminde, kendi bilgisi ve iradesi olmaksızın böyle görünmeyen bir tedbirle inşa edilmiştir ve bugün hâlâ, göremediği bir kaderin çizgisi üzerinde, bir kudretin himayesinde yol almaktadır. Fark, sadece şudur: kartal ve örümcek lisan-ı hal ile bilmeden yaşar; insan ise akıl, şuurla donatılmış bir mükerrem varlık olarak bunu ilim, teemmül ve marifetle okumak ve idrak etmek için bu âleme gönderilmiştir.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.