'Yirmi İkinci Söz den Hayata Nazar'

Elif GÜNEŞTEKİN

Bismillah

Hareket takip edildiğinde bir yol haritası verir muhatabına. Bizler uzun bir yolculuğun takipçileri olarak görünmeyen haritamızın görünürlüğünü işleyerek hayatın, maddenin ve vücudun düğüm noktasına doğru bir keşfe çıkıyoruz.

Bu defaki keşif harekâtımız Risale-i Nur’un Yirmi İkinci Söz’ün İkinci Makamının nurlu ufkuna doğru..

​Kâinata baktığımızda gördüklerimiz; akan nehirler, titreşen atomlar ve muazzam bir nizamdır. Hayat, bu akışın içinde durup bütünü seyredebileceğimiz en berrak ayna gibidir.

Risale-i Nur’dan nokta-i mihrakiye;

“Zira her biri birer mu’cize-i kudret olan zîhayatlar, her biri o Şems-i Ezelî’nin şuaları hükmünde olan esmasının nokta-i mihrakıyesi suretindedir.” (Sözler 296.sh)

Camid zerreler bir araya gelip “hayat” bağıyla bağlandıkları an, sıradan birer madde olmaktan çıkıp, kâinatta birer şifre merkezine dönüşürler.

Optik biliminde bir merceğin, üzerinden geçen tüm ışık şualarını tek bir noktada toplamasına “odak noktası” yani “nokta-i mihrakıye” denir. Zihayatlar da aynen bu mercek gibi; kâinatta yayılmış olan o muazzam nizamın, bilginin, şefkatin ve her şeyi kuşatan mukaddes sıfatların parıltılarını kendinde toplayıp görünür kılan muazzam bir odak noktasıdır.

​Bugün genetik laboratuvarlarında yapılan bir DNA özütleme işlemi, bu hakikati gösterir. Bilim adamları bir hücreyi moleküler düzeyde parçalayıp kimyasallarla bir nevi çözdüklerinde, tüm elementler dağınık halde savrulur. Fakat o karışım yüksek hızlı bir santrifüj cihazında döndürüldüğünde, hücrenin ağır ve cansız atıkları dibe çökerken; hayatın şifresini barındıran berrak DNA zinciri en üstte, tam bir odak noktasında süzülerek toplanır.

Bilim insanlarının o tüpün ucunda süzüp çıkardığı mikroskobik sarmal; kâinat ta cilveleri ve akisleri görünen ilim, irade ve kudret gibi mukaddes sıfatların ve isimlerin gelip kesiştiği yerdir.

Üstadım hazretleri Yirmiikinci Sözün

İkinci Makamında ki ifadeleriyle ;

​“Evet herbir zîhayatta; biri Ehadiyet sikkesi, diğeri Samediyet turrası bulunuyor. Zira bir zîhayat ekser kâinatta cilveleri görünen esmayı birden kendi âyinesinde gösteriyor. Âdeta bir nokta-i mihrakıye hükmünde, Hayy-u Kayyum’un tecelli-i ism-i a’zamını gösteriyor.” (Sözler- 298)

O berrak DNA sarmalı, âdeta bir nokta-i mihrakıye hükmünde, Hayy-u Kayyum’un tecelli-i ism-i a’zamına isaret ediyor. İşte bu, bütünü en küçük parçada en parlak haliyle gösterme sanatı, yani o taklit edilmez Ehadiyet sikkesidir .

​Bitkilerin tohumları ya da canlıların başlangıç özleri madde olarak birbirinden farklı değildir. Hepsi temelde aynı elementlerden; karbon, azot, müvellid-ül mâ (hidrojen) ve müvellid-ül humuza (oksijen) atomlarından mürekkeptir .

Risale-i nurun ifadeleriyle;

“Zâten eşyanın asıl menşe’leri, şu dört maddedir: Yeni hikmetle müvellid-ül mâ, müvellid-ül humuza, karbon, azottur ki, bu anasır evvelki unsurların eczalarıdır.” (Sözler 297.sh)

“Karbon, azot, müvellid-ül mâ, müvellid-ül humuzadan mürekkeb, mahiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle sırf manevî olarak aslının proğramı tevdi edilmiş.” (Sözler 298.sh)

​İşte bu noktada DNA hem görünmez hem de görünür olan muazzam bir köprüdür. Görünmezdir; çünkü tohumun veya o sarmalın içindeki “bilgi”, “plan” ve “tasarım” ilmidir; ilim ve kader kaleminin eseridir. Görünürdür; çünkü o kader programı çalışmaya başladığında, o ilmi plan atomları kuşanarak üç boyutlu dünyada şekil alır. Ağacın dalları, yaprakları ve gövdesi, aslında o görünmez DNA sarmalının makro boyuttaki birer projeksiyonu, yani vücut bulmuş halidir. Dalların her bir hareketi, o görünmez yazılımın görünür hale gelmesidir.

​Eğer bu elementler, her şeyi bilen bir Zât’ın emirber birer vazifedarı olmazlarsa; o laboratuvar tüpündeki ya da topraktaki her bir zerrenin içinde, yeryüzündeki tüm canlıların adedince manevî fabrikaların ve matbaaların bulunması gerekir.

“İşte eğer o zerre, bir Kadîr-i Mutlak'ın memuru olmazsa ve nisbeti o Kadîr-i Mutlak'tan kesilse; o vakit o zerreye, herşeyi görür bir göz, herşeye muhit bir şuur vermek lâzımdır.” (Sözler 296.sh)

​Nitekim bir insan bedenine makro boyuttan mikroskobik boyuta doğru derin bir görsel yakınlaşma yapıldığını farzederek, dokulardan hücre çekirdeğine süzüldüğümüzde karşımıza sarmal sarmal katlanmış bir bilgi kütüphanesi çıkar .

Ve Yirmiikinci Sözün ifadelerini hatıra getirir.

“Nasılki bir kitab eğer yazma ve mektub olsa, onun yazmasına bir kalem kâfidir.” (Sözler 299.sh)

Bu sır, İhlas Suresi’nin ilk iki ayetinin yeryüzü satırlarındaki nurlu akislerini ve kusursuz nizamını gösterir.

Hücrenin kalbindeki o DNA, nizamın şifrelerini bünyesinde odaklayan bir mektuptur ve bu yönüyle “Zât-ı Ehadiyyetin mektubu” olarak, İhlas’ın ilk ayetindeki (Kul hüvellâhü ehad) Ehadiyet tecellisini ilan eder.

​O mektubu yazan “Kalem-i Kudret-i Samedâniye”dir. Tek bir hücre kitabını yazmak ve küçücük bir tohumun hayat bulması için felek çarklarını kolaylıkla döndüren bu kalem, İhlas Suresinin ikinci ayetindeki (Allâhüs-samed) Samediyet sırrına bakar. Kâinat kadar ihtiyacı tek bir noktaya şefkatle yetiştiren bu Samedî Kalem ;

“Aynen öyle de: Şu kitab-ı kâinatı, kalem-i kudret-i Samedaniyenin yazması ve Zât-ı Ehadiyet'in mektubu desen, vücub derecesinde bir sühulet ve lüzum derecesinde bir makuliyet yoluna gidersin.” (Sözler 299.sh)

Kâinatı bu iki ismin tecellisiyle okumak, aklı harfler adedince müşkilattan kurtarıp, her şeyi bir mektup berraklığında okutur.

​Bu muazzam yazım sanatında, her bir zerre kalemi-i kudret olan o Samedî Kalemin ucudur. Cansız ve sağır bir atom, Samediyet fabrikasının emirber bir memuru olarak o kalemin ucunda döner durur. O kalemin ucundaki zerreler yan yana gelip hayat bağıyla bağlandıkları an; ortaya Ehadiyet mektubu olan hayatdar vücutlar çıkar.

​İşte tam bu noktada, kalemin dahi yazdığı şeye göre görünmesi ve zerrelerin büyüklere basamak olması sırrı açığa çıkar.

​Kâinatta da kalem, yazdığı şeye göre şekil alır.

​Uzaktan bakarsın: Tek bir insan veya tek bir kelebek görürsün.

​Hücrenin derinliğine (mikro boyuta) inersin: O tek bir varlığın her bir zerresinde, o muazzam DNA sarmalında koca bir kâinat kütüphanesinin yazılı olduğunu fark edersin.

​Denilebilir ki ; harf surenin özeti, sure ise harfin vücut bulmuş hali...

“Eğer o kitabın bazı harflerinde gayet ince bir hat ile o kitabın ekseri yazılmış ise -Sure-i Yâsin, lafz-ı Yâsin'de yazıldığı gibi.” (Sözler 299.sh)

​Hayat tecellisi, mertebe mertebe yükselerek maddeyi bu şuurla dokur. Ve ölçek değiştikçe, kalem dahi yazdığı şeye göre büyür. Tek bir kelebeğe cüz’î bir nazarla baktığımızda, o minicik kanatlardaki simetri, tek ve benzersiz bir Sanatçı’yı ispat eden harika bir Ehadiyet numunesidir.

​Ancak tefekkür ufkumuzu genişletip, on kilometrelik bir mekandaki bütün kelebekleri tek bir vücut, tek bir organizma gibi düşündüğümüzde muazzam bir sır açığa çıkar: Mikro düzeyde tek bir “zerre” kalemin ucuyken; makro düzeye çıktığımızda, o geniş mekanda uçan tek bir kelebek de bütün bir kelebek ordusu için bir zerre, bir kalem ucu hükmüne geçer. Binlerce kelebeğin ahenkle kanat çırpışı, havada çizdikleri o ortak estetik, makro düzeyde yine o tek bir kelebeğin üzerindeki muazzam nizamı verir. Parça neyse, bütün de odur; harita küçüldüğünde de büyüdüğünde de sanatın sahibi olan Sâni-i Zülcelali gösterir.

​Bir Zihayatın vücudu için sadece bu şifre ve estetik de yetmez.

Hayata merak uyandıran sırlar açığa çıkmak ister.

Evet Canlı, cisim olarak küçücüktür, kapladığı alan DNA sarmalı veya bir kelebeğin gövdesi kadar bir noktadan ibarettir. Ancak o noktanın hayattarlığına vesile için atmosfere, güneşe, su döngüsüne; yani bütün bir kainat fabrikasının çalışmasına ihtiyacı vardır.

​İhtiyacı nihayetsiz olan bu küçücük canlıya, kainatın şefkatle hizmet ettirilmesi, hiçbir şeyin tesadüfe bırakılmadığını gösterir.

“Hem o zîhayat, bu kâinatın bir misal-i musaggarı ve şecere-i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için, kâinat kadar ihtiyacatını birden kolaylıkla küçücük daire-i hayatına yetiştirmek, Samediyet turrasını gösteriyor.” (Sözler 299.sh)

​Tüm bu muazzam dengelerin ışığında anlıyoruz ki; bizim kendi hücremizin içindeki o muazzam gizli haritayı görebilmemiz, ona tam anlamıyla vâkıf olabilmemiz için kafamızı kaldırıp çevreye bakmamız, dış dünyaya aşina olmamız lazımdır.

​Yollar, göğe uzanan ağaçlar, o ağaçların kıvrılan dalları ve salkım salkım meyveleri yabancı birer coğrafya değildir. Dışarıda seyrettiğimiz bahçe , aslında hücre çekirdeğimizde saklı olan o görünmez DNA mektubunun üç boyutlu evrene taşmış, makro boyutta sergilenmiş halidir. Ağacın daldan meyveye uzanan mühendisliği, içerideki o görünmez bilgi haritasının dışarıdaki gözle görülür ilanı gibidir.

​İnsan, bu muazzam tasarımın en yüksek meyvesidir. Beynimizdeki milyarlarca nöronun kurduğu o hassas ağlar, her tekrarda, her ahlaki tercihte ve her gayrette adeta birer “irade kası” gibi şekillenir. Bizler öğrendiğimiz, tefekkür ettiğimiz ve tekrar ettiğimiz her hakikatle, bilginin nizamın madde üzerindeki tecellisine kendi cüz’î irademizle bir ayna tutmuş oluruz.

​Peki o muazzam kalemi tutan...

Elbette ki;

“Tahavvülât-ı zerrat; Nakkaş-ı Ezelî'nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinatta yazdığı âyât-ı tekviniyenin hengâmındaki ihtizazatı ve cevelanıdır.” (Sözler 547.sh)

İnsanın laboratuvarlarda esbabı kullanmasına, o moleküler harfleri dizip DNA sentezlemesine kadar.. Cenab-ı Haķkın izni dahilinde keşif verilmesi, insanın emaneti omuzlayan bir “Ene” olarak dünyada o Hayat Kalemi ile yazmasına cüz’î bir numunedir. İnsan, Katip’in izniyle, yeryüzü satırlarında o kalemi tutan, esbabı kullanan emanetçi bir el gibidir. Ene, kendisine emanet olarak verilen bu ölçücülük sıfatıyla o sanatları ölçer, tartar ve “Sübhânallah” diyerek hakiki Malikine teslim eder.

Hayat, kör ve sağır sebeplerin bir araya gelerek tesadüfen oluşturabileceği bir zincir değildir. En küçük hücreden, DNA sarmalından, kelebeklerden süzülüp gelen o manaya kadar her tecelli insanla kemale erer. Kâinat ağaç gibi düşünülürse ; insan, o ağacın şifrelerini, o nizamın manalarını taşıyan mukaddes bir meyvedir.

Maddenin kendisi kendi başına bırakıldığında sadece kör ve karanlık bir mürekkep yığınından ibarettir. Fakat o mürekkep ezelî bir ilme dayandığında, kader kalemiyle yazılan hayat, harflerle kelimeler oluşturur. O camid atomları emirber birer hizmetkar yapan bir Kudret Kalemi vardır ve bu kudretli kalem, hayat vasıtasıyla DNA ile bilgi taşıttırıyor. Elementlerin sırtına yüklenen bu muazzam bilgi taşıyıcı, harita görünmezden görünüre çıktıkça; yollara, ağaçlara, dallara ve meyvelere temessül eder.

​Misal verirsek;

Beş milyar ışık yılı uzaktaki bir atom çalkalanıyor ve oradan çıkan ışık, tam zamanında gelip senin gözündeki elektronu titreştiriyor. O cansız elektron, beş milyar ışık yılı ötedeki bir yıldıza ve o yıldızla senin gözün arasındaki bütün bir Kâinat nizamına göre hareket ediyor. Kendi başlarına cansız ve kör olan bu zerreler, adeta bütün bir kainat fabrikasının haritasını biliyormuş gibi bir uyumla çalışıyorlar. İşte bu, zerrenin kendi şuuru olamaz; o zerrenin üzerinde tecelli eden Küllî bir Şuurdur.

​Tek bir elektron veya tek bir atom parçacığı, Kâinat ölçeğinde görünmeyecek kadar aciz, küçük ve zayıftır.

​O küçücük zerre, milyarlarca ışık yılı uzaktan gelen elektromanyetik dalgayı göğsünde karşılıyor, radyo teleskobunun çanağındaki akımları şekillendiriyor ve Fezayı görmemizi, keşfetmemizi sağlıyor. Sırtına yüklenen vazife kainat büyüklüğündedir. Kendisi mikroskobik bir nokta ama kaldırdığı vazife milyarlarca ışık yılını kuşatan bir kozmik iletişimdir.

Üstadım Said Nursî hazretleri bu hakikata iki kesin şahid-i sadık gösterir.

“Hem herbir zerrede, vücub ve vahdet-i Sâni'a iki şahid-i sadık daha var. Birisi; herbir zerre, acz-i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi vazifeleri kaldırıyor ve cümudiyeti ile beraber bir şuur-u küllî gösteren intizamperverane nizam-ı umumîye tevfik-i hareket eder. Demek herbir zerre, lisan-ı acziyle Kadîr-i Mutlak'ın vücub-u vücuduna ve nizam-ı âlemi gözetmesiyle vahdetine şehadet eder.” (Sözler 298.sh)

​O cansız ve aciz zerrenin bu kozmik görevi tek başına yapması imkansız olduğundan, ona bu görevi yaptıran, onu bir memur gibi çalıştıran bir Kadîr-i Mutlak’ın varlığı zorunludur.

​Beş milyar ışık yılı uzaktaki bir yıldızın atomu ile senin gözündeki elektronun veya teleskobun çanağındaki akımın birbiriyle konuşabilmesi, aynı dili konuşması ve nizam-ı umumi ye uyması, ancak o uzak yıldızı da senin gözünü de aynı tek Zât’ın yarattığını ispat eder. Eğer Kâinat tek bir elden çıkmasaydı, o ışık yolda kaybolur, o nizam dağılır ve o elektronlar birbirini tanıyamazdı.

Laboratuvarın o berrak tüpünden gökyüzüne çizilen kelebek kanatlarına kadar gördüğümüz her şey, işte o harflerle yazılmış ve zerrelerle taşınmış birer kelimedir. Bu taklit edilmez mühürleri okuyabildiğimiz ölçüde, sadece maddeden ibaret bir dünyadan sıyrılıp, her anı mucize- i Kudret olan zihayatlar la şenlendirilmiş hakikat ufkuna uyanırız.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.