Toprak: Bildiğimiz Kadar mı, Bildiğimizden Fazlası mı?

Elif GÜNEŞTEKİN

Toprağı, çoğu zaman dört maddî unsurdan biri olarak tanımlarız.

Su, hava ve ziya ile birlikte; hayatın fizikî zeminini teşkil eden bir madde…

Lakin bu tanım, toprağın hakikatinin belki de en cüz’î kısmıdır.

Çünkü biz, toprağı genellikle sonuçlarıyla tanırız.

Üzerinde yürürüz, ekeriz, biçeriz.

Oysa toprağın yaptığı işe baktığımızda, bu basit tarifin onu açıklamaya yetmediğini görürüz.

İşte tam bu noktada, cüz’î bir bilgiyi küllî bir hakikate çevirmek için; Risale-i Nur’a müracaat edelim.

“Hem hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuursuzluklarıyla beraber, şuurkârane, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istila edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, senin birliğine ve varlığına şehadeti bulunmasın.” (Lem'alar 361.sh - Risale-i Nur)

Unsurların basit, yaygın ve her yere dağılmış olması, delili zayıflatmaz; aksine kuvvetlendirir.

Eğer her şey karışıklıkla açıklansaydı ve yaygınlık düzensizlik doğursaydı, bu kadar hassas neticeler mümkün olamazdı.

Her yere giren ama bozmayan, her şeye dokunan ama karıştırmayan bir tasarruf var.

Bu ise ancak tek merkezli bir irade ile izah edilir.

Meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmek” ifadesi, bu hakikati daha da derinleştirir. Çünkü unsurlar, kendilerinde bulunmayan şeyleri ortaya koymaktadır.

Evet; toprakta elma yok, suda hayat resmi yok, ışıkta renk deposu yok.

Buna rağmen bütün unsurlar, kendilerinde olmayan bu hakikatleri kusursuz bir şekilde getirip sergiler.

Demek ki unsurlar üretmiyor; taşıyor, sergiliyor, teslim ediyor.

Bu, unsurların fail değil memur olduğunun en net ifadesidir.

Toprak unsuru ile birlikte diğer Unsurların şuurkârane fiilleri, şuur sahibi olmadıklarının delilidir.

“Evet camid ve şuursuz ve şefkatsiz olan ve birbirine şefkatkârane, şuurdarane vaziyet gösteren muavenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb-i Zülcelal'in kuvvetiyle, rahmetiyle, emriyle yardıma koşturuluyorlar.” (Şualar 143.sh - Risale-i Nur)

Bir taş parçası ne kadar merhametliyse, toprak da o kadardır.

Bir kaya, bir kökün canını umursar mı?

Bir kum tanesi, bir filizin kırılmasına üzülür mü?

Elbette hayır.

Toprak aynı zamanda şefkatsizdir. Şefkat bilgi ister, tercih ister, irade ister. Toprakta bunların hiçbiri yoktur.

Meyve gibi güzel neticelerin oluşumu için gerekli olan; şuur, şefkat, hayat toprak unsuruna verilmeyecek kadar basit bir yapıdır.

Bu şekilde ona verilemeyen şefkat, nasıl görünüyor?

O vakit toprağa bakalım;

En ince kök uçları, taşlar arasında kırılmadan ilerler.

En nazik filiz, toprağın sertliğine rağmen ezilmez.

Bir tohum, karanlıkta boğulmaz; tam aksine korunur.

Fazla su kökü çürütmez, az su onu hemen öldürmez.

Bu şekilde tetkik edildiğinde şu soru kaçınılmaz olur:

Şefkati olmayan bir şey, şefkatli neticeleri nasıl doğuruyor?

Toprak, düşünmez, ayırt etmez. “Bu köktür, bu taştır” demez. Lakin neticede: kök, taş gibi davranmaz. Canlı, cansızla karıştırılmaz. Farzedelim toprak kendi başına iş görseydi; sertliğiyle her şeyi ezerdi, ağırlığıyla filizi boğardı, körlüğüyle kökü yanlış yöne sürerdi.

Yani merhametsizlik, yıkım üretirdi. Oysa ki görünen manzara tam tersidir. Elbette anlaşılır ki; toprak şefkatli değildir. Lakin şefkatli işler görmektedir. Toprak şuurlu değildir, ama şuurkârane sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Bu durumda aklın kabul edeceği tek izah şudur.

Toprak merhamet etmiyor; merhamet ettiriliyor.

Şefkat, toprağın kendisine ait bir vasıf değil; Zât-ı Zülcelâl’in onun üzerinden tecelli eden şuunatındandır.

Toprağın câmidliği ve şefkatsizliği, onda görünen merhametin ona ait olmadığını, onu sevk eden Rahîm bir Rabb-i Zülcelale ait olduğunu ilan eder.

Her unsurda olduğu gibi toprak unsuru da zatı itibarıyla basit ve yeknesaktır.

Mahiyetinde ne meyve vardır, ne renk, ne tat, ne de şekil.

Buna rağmen, yemiş ve meyveler itibarıyla bakıldığında; toprak üzerinden sayısız hüviyet, sûret ve çeşitlilik ortaya çıkmaktadır.

Bu durum, basit bir unsurdan bu kadar farklı neticenin çıkmasını sağlayan; bir tercih ediciyi ve bir tahsis edeni, son derece ince bir çizgiyle ispat eder.

Bu çizgi; toprağın altı ile üstü arasında, görünmeyen fakat hükmü çok açık olan ince bir perdedir.

Bu “ince çizgi”, bilim dilinde toprak–bitki arayüzü olarak tanımlanır.

Toprak altı ve toprak üstü ayrımı yaparak hakikate gitmeye bir yol tayin edelim.

Evet kök ve yaprağın ve meyvenin bulunduğu aynı toprakta; Kök beyazdır, yaprak yeşildir. Kök sert ve tatsızdır, meyve yumuşak ve tatlıdır. Kök ışık görmez, yaprak ışıkla çalışır.

Toprak altındaki yapı ile toprak üstündeki yapı arasında fiziksel bir zorunluluk yoktur. Toprak, “burada kök yap, burada elma yap” demiyor. Bu ayrım, toprağın bilgisinden değil, üzerinde işleyen bir programdan kaynaklanır.

Toprağın genetik bilgisi yoktur. Yani Meyvenin rengi, tadı, şekli toprakta kodlu değildir. Bu bilgiler tohumun DNA’sındadır

Toprak, Sadece taşıyıcı ortamdır. Bilgiyi üretmez. Tercih yapmaz

Ama neticede: Elma çekirdeğinden elma, arpa tohumundan, arpa olması elbette bir tercih ve tahsis ediciyi gösterir.

Toprak: aynı suyu verir, aynı minerali sunar, aynı ortamı sağlar.

Elmaya elmalık, Gül’e güllük, buğdaya buğdaylık verir.

Bu, toprağın yapabileceği bir ayırt etme değildir.

Aynı girdilerden farklı çıktılar elde ediliyorsa, ayırt edici sebep girdilerde değil, sistemi yöneten hükümlerdedir.

Âyet-ül Kübradan hakikate bakalım;

“Her mümkünün mezkûr mahiyet ve hüviyet, heyet ve suret, sıfat ve vaziyetinin imkânatı adedince tahsis edici, tercih edici, tayin edici, ihdas edici bir Vâcib-ül Vücud'un vücub-u vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihayetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiçbir şe'n ondan gizlenmediğine ve hiçbir şey ona ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi ona kolay geldiğine ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühuletle icad edebildiğine işaretler ve delaletler ve şehadetler, imkân hakikatından çıkıp kâinatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler.” (Şualar 142.sh - Risale-i Nur)

Toprakta; hüviyet bilgisi yok, suret planı yok, mahiyet şuuru yok.

Lakin her meyve; kendine mahsus, karıştırılmamış, tam yerinde.

Demek ki: toprak imkânı taşıyor, tercihi yapan başkasıdır.

Risale-i Nur’da tahsis edici, tercih edici, tayin edici, ihdas edici ifadelerini toprak dışı bir faili gösterdiğini ilan eder.

Üstadımızın ifadesi ile;

“Bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühuletle…”

Gördüğümüz, bahar çok büyük lakin çekirdek çok küçük...

Ama kudret açısından; zor–kolay farkı yok... Büyük–küçük ayrımı yok.

Toprakta aynı anda; milyonlarca çekirdek, milyonlarca farklı sûret, milyonlarca ayrı program hiç karışmadan çıkıyorsa, nihayetsiz kudretin, hadsiz ilme dayanarak aynı anda tasarruf etmesi demektir.

Âyet-ül Kübrâ’da; “İmkân hakikatından çıkıp kâinatın bir büyük şehadetinin bir kanadını teşkil eder…” ifadesi unsurlarda ki bu meseleler sadece ihtimal değil, sadece yorum değil. Umumî bir şahitliktir.

Toprakta gördüğümüz her meyve: bir ihtimalin seçildiğini, bir sûretin tayin edildiğini, bir kimliğin ihdas edildiğini sessizce ilan eder.

Toprağın basit mahiyeti ile meyvenin mütenevvi hüviyeti arasındaki çizgi, imkânın kendi kendine hakikate dönüşemeyeceğini; her mümkinin, bütün ihtimalleri içinden seçen bir Vâcibü’l-Vücud’u zaruri kıldığını gösterir.

Ve böylece: Toprak konuşmaz;

Lakin üzerinde tecelli eden tercih, tayin ve tahsis, kâinatın diliyle birliğe şehadet eder.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (4)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.