Mesnevi-i Nuriye Üzerine Bir İnceleme

Elif GÜNEŞTEKİN

İCÂD ve İBDÂ’

Âlem-i Kebîr ile Âlem-i Sagīr Arasındaki Mukabele

BİRİNCİ MEHAZ

İ'lem eyyühe'l-aziz! Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalp, birbirine hem zarf hem mazruf olur. Çünkü insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur.

Bu kaide arş ile kevn hakkında da tatbik edilir. Şöyle ki: Arş; Zahir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bu halitada dâhil olan ism-i Zahir itibarıyla arş, mülk; kevn, melekût olur. İsm-i Bâtın itibarıyla arş, melekût; kevn, mülk olur. Demek, arşa ism-i Zahir nazarı ile bakılırsa kendisi zarf, kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözü ile bakılırsa kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve keza ism-i Evvel itibarıyla

وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ

Mesnevi-i Nuriye

âyetinin işaret ettiği kevnin bidayetini içine alıyor. Ve ism-i Âhir itibarıyla

​سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمٰنِ

hadîs-i şerifinin îma ettiği kevnin nihayetini içine alıyor. Demek arş, öyle bir halitadır ki şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ü vücudun sağını, solunu, üstünü ve altını ihata etmiş oluyor.

(Mesnevi-i Nuriye-Hubab)

İKİNCİ MEHAZ

ZEYLÜ'L-HUBAB

​بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Öyle bir Allah'a hamd, medh ü senalar ederiz ki şu âlem-i kebir onun icadıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de onun ibdaıdır. Biri inşası, diğeri binasıdır. Biri sanatı, diğeri sıbgasıdır. Biri nakşı, diğeri ziynetidir. Biri rahmeti, diğeri nimetidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri rububiyetidir. Biri mahluku, diğeri masnuudur. Biri mülkü, diğeri memlûküdür. Biri mescidi, diğeri abdidir. Evet bütün bu şeyler, eczasıyla beraber Allah'ın mülkü ve malı olduğu, i'cazvari sikke ve mühürleriyle sabittir.

(Mesnevi-i Nuriye—Zeyl-ül Hubab)

Birinci mehaz; mülk ile melekût, zarf ile mazruf arasındaki nisbeti kaide hâlinde kurar ve bunu Arş ile kevn hakkında tatbik eder. İkincisi Zeyl-ül Hubab başındaki hamd ile aynı nisbeti bu defa âlem-i kebîr (kâinat) ile âlem-i sagīr (insan) arasında, birbirini takip eden on kavram çifti üzerinden işler.

İki mehazın ortak kelimesi, “mülk”. Birinci mehaz mülk–melekût der; ikincisi hem “Biri mülkü, diğeri memlûküdür” der hem de “Allah’ın mülkü ve malı olduğu” ifadesiyle biter.

İkinci mehaz, birincinin kurduğu kaidenin insan ölçeğindeki tatbiki olarak görülebilir.

İkinci mehazdaki on mukabelenin hepsi tek bir yapıya sahiptir: solda yayılmış ve dış olan, sağda toplanmış ve iç olan durur. Bu, mülk ile melekût arasındaki nisbettir.

İcâd ile ibdâ arasındaki fark, bu yapının ilk ifadesidir; silsilenin geri kalanı bu ilk çiftin açılımıdır.

Mesken ile sâkin arasındaki ölçü, bütün mukabelenin gayesini gösterebilir. Evet Kâinat bir mesken olarak îcâd edilmiş, onda duracak olan da o meskene göre binâ edilmiştir.

İkinci mehaz bir hamd cümlesidir; fakat hamdin muhtevası baştan sona bir mukabele listesidir. Allah’ı hamd ederken O’nun iki eserini yan yana koyar ve bu iki eser arasındaki nisbeti on defa, on ayrı kelime çiftiyle tekrar eder. Bu tekrar, bir delil biçimi olarak teşhis edilebilir.

“Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir.” Mülk, bir şeyin görünen, ölçülen, sebepler âlemine bakan yüzüdür; melekût ise aynı şeyin görünmeyen, manaya ve müsebbibü’l-esbâba bakan yüzüdür. Aynı varlık, iki ayrı nazarla iki ayrı yüz gösterir.

Aynı iki şey, hangi yüzden bakıldığına göre birbirinin zarfı veya mazrûfu olabilir. Zarf, kap, yani kuşatan; mazruf ise içerik, yani kuşatılandır.

Yani “kim kimi içine alır” sorusunun cevabı sâbit değildir. Nazar değişince cevap da değişir.

Bu kaidenin ilk tatbiki insan ile kalptir. “İnsan mülk cihetiyle kalbe zarf olur” yani cesediyle, maddî varlığıyla insan kalbi içine alır; kalp, insanın içinde bir uzuv olur... “Melekût cihetiyle de mazruf olur” yani kalbin mâna genişliği cihetinden bakıldığında, bu defa insan kalbin içinde kalır.

Bu misalin gündelik bir benzeri, göz ile göz bebeği arasındaki münasebettir. Göz, bebeğini cismen içine alır; göz bebeği, gözün içinde küçük bir noktadır. Fakat o küçük noktadan bütün bir âlem girer; görüşün genişliği ile göz, gördüğü âlemin içinde bir zerre kalır. Zarf ile mazruf, bakışın yönü değiştiği anda yer değiştirir.

Mülk nazarı: her çiftte dıştaki, içindekini kuşatır.

Melekût nazarı: aynı çiftlerde iç ile dış yer değiştirir; renkler, yani şahıslar değişmez.

Mehaz da kaideyi insan-kalp ölçeğinde kurarak “Bu kaide arş ile kevn hakkında da tatbik edilir” diyerek ölçeği en üste taşır. Kevn, oluş ve varlık âlemi, yani yaratılmış olanın bütünüdür. İsm-i Zâhir nazarıyla arş mülk, kevn melekût olur; arş zarf, kevn mazruftur. İsm-i Bâtın gözüyle nisbet tersine döner: arş melekût, kevn mülk; arş mazruf, kevn zarf olur.

Buradaki incelik şudur: değişen, Arş’ın veya kevnin kendisi değildir. Değişen, bakılan isimdir. Aynı iki hakikat, ism-i Zâhir’in penceresinden bakınca bir türlü, ism-i Bâtın’ın penceresinden bakınca başka türlü sıralanır.

Aynı kaide her basamakta tekrar eder. Dışa doğru cisim büyür (mülk yönü), içe doğru mâna genişler (melekût yönü). Katman sayısı ve sırası, kaidenin işleyişini göstermek için seçilmiş bir misaldir.

Dört isim: Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir

Mehaz Arş’ı “Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halîta ve karışığı” olarak tarif eder. Halîta, karışım demektir; yani Arş tek bir ismin tecellîgâhı değil, dört ismin birlikte hisse aldığı bir mahaldir. Zâhir ile Bâtın mekân eksenini, yani iç ile dışı; Evvel ile Âhir zaman eksenini, yani başlangıç ile sonu tutar.

İsm-i Evvel itibarıyla Arş, kevnin bidâyetini içine alır; Mehaz burada Hûd sûresinin yedinci âyetine işaret eder: وَكَانَ عَرَّشُهِ عَلّٰ ى المٰاءِ

“Onun Arş’ı su üzerinde idi.” (Hûd, 7)

İsm-i Âhir itibarıyla ise kevnin nihayetini içine alır; burada da bir hadîs-i şerîfe îmâ edilir:

سَقْفُ الجَنَّةِ عَرَّشُ الرَّح۪مٰنِ

“Cennetin tavanı, Rahmân’ın Arşı’dır.”

Neticede şu hükme varılabilir. “Arş, öyle bir halîtadır ki şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ü vücûdun sağını, solunu, üstünü ve altını ihata etmiş oluyor.” Sağ, sol, üst ve alt burada coğrafî yönler değil, kuşatmanın tamlığını anlatan bir ifadedir: kuşatılmamış hiçbir cihet kalmamıştır.

Dört isim, dört cihet: Zâhir dışını, Bâtın içini, Evvel başını, Âhir sonunu tutar.

Zeyl-ül Hubâb iki tesbit cümlesiyle açılır: “şu âlem-i kebîr onun îcâdıdır” ve “insan denilen şu küçük âlem de onun ibdâıdır.” Bundan sonra gelen dokuz cümlenin hepsi aynı kalıptadır: “Biri … diğeri …dır.” Bu kalıptaki “biri”, evvelki cümlenin ilk unsuruna, yani âlem-i kebîre; “diğeri” ise ikinci unsura, yani insana râcidir.

“Biri mescidi, diğeri abdidir” cümlesinde mescid ancak kâinat, abd ancak insan olabilir. Aynı şekilde “Biri mülkü, diğeri memlûküdür” cümlesinde memlûk, yani sahip olunan ve emir altında bulunan, insana bakar. Bu iki sarih karîne, diğer sekiz çiftin de aynı sırayla okunması gerektiğini gösterir.

Kalıbın tekrarı üç iş görür. Birincisi, iki âlemi sürekli yan yana tutarak zihnin birini ötekinden ayırmasına engel olur. İkincisi, her tekrar nisbeti başka bir kavram dairesinde sınar: fiil dairesinde îcâd–ibdâ ‘, inşâ– binâ, sanat dairesinde sanat–sıbga, nakış–ziynet, ihsan dairesinde rahmet–nimet, sıfat dairesinde kudret–hikmet, azamet–rubûbiyet, nisbet dairesinde mahlûk–masnû ‘, mülk–memlûk ve ibadet dairesinde mescid–abd. Üçüncüsü, listenin tamamlanmasıyla ortaya çıkan netice tek bir cümleye bağlanır: bütün bunlar, eczâsıyla beraber, Allah’ın mülkü ve malıdır.

Zeyl-ül Hubab i on mukabele. Solda âlem-i kebîr, sağda âlem-i sagīr.

Îcâd, “vücûd” kökünden gelir ve mana itibariyle var etmek, yokken var kılmaktır. İbdâ ise “bedî ‘” kökündendir; benzersiz, örneksiz, daha önce misli görülmemiş bir tarzda var etmek demektir.

İki kelime arasında bir cihet farkı vardır. Îcâd, fiilin umûmî ve yayılmış cihetine bakar: sayısız varlığın vücûda gelmesi gibi... İbdâ ise aynı fiilin toplanmış ve husûsî cihetine bakar: tek bir varlıkta, misli bulunmayan bir sanatın belirmesi. Kâinat için îcâd, insan için ibdâ denmesi bu yüzdendir. Kâinat genişliğiyle, insan ise eşsizliğiyle delildir.

Mülk–melekût bağı ise Îcâd yayılmış ve dış olanı, ibdâ toplanmış ve iç olanı gösterir. Bu, mülk ile melekût nisbetinin fiil dairesindeki ismi denilebilir.

İnşâ, bir şeyi tedrîcen meydana getirmek, kurmak, yapmaktır; fiilin kendisine bakar. Binâ ise kurulmuş olan yapıdır; fiilin neticesine bakar. “inşaat” ile “bina” arasındaki fark; biri süren iş, öteki duran eser olması gibi...

Kâinatın inşâ, insanın binâ diye anılması iki mânaya birden açıktır. Birincisi: kâinat hâlâ inşâ hâlindedir; mevsimler, doğumlar, ölümler, sürekli işleyen bir atölyeyi andırır. İnsan ise o atölyede kurulmuş, ayakta duran yapıdır. İkincisi: inşâ, mevcut unsurlardan terkîb ederek yapmayı; binâ ise o terkîbin tamamlanmış, sâkin alacak hâle gelmiş şeklini anlatır.

Risâle-i Nûr’un başka yerlerinde “ibdâ ‘” ile “inşâ” bir arada kullanılır; orada ibdâ hiçlikten, örneksiz yaratmayı, inşâ ise mevcut unsurlardan terkîb etmeyi karşılar. Mesnevî-i Nuriyenin Zeyl-ül Hubâb ında ise diziliş farklıdır: ibdâ îcâdın karşısına, inşâ da binânın karşısına konmuştur. Bu, iki âlem arasındaki nisbeti göstermesine işaret eder.

Mülk–melekût bağı ise inşâ süren ve dışa dönük olanı, binâ tamamlanmış ve içi olanı gösterir.

Sanat, ustalıkla ve kasıtla yapılan iştir; Sıbga ise boya demektir; bir şeye sürülüp onun rengi hâline gelen, yüzeyde kalmayıp mahiyete işleyen şey.

“Allah’ın boyası. Allah’tan daha güzel boyası olan kimdir?” (Bakara, 138)

Sanat eserin dışında görünür, sıbga ise eserin kendisine karışır. Bir halıya bakan onun dokumasını, yani sanatını görür; fakat rengi, dokumanın üstüne konmuş ayrı bir şey değil, ipliğin kendisine sinmiş bir hâldir. Kâinat sanat olarak seyredilir; insan ise üzerine sinmiş bir renk, bir mahiyet olarak taşınır.

Mülk–melekût bağı ise Sanat dıştan görülen, sıbga içe işleyendir.

Nakış, bir yüzeye işlenen desen; ziynet ise süs, güzelleştiren şeydir. Fark, nakşın eserin bütününe yayılmış olması, ziynetin ise bir mahalde toplanmış olmasıdır. Bir elbisenin dokusundaki desen nakış, yakasına takılan mücevher ziynet olması gibi.

Kâinatın nakış, insanın ziynet diye anılması, insanın kâinatta “toplanmış güzellik” mevkiinde durduğunu söyler. Nakış genişçe serilmiştir; ziynet ise nakşın bir noktada odaklanmış, seyredilmeye mahsus hâlidir.

Mülk–melekût bağı ise Nakış yayılmış olanı, ziynet toplanmış olanı gösterir.

Rahmet, umûmî ve şart aramayan şefkattir; nimet ise o şefkatin muayyen bir muhataba, muayyen bir şekilde ulaşmış hâlidir. Rahmet denizdir, nimet o denizden bir kaba doldurulmuş sudur. Rahmet vermeyi mümkün kılan sıfat, nimet ise verilmiş olan şeydir.

Bu çift, mukabelenin muhatap boyutunu açar. Kâinat rahmet olarak umûma bakar; insan ise nimet olarak, kendisine verilenin farkına varabilecek bir muhatap olarak durur. Nimetin nimet olması için onu bilecek birinin bulunması gerekir; bu sebeple nimet kelimesi, şükrü de beraberinde getirir.

Mülk–melekût bağı ise Rahmet umûmî ve dış, nimet husûsî ve içtir.

Kudret, îcâd eden dir. Hikmet ise o icadın gayeye, maslahata göre kullanılmasıdır; “niçin böyle” sorusunun cevabıdır. Kudret büyüklükte, hikmet incelikte görünür.

Kâinatın kudret, insanın hikmet diye anılması şu sebepledir: kâinatın azameti bakanı evvelâ kudretin önünde durdurur; insanın küçüklüğü ise ancak hikmetle îzah edilebilir. Küçük bir cisimde bu kadar sanatın toplanması, kudretten ziyade hikmetin delilidir. Nitekim bir dağ kudreti, bir göz hikmeti daha çabuk gösterir.

Mülk–melekût bağı ise Kudret dıştan görülen büyüklüğe, hikmet içteki nizâma bakar.

Azamet, büyüklük ve heybettir; Celal cihetine bakar. Rubûbiyet ise Rab isminden gelir ve terbiye edicilik, yetiştiricilik olarak cemâl cihetine bakar. Azamet bir defada görülür; rubûbiyet ise zaman içinde, terbiyenin seyrinde anlaşılır.

Kâinatın azamet, insanın rubûbiyet diye anılması, iki ismin iki ayrı delil tarzına karşılık gelmesindendir. Semâya bakan azameti okur; kendi büyümesine, öğrenmesine ve olgunlaşmasına bakan rubûbiyeti okur. Birincisi insanı küçültür, ikincisi ona muhatap olduğunu hatırlatır.

Mülk–melekût bağı ise Azamet dıştaki büyüklüğü, rubûbiyet içteki terbiyeyi gösterir.

Mahlûk, yaratılmış olan; masnû ‘ise sanatla yapılmış olandır. Her masnû mahlûktur, fakat her mahlûka masnû denmesi, onda kastedilmiş bir sanatın bulunmasını gerektirir. Kelimeler arasındaki fark, varlık ile sanatlı varlık arasındaki farktır.

Kâinat mahlûk olarak zikredilir; çünkü evvelâ var olması söz konusudur. İnsan masnû olarak zikredilir; çünkü onda öne çıkan, varlığından ziyade işlenmişliğidir.

Mülk–melekût bağı ise Mahlûk umûmî vücûda, masnû husûsî sanata bakar.

Mülk, burada mâlikiyet dairesi, sahip olunan mal ve saltanat sahasıdır. Memlûk ise o dairenin içinde bulunan, sahip olunan, emir altındaki varlıktır. Mülk mekân gibi geniştir; memlûk o mekânda duran husûsî bir şeydir.

Dikkat edilirse mehaz burada kâinatı “mülk”, insanı “memlûk” ifadesiyle, birinci mehazdaki mülk– melekût taksimini tekrar etmiş oluyor. Kâinat, mülk cihetiyle görünen ve kuşatan taraftır; insan, o kuşatmanın içindeki mazruftur. Lakin melekût nazarıyla bakıldığında kalbin mâna genişliği cihetinden insan, kâinatı içine alabilecek bir zarf hâline gelir.

Mescid, secde edilen yer demektir. Abd ise kul, yani secde edendir. Böylece son çift, önceki dokuz çiftin hepsini bir gayeye bağlar: kâinat bir mabed, insan da o mabedde duran âbiddir.

Bu çiftin listenin sonunda bulunması mânidardır. Îcâd ile başlayan silsile ibadet ile biter; yani “ne yapılmış” sorusundan “ne için yapılmış” sorusuna geçilir. Mescid, kendisi için değil, içinde secde edilsin diye yapılır. Bu okumaya göre kâinatın kıymeti, kendi büyüklüğünden değil, içinde duracak olanın vazifesinden gelir.

İki mehazın birleştiği nokta îcâd–ibdâ ile mülk–melekût…

Birinci mehaz da her şeyin dışına mülk, içine melekût denir; ve aynı iki şey, Hangi cihetten bakıldığına göre birbirinin zarfı yahut mazrûfu olur. İkinci mehazda bu ifade, doğrudan kelime seçimiyle işletilir. Kâinat için seçilen kelimelerin hepsi dışa, genişliğe, yayılmaya bakar: îcâd, inşâ, sanat, nakış, rahmet, kudret, azamet, mahlûk, mülk, mescid. İnsan için seçilenlerin hepsi içe, yoğunlaşmaya, husûsîliğe bakar: ibdâ ‘, binâ, sıbga, ziynet, nimet, hikmet, rubûbiyet, masnû ‘, memlûk, abd.

Yâni birinci mehazın “mülk ciheti” dediği şey, ikinci mehazda âlem-i kebîrin sütunudur; “melekût ciheti” dediği şey ise âlem-i sagīrin sütunudur. Îcâd ile ibdâ arasındaki fark, mülk ile melekût arasındaki farkın fiil dairesindeki ilk ifadesidir. Silsilenin geri kalanı bu ilk çiftin, on ayrı kavram dairesinde açılmasından ibarettir.

Bu tesbit, birinci mehazda kaidesini ikinci mehazdaki tatbik etme imkânını da verir. Kaide gereğince nisbet tek yönlü değildir. Mülk nazarıyla insan, kâinatın içinde bir mazruftur yani küçük, sonlu, kuşatılmış. Melekût nazarıyla ise kâinat, insanın içindeki bir mazrûfa dönüşür; çünkü kâinatın mânası, ancak onu okuyabilen bir şuurda toplanır. Metnin insanı “küçük âlem” diye anması tam da bunu söyler: âlem-i kebîrde yayılmış olan ne varsa, âlem-i sagīrde bir fihrist gibi toplanmıştır.

Silsilenin mescid–abd ile bitmesi, mukabeleye ikinci bir kapı açar. Mescid bir mekândır; abd o mekânda duran, o mekânı mekân yapan kişidir. Mekân ile onda duracak olan arasında bir ölçü bulunması gerekir: kapı boyuna, tavan kametine, ışık gözüne göre olmalıdır. Ölçü tutmazsa mekân barınak olmaz.

Arapçada bu münasebeti tek bir kök taşır: سك--نَ. Aynı kökten mesken yani durulacak yer, sâkin yani duran, hem de sükûn hâlinde olan, sükûn yani durgunluk ve sekîne yani kalbe inen huzur ve itmi’nân gelir. Kelimelerin ortaklığı, mânanın ortaklığını gösterir: bir yerin mesken olması, oraya girenin sükûn bulmasıyla anlaşılır.

Mehaz, kâinatı önce îcâd ve inşâ ile, yani bir yapının kurulması diliyle anlatır; sonra o yapıyı sanat, nakış ve ziynet ile döşer; sonra rahmet ve nimet ile içini doldurur; nihayet mescid deyip yapının ne için kurulduğunu söyler. Yapı hazır olunca sâkini olan abd gelir.

“Evet bütün bu şeyler, eczâsıyla beraber Allah’ın mülkü ve malı olduğu, i‘câzvârî sikke ve mühürleriyle sabittir.”

(Mesnevî-i Nuriye- Zeyl-ül Hubab)

Bu cümle, kendisinden önceki on mukabelenin hükmünü verir ve delilin nasıl bir delil olduğunu tayin eder.

Sikke, mühür; ikisinin de ortak vasfı, eserin üzerinde bulunmalarıdır. Bir malın kime ait olduğu, kendi üzerindeki damgaya bakılarak bilinir. Bu cihetle; Kâinat ile insanın kime ait olduğu, dışarıdan bir şahide değil, kendi üzerlerinde taşıdıkları alâmete bakılarak anlaşılır.

“İ ‘cazvârî” kaydı bu delili tamamlar. Bir damganın delil sayılabilmesi için taklit edilememesi gerekir; taklit edilebilen mühür, mülkiyet ispat etmez. Mehaz, kâinat ile insandaki alâmetlerin bu vasıfta olduğunu ifade ederek onlar taklit edilemez olduğu için sahihtir.

“Eczâsıyla beraber” kaydı ise delili bölünemez kılar. Yalnız bütün değil, parçalar da aynı damgayı taşır. Nasıl dört isim kevnin sağını, solunu, üstünü ve altını kuşatıyorsa, sikke de bütünü ve cüzleri birlikte damgalamaktadır. Kuşatılmamış bir cihet kalmadığı gibi, damgasız bir cüz de kalmaz.

Eğer onlar şuhûdî bir yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse — akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla — yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazif, latîf kudret mu ‘cizeleri o mahlûkat-ı latîfe, evvelkisinin yani ölüp giden semerâtın aynı veya misli değil midir? Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i rûhiye olmuş olsa idi, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerâttaki bu vaziyeti gören, haşri istib ‘âd edebilir mi?”

“Ve keza manevî asansörler ile lâzım olan erzak ve gıdalarını ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı dîdâr eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir ağaçtan ihraç ve îcâd etmekle o kuru ağacı acîb bir vaziyete ve hayattar antika bir şekle koyan kudret-i ezeliyeye haşr-i umumî ağır gelir mi? Hâşâ! Bu latîf, nazik masnûâtı o kuru ağaçlardan ihraç eden kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Bu, bedîhî bir meseledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.”

(Mesnevî-i Nuriye- HUBAB)

Ağaç ile meyve arasındaki nisbet, âlem-i kebîr ile âlem-i sagīr arasındaki nisbetin küçültülmüş hâli gibi okunabilir.

Mehaz ağacı “kuru ve câmid” diye, meyveyi ise “latîf, nazik masnûât” diye anar. Bu, mahlûk– masnû çiftinin aynısıdır: biri var edilmiş olanın kaba ve yayılmış tarafı, öteki aynı fiilin işlenmiş ve toplanmış tarafı. “Kudret mucizeleri” ifadeside “i ‘câzvârî sikke ve mühür” ifadesiyle aynı delil tarzına bağlanır. Eserin kime ait olduğu, üzerindeki taklit edilemez alâmetten anlaşılır. Ağaç genişliğiyle, meyve eşsizliğiyle aynı damgayı taşır.

Mülk cihetiyle ağaç meyveyi içine alır; meyve, dalın ucunda küçük bir şeydir. Fakat melekût cihetiyle o meyvenin çekirdeği bütün bir ağacı içine alır: kök, gövde, dal, yaprak ve gelecek bütün meyveler o küçük noktanın içindedir. Göz ile göz bebeği misalinde mecazî olan kuşatma, burada fiilî hâle gelmiştir.

Bu sebeple ağaç–meyve çifti, zarf–mazruf kaidesinin en kolay görülen misalidir. Nisbetin tek yönlü olmadığını, nazar değişince cevabın da değiştiğini gösterir.

Mehazın “manevî asansörler ile lâzım olan erzak ve gıdalarını ağacın yüksek dallarına çıkartmak” mesken–sâkin fikrinin bitki ölçeğindeki hâlidir. Yapı, kendisinde duracak olanı besleyecek şekilde kurulmuştur; kuru gövde, ucundaki latîf meyveye göre tanzim edilmiştir. Mescid–abd çiftinin taşıdığı gaye fikri burada da işler: ağaç kendisi için değil, meyvesi için ayaktadır.

Buna karşılık, ağaç–meyve misali kâinat–insan mukabelesinin yerine geçemez; çünkü mehaz meyveyi tam da insana benzemediği için seçmiştir. “Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i rûhiye olmuş olsa idi, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı?” (HUBAB)

Yani meyvelerde ruh bulunmadığı için aralarında “ne aynı ne gayr” bir misliyet vardır; her sene gelen meyve, gidenin ne kendisidir ne de büsbütün başkasıdır. İnsanda ise vahdet-i rûhiye bulunduğundan haşirde aynen iade söz konusudur. Delil de zaten bu farktan yürür: ruhsuz olanda bile bu derece sadık bir tekrar varsa, ruh sahibinde aynen iade neden istib ‘âd edilsin?

Bu sebeple ağaç–meyve, kâinat–insan için bir temsildir, bir eşitlik değildir. Mukabelenin yapısını — yayılmış ile toplanmış, dış ile iç, mahlûk ile masnû ‘— eksiksiz taşır; fakat insanı insan yapan hususiyeti, yani ruhun vahdetini taşımaz. Temsilin kıymeti de buradadır: bir temsil, benzediği yerde öğretir, benzemediği yerde ölçü verir.

O hâlde “şu ağacı bu hâle koyan kudrete haşr-i umumî ağır gelir mi?” sorusu, yalnız ağaçtan meyveye değil, âlem-i kebîrden âlem-i sagīre uzanan bir soru hâline gelir. Her yaz tekrarlanan küçük haşir, büyük haşrin numunesi olarak okunur.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.