Bismillah
Küçük küçük kareler nisbetinde levhalardan görseydik şu âlemi, nasıl algılayabilirdik hakikati?
Bütün baktığımızı zannederken odaklandığımız aslında tek bir ağaç, tek bir bulut, tek bir yağmur damlası veya tek bir meyvedir. Zihin, bu parçaları ayrı ayrı algılar ve onları birbirinden kopuk zanneder.
Evet hakikat, bu küçük karelerin bir araya gelerek oluşturduğu bir dokumadır. Tıpkı bir halının ilmikleri olan küçük karelerini saymakla, o ilmeklerin bir gül veya gonca deseni oluşturduğunu göremeyeceğimiz gibi; kâinata da parçalar hâlinde bakmak, onun bütününü ve ardındaki manayı görmemize engel olur.
Kur'an-ı Kerim, insanı küçük kareler algısından kurtararak, kâinatı bir bütün, bir dokuma, bir sanat eseri olarak okumaya çağırır. Kâinat, Allah'ın sanatının mensucatıdır. Bu dokuma, önce göz önüne serilir, sonra iplikleri tek tek sayılır, ardından her iplik bir İlahî ismin âyinesi olarak gösterilir. Ve insan, tüm bu isimlerin sahibi olan tek Zât'a ulaşır.
Kâinat, üzeri nakışlarla süslenmiş bir kumaş gibidir. Bu kumaşın üç temel unsuru vardır: İplikler, renkler ve desen.
İplikler, kâinattaki her bir varlıktır. Taş, ağaç, insan, bulut, yağmur damlası, çekirdek, meyve... Hepsi birer ipliktir. Ancak bu iplikler rastgele değil; ilim ile eğrilmiş, kudret ile bükülmüştür.
Renkler, her varlığa verilen farklı özelliklerdir. Canlılık, renk, koku, ses...
Bir çiçeğin kırmızısı, menekşenin moru gibi. Bu renkler, Esmâ-i Hüsnâ'nın farklı tecellileridir.
Kumaş ise, bütün bu ipliklerin ve renklerin bir araya gelerek oluşturduğu bir bütündür.
Bir halının arka yüzünde düğümler ve karışıklıklar vardır; ama ön yüzünde muhteşem bir desen vardır. Dünyadaki acı, ölüm, hastalık ve zeval gibi görünen şeyler, halının arka yüzüdür. Sabır, imtihan, şükür ve ebedî hayat ise ön yüzdeki muhteşem desenin parçalarıdır. İnsan, eğer ön yüze olan hikmet ve ahirete bakarsa, o karışık ipliklerin yerli yerinde olduğunu görür.
Mensucatın en güzel örneklerinden biri yağmurdur. Yağmur, tek bir olay değil; birçok iplikten örülen bir dokumadır. Buharlaşma, bulut oluşumu, yoğuşma, rüzgârların taşıması, damlaların düşmesi, zamanlama, miktar, ölçü, toprağa can verme, temizlik... Hepsi yağmurun iplikleridir. Hiçbir iplik tek başına yağmur değildir; ama hepsi bir araya gelince yağmur olur.
Bir başka misal meyve düşünürsek. Bir elma dahi, sayısız iplikten oluşur: Çekirdekten ağaca dönüşme, topraktan su ve mineral alma, güneşten ışık ve ısı alma, havadan karbondioksit alma, çiçek açma ve tozlaşma, meyvenin oluşması ve olgunlaşması, korunma, zamanlama, lezzet, renk, koku ve tohumun gelecek programı. Tüm bu iplikler, o tek meyve için dokumanın parçalarıdır.
Kâinat halısını kavramak ve teker teker iplikleri saymak yani mevcudatı sadece isimleriyle değil; işleyişi, hikmeti ve ardındaki manayı göstererek sunar. Mesela sadece "Gökten yağmur yağar" demez; "Size rızık olarak gökten su indiren" der. Yani fiili, failine bağlayarak açar.
Saymaktan maksat, varlıkları sayılarla sınırlamak değil; onları izah etmek, ipliklerine ayırmak, insanın anlayabileceği şekilde tarif etmektir. Kur'an, bir varlığı sayarken onun ismini, şeklini, sayısını değil; işleyişini, hikmetini, bağlantılarını ve ardındaki manayı gösterir. Mesela yağmuru sayarken onun sadece bir su damlası olduğunu söylemez; onu, bulut, rüzgâr, buhar, toprak, hayat, ölçü, rahmet, rızık gibi ipliklerine ayırarak gösterir.
Ebced ilmi de bu hakikatin bir yansımasıdır. Harflere sayısal değerler vermek, onları saymak teker teker açmak demektir. Her harfin bir rakamsal değeri, her kelimenin toplam bir sayısal anlamı vardır. Bu, tıpkı kâinattaki her varlığın bir iplik harf, her olayın bir kelime ve her sistemin bir âlem oluşu gibidir. Ebced, zihnin küçük karelerden veya harflerden büyük levhaya olan manaya ulaşmasına vesile olan bir anahtardır. Ancak ebced, bir amaç değil; bir vesiledir. Asıl maksat, o sayıların işaret ettiği hakikatleri görebilmektir. Tıpkı Kur'an'ın varlıkları sayarak insanı Zât'a ulaştırması gibi, ebced de harfleri sayarak insanı derin manalara götürür. Çünkü saymak, sadece rakamları değil; rakamların ardındaki anlamı da görmektir.
Kur'an, yağmuru da aynı şekilde ipliklerine ayırarak açar:
"Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik de gökten su indirip sizi suladık." (Hicr 15/22)
"Allah, bulutları hafifçe kaldırarak yayar ve onları bir araya getirir." (Rûm 30/48)
"Gökten bir ölçüye göre su indirdik." (Mü'minûn 23/18)
"Allah gökten su indirdi de onunla ölümünden sonra yere hayat verdi." (Nahl 16/65)
"Sizi suladığımız suyu siz mi buluttan indirdiniz, yoksa onu indiren Biz miyiz?"(Vâkıa 56/68-69)
Meyve örneğinde de durum aynıdır. Hakikat, insanın önüne tek bir meyveyi koyar ve der: "Şu meyveye bak! Çekirdeği, toprağı, suyu, güneşi, havayı, çiçeği, tozlaşmayı, olgunlaşmayı, rengi, tadı, kokuyu ve korunmayı gör. Tüm bu iplikler, o meyvenin dokumasını oluşturur.
Kâinatta tek bir meyve vücudu için; güneş, toprak, su, hava, tohum, mevsim, koruma, büyütme, olgunlaştırma gibi şartların bir araya gelmesi gerekir. İşte bu şartlar, yeryüzündeki bütün meyveler için aynıdır. Aynı güneş, aynı toprak, aynı su, aynı hava, aynı mevsim, aynı düzen. Eğer bir meyveyi veren güç, o meyve için gerekli olan güneşi, toprağı, suyu ve havayı ayrı ayrı yaratmış olsaydı; her bir meyve için bu şartları ayrı ayrı tekrar etmesi gerekirdi. Oysa aynı güneş, binlerce meyveyi birden olgunlaştırıyor. Demek ki, tek bir meyveyi var eden kudret, aynı anda bütün meyveleri de var eden aynı kudrettir. Meyvenin ihtiyaç duyduğu her şey, aynı anda bütün meyvelerin de ihtiyacıdır.
Üstadım Said Nursî hazretleri Sözler adlı eserinin 416. sayfasında ifadeleri:
"Kur'an, beşerin nazarına san'at-ı İlahiyenin mensucatını açar, gösterir. Sonra fezlekede o mensucatı, esma içinde tayyeder veyahut akla havale eder."
Bu hakikat ile farkedilir. İnsanın nazarına "san'at-ı İlahiyenin mensucatını önce açar, gösterir. Yani kâinat tezgâhındaki varlıkları, fiilleri ve hadiseleri tek tek insanın önüne serer. Sonra bu mensucatı iki şekilde ele alır:
1. Esma içinde tayyeder: Yani o sayısız ipliği ve rengi, birçok İlahî isimde özetler, sınırlandırır ve yerli yerine koyar.
2. Yahut akla havale eder: Yani mensucatı gösterdikten sonra "İşte bunların sahibini aklınla bul" diyerek insanın kendi muhakemesine bırakır.
Bu metodun en güzel örneklerinden biri Yûnus Suresi 31. âyettir:
"De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim mâlik oluyor? Ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? İşleri kim idare ediyor? Hemen ‘Allah’ diyecekler. Öyleyse de ki: O halde O'na karşı gelmekten sakınmaz mısınız? İşte bu Allah, sizin gerçek Rabbinizdir."
Bu âyetle ilgili olarak Risale -i Nur un Sözler eserinde şöyle ifade edilmistir.
"İşte başta der: 'Sema ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyya edip oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Allah'tan başka koca sema ve zemini iki muti' hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise, şükür ona münhasırdır.'"
Burada Kur'an, önce mensucatı açar: Gökten yağmur, yerden hububat çıkaran kimdir? Kulakları, gözleri kim verdi? Diriltip öldüren kimdir? İşleri kim idare eder?
Sonra tayyeder: Tüm bu fiillerin sahibi "Allah"tır.
Sonra akla havale eder: "Öyle ise şükür O'na münhasırdır" der.
Kur'an, mensucatı açtıktan sonra, bu ipliklerin veya fiillerin birer İlahî ismin âyinesi olduğunu gösterir. Âyine olmak, mevcudatın keyfiyetiyle, fiiliyle, istidadıyla bir İlahî ismi göstermesi, yansıtmasıdır. Bu, varlığın yaratılışından itibaren gerçekleşen bir durumdur.
Yağmur misalinde âyineleşme şöyle gerçekleşir:
Yağmurun ölçülü ve vaktinde gelmesi, Hakîm isminin âyinesidir.
Yağmurun toprağı diriltmesi, Muhyî isminin âyinesidir.
Yağmurun tüm canlılara rızık olması, Rezzâk isminin âyinesidir.
Yağmurun tekrarlanması, Hafîz isminin âyinesidir.
Yağmurun havayı temizlemesi, Tahhâr isminin âyinesidir.
Yağmurun bulutları yayması ve damlaları düşürmesi, Kâdir isminin âyinesidir.
Meyve örneğinde âyineleşme şöyledir:
Çekirdekteki program, Hafîz isminin âyinesidir.
Meyvenin lezzeti, rengi ve kokusu, Cemâl ve Latîf isimlerinin âyinesidir.
Meyvenin vaktinde ve ölçülü olgunlaşması, Hakîm isminin âyinesidir.
Meyvenin topraktan beslenmesi ve rızık olması, Rezzâk isminin âyinesidir.
Meyvenin çekirdekten ağaca dönüşmesi, Muhyî isminin âyinesidir.
Meyvenin güneşle olgunlaşması, Nûr isminin âyinesidir.
Meyvenin bu süreçte korunması, Muhît isminin âyinesidir.
Bir meyvede, bir çok Esmâ-i Hüsnâ âyineleşir. O meyvede Nûr, Rezzâk, Muhyî, Hafîz, Hakîm, Muhît, Kâdir, Alîm, Cemâl, Latîf gibi bütün isimler iç içe tecelli eder. Yani tek bir meyve, bütün isimlerin aynı anda parladığı bir âyine olur. O meyveyi veren Zât, aynı anda bütün bu isimlerin sahibidir.
Kur'an, bu âyineleri yani iplikleri gösterdikten sonra, onları birkaç kapsayıcı isimde tayyeder. Tayyetmek, Kur'an'ın o varlıkları ve fiilleri ele alarak, onları belirli bir isim altında toplaması, özetlemesi ve ilan etmesidir.
Âyine olmak ile tayyedilmek arasındaki farkı iyi kavramak gerekir. Âyine olmayı varlığın keyfiyetine göre; tayyetmeyi ise Kur'an yapar. Âyine olmak, varlığın yaratıldığı andan itibaren kesintisiz devam eder. Tayyetme ise, Kur'an'ın o varlığı açıp gösterdikten sonra yaptığı bir işlemdir. Âyine olmak, varlıktan isme doğru giden bir yol; tayyetme ise, Kur'an'dan isme doğru giden bir beyandır. Her bir mevcud, genellikle bir veya birkaç ismi yansıtabilir; ancak tayyetmede, Kur'an birçok mevcudu ve fiili toplayarak hepsini tek bir isimde özetler.
Yağmur örneğinde tayyetme şöyle olur:
Kur'an, yağmurun iplikleri olan buharlaşma, bulut, rüzgâr, ölçü, diriltme, rızık, temizlik, koruma toplar ve der: "Tüm bunlar Rezzâk ve Muhyî isimlerinin tecellisidir."
Meyve örneğinde tayyetme şöyle olur:
Meyvenin tüm iplikleri olan çekirdek, toprak, güneş, su, hava, çiçek, olgunlaşma, renk, tat, koku, koruma toplar ve der: "Tüm bu âyineler, Rezzâk, Muhyî ve Hafîz isimlerinin birer yansımasıdır.
Bu tayyetmenin sonucunda insan, kesrette vahdeti görür. Artık o, yağmurda sadece faaliyeti tek değil; Rahmân'ın bir rahmetini, toprakta sadece bir madde değil; Muhyî'nin bir ikramını, meyvede sadece bir besin değil; Cemâl ve Rezzâk'ın bir lütfunu görür.
Tayyetme yapıldıktan sonra, o özetlenen isimlerin içinde diğer isimler görünmeye başlar. Bu, Esmâ içinde esmâ sırrıdır. Her bir İlahî isim, diğer isimlerin içinde gizlice parlar. Nasıl ki bir elmasın her yüzü, diğer yüzlerin ışığını yansıtır; aynen öyle, her bir ismin tecellisinde diğer isimler de görünür.
Yağmur örneğinde esmâ içinde esmâ şöyle tecelli eder:
Rezzâk ismine baktığımızda, yağmurun rızık olarak gönderilmesini görürüz. Ama o rızkın içinde:
Hakîm ismi vardır. ölçüsüyle,
Rahîm ismi vardır. merhametle gönderilmesiyle,
Muhyî ismi vardır ölü toprağı diriltmesi ile,
Hafîz ismi vardır,
Kâdir ismi vardır.
Yani Rezzâk isminin içinde, diğer isimler birer birer parlıyor. Aynı şekilde Muhyî isminin içinde de Rezzâk, Hakîm, Kâdir, Alîm isimleri görünür.
Meyve örneğinde ise:
Rezzâk isminde, meyvenin rızık olmasını görürüz. Ama bu rızkın içinde:
Meyveyi diriltip büyüten. Muhyi ismi
Hakîm vardır.meyveyi tam vaktinde, ölçülü veren,
Hafîz vardır meyveyi hastalıklardan koruyan,
Cemâl vardır.meyveyi güzel, renkli ve lezzetli yapan,
Nûr vardır.meyveyi güneşle olgunlaştıran,
Latîf vardır...
Tek bir meyvede, bütün isimler iç içedir. Güneşin ışığında Nûr, toprağın rızkında Rezzâk, tohumun programında Hafîz, mevsimin düzeninde Hakîm, korumada Muhît isimleri birbirini gösterir.
İşte bu, Esmâ içinde esmâ sırrıdır. Tek bir meyve veya yağmur, bütün isimlerin aynı anda parladığı bir âyinedir. Onları var eden Zât, aynı anda bütün bu isimlerin sahibidir.
Nörobilim insan zihninin dış dünyayı doğal olarak önce küçük parçalar hâlinde algıladığını söylemektedir. Beynimiz, bir manzaraya veya bir varlığa baktığında, onu tek bir bütün olarak değil; renk, çizgi, hareket, derinlik, doku gibi ayrı ayrı özelliklere ayırarak işlemeye başlar. Gözümüzün aldığı ışık dalgaları, beyinde önce en temel katmanlarda parçalanır ve ancak daha sonra üst bölgelerde birleştirilerek bütün hâlinde anlamlandırılır.
Bu süreç, tıpkı uzaydaki galaksileri görüntüleyen bir teleskop veya uzay aracının çalışma prensibine benzer. O araçlar, Fezadaki galaksileri tek bir büyük çekimle görüntüleme kapasitesine sahip değildir. Onun yerine, gökyüzünü küçük küçük karelere böler, her bir kareyi ayrı ayrı tarar, sonra bu kareleri dijital olarak birleştirir ve ortaya bir galaksi görseli çıkarır. İşte aynen öyle, insan zihni de hakikati doğrudan bütün olarak göremez. Onun yerine, algılarını küçük kareler hâlinde toplar. Akıl ise, bu kareleri birleştiren, aralarındaki bağlantıları kuran ve ortaya büyük resmi, levhayı çıkaran bir fotoğrafçı gibidir.
Bir psikolojisinin temel bulgusu da bunu destekler: İnsan zihni, parçaları birleştirme, eksikleri tamamlama ve örüntü tanıma eğilimindedir. Ancak bu birleştirme işlemi, sadece gözle değil; dikkat, önceki deneyimler, hafıza ve duygusal bağlanma ile mümkün olur. Yani zihin, küçük kareleri görür; lakin kareleri bir levha hâline getirmek için tefekkür, niyet ve kalbin hisleri gereklidir.
Peki, eğer akıl bu kareleri birleştirmezse ne olur? O zaman zihin, uzaydaki galaksileri sadece birbirinden kopuk, anlamsız ışık noktaları olarak görür. Oysa o kareler birleşince, bir galaksi ortaya çıkar. Aynen öyle, akıl küçük kareleri birleştirmez, bağlantılarını kurmaz ve ardındaki manayı hissetmezse, kâinat da insana başıboş, tesadüfî ve anlamsız bir yığın olarak görünür. Ama akıl, o kareleri birleştirdiğinde, kâinatın Allah'ın sanatından örülmüş muazzam bir dokuma olduğunu, her ilmeğinin bir ismi yansıttığını ve tüm isimlerin tek bir Zât'a ait olduğunu görür.
Hakikatler;
Önce küçük kareleri olan fiilleri, olayları gösterir. Açar,
Sonra bu karelerin birbirleriyle bağlantılı olduğunu, bir dokuma oluşturduğunu fark ettirir. Mensucat
Ardından her bir karenin yani fiilin aslında bir İlahî ismi yansıttığını gösterir. Âyineleşme
Sonra tüm bu kareleri birkaç kapsayıcı isimde özetleyerek zihnin bütünü görmesini kolaylaştırır. Tayyetme
En sonunda o isimlerin içinde diğer isimlerin parladığını ve hepsinin tek bir Zât'a ait olduğunu göstererek zihinde büyük levhayı belirginleştirir. Esmâ içinde esmâ
İnsan zihni küçük karelere bakar. Ancak Kur'an, bu kareleri tek tek sayıp bağlantılarını kurarak, zihnin bütünü levhayı görmesini sağlar. Bu, ne sadece bilimsel bir analizdir, ne de sadece duygusal bir yaklaşımdır; ikisini birleştiren, akıl ve kalbi birlikte çalıştıran kâmil bir metottur. Nörobilimin vardığı sonuç, Kur'an'ın asırlar önce insanlara öğrettiği bu tefekkür metodunun fıtrata en uygun rehber olduğunu göstermektedir.
Akıl, kareleri birleştirip levhayı çıkardıktan sonra, kalp o levhaya anlam katar. Akıl, yağmurun fiziksel ipliklerini sayar; lakin kalb devreye girmedikçe, o yağmur sadece H₂O dan ibarettir. Yağmurda bir rahmet, bir şefkat, bir hayat hissettirir. Yağmur Rahmân'ın bir lütfu olarak levhada belirir.
İşte bu noktada insan, aklına ve duygularına hâkim olmalıdır. Bu hâkimiyet, onları birleştirip bütünsel bir ölçüyle kullanabilmektir. Tıpkı bir ressamın renkleri ve fırçayı kontrol etmesi gibi...
"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sahipleri için elbette ibretler vardır." (Âl-i İmrân, 190)
Burada "akıl sahipleri" denirken, akılla birlikte kalbin de devrede olduğu anlaşılır. Çünkü ibret almak, hissetmek ve hayretle mümkündür.
Bu noktada Talim ve hidayet gelir.
Risale-i Nurun Sözlerinde;
“İşte Hazret-i Yusuf ve ecdadına edilen nimetleri şu âyetle işaret eder. Der ki: Sizi bütün insanlar içinde makam-ı nübüvvetle serfiraz, bütün silsile-i enbiyayı, silsilenize rabtedip, silsilenizi nev'-i beşer içinde bütün silsilenin serdarı; hanedanınızı ulûm-u İlahiye ve hikmet-i Rabbaniyeye bir hücre-i talim ve hidayet suretinde getirip o ilim ve hikmetle dünyanın saadetkârane saltanatını, âhiretin saadet-i ebediyesiyle sizde birleştirmek, seni ilim ve hikmetle Mısır'a hem aziz bir reis, hem âlî bir nebi, hem hakîm bir mürşid etmek olan nimet-i İlahiyeyi zikr ve ta'dad edip; ilim ve hikmet ile onu, âbâ ve ecdadını mümtaz ettiğini zikrediyor. Sonra "Senin Rabbin Alîm ve Hakîm'dir" der.” (Sözler 418.sh - Risale-i Nur)
Bu hakikat, talim ile hidayet arasındaki farkı ve birleşimini gösteriyor.
Ulûm-u İlahiye, Talimin konusudur. Zihne verilen küçük kareler, yani âyetleri, delilleri, emirleri ve yasaklarıdır.
Hikmet-i Rabbaniye ise Hidayetin özüdür. O ilmin kalbe inmesi, hayata yansıması, olayları ve varlıkları Allah'ın rızasına uygun şekilde okumak ve yaşamaktır.
Hücre-i talim ve hidayet ile ilim ve hikmetin birleştiği bir merkez olmuştur. İlmi hikmete dönüştürerek hem dünya hem ahiret saadetini birleşmesinin işaretidir.
Alîm ve Hakîm esma-i ilahiyeler hem talimin hem hidayetin kaynağının Allah olduğunu gösterir. O, ilmi veren ve o ilmi hikmete dönüştüren, hayata yansıtan da O'dur.
Hz. Yusuf (A.S.), kâinat dokumasının ipliklerini derin ve geniş ufukta okuyan Peygamberlerden dir. Onun hayatı, küçük karelerden büyük levhaya ulaşmanın, yani ilmi hikmetle birleştirip hem dünya hem âhiret saadetini yakalamanın en parlak misalidir.
Hz. Yusuf' (A.S) verilen ilimlerden biri Rüya İlmi;
“Rabbim! Gerçekten bana mülk verdin ve bana sözlerin yorumunu öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada ve ahirette sen benim velimsin. Benim canımı müslüman olarak al ve beni iyilere kat." (Yûsuf, 12/101)
Rüya ilmi, görünmeyenin sembollerini okuma sanatıdır. Bir rüya, küçük karelerden oluşur: Bir başak, bir inek, bir yıldız... Ama bu kareler, doğru okunduğunda büyük levhayı gösterir. Hz. Yusuf (A.S), bu ilimle; Zindandaki iki kişinin rüyasını yorumlamış.
"Dedi ki: Yedi sene âdetiniz üzere ekin ekin. Biçtiklerinizi, yiyeceğiniz az bir miktar hariç, başağında bırakın. Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelecek, önceden biriktirdiklerinizi tüketir. Sonra bir yıl gelir ki, halk yağmura kavuşturulur ve o yıl sıkıp (yağ ve meyve) çıkarırlar." (Yûsuf, 12/47-49)
Burada Hz. Yusuf Aleyhisselam
Tarım mühendisliği ilmi ile ne ekileceğini, ne kadar saklanacağını, nasıl korunacağını bilir. Ekonomi ve lojistik plânlama ile kıtlığa karşı stratejik tahıl depolama sistemi kurması talim ettirilir.
Zamanlama ile Yedi yıl öncesinden plan yaparak bir toplumu kurtarır.
Tüm bu ilimler, küçük karelerdir: Tohum, toprak, su, hasat, depo, hesap, zaman... Hz. Yusuf Aleyhisselama bu kareleri tek tek talim ettirilerek bu ilim ile büyük bir kurtuluş levhasına dönüştürür.
Hz. Yusuf (A.S), kareleri olan rüya ilmi, mühendis, delilleri, ilmi alarak, onları hikmetle birleştirmiş, hem Mısır'a Reis, hem Nebi, hem de Hakîm bir mürşid olmuştur. Yani o, "küçük kareler"den "büyük levhaya" ulaşmış, o levhayı hem dünyada hem ahirette saadete vesile kılmıştır.
Talim, zihne küçük kareler olan bilgileri, delilleri verir. Bu, Kur'an'ın "açma" aşamasıdır. Akıl, bu kareleri toplar, analiz eder, bağlantılarını kurar. Ancak bu aşama, henüz iman değil; sadece malumat seviyesindedir. Çünkü iman, sadece aklın kabul etmesi değil; kalbin de o bilgiyi tasdik etmesi, onunla mutmain olması ve hayata yansıtmasıdır. İşte malumatın imana dönüşmesi için, o bilgilerin kalbe inmesi, kişinin onlarla "kâmil insan" olması gerekir. Bu ise hidayettir ve hidayet, ilmin hikmete dönüşmesiyle mümkündür. Yani akıl ve kalp birleşince, malumat imana, küçük kareler büyük levhaya dönüşür.
Kur'an, insana hem ilim deliller, âyetler verir, hem de o ilmi hikmet e kalpte kökleştirme, yaşama geçirme dönüştürmesini ister. Nitekim âyette: "Kime hikmet verilmişse, ona büyük bir hayır verilmiştir." (Bakara, 269) buyrulur. Demek ki, küçük kareleri görmek bir basamaktır; ama o karelerden büyük levhayı çıkarıp, o levhanın sahibine teslim olmak ise hikmetin işidir.
Risale-i Nur'da bu hakikat şöyle ifade edilir:
“Sonra görüyor ki: Bir Vâhid-i Ehad, şu kâinat sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, ona mahsus hâtemleriyle, ona münhasır turralarıyla, ona has fermanlarıyla bütün mevcudata damga-i vahdet koyuyor ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktarında vahdaniyetin bayrağını dikiyor ve rububiyetini ilân ediyor. O da ona mukabil; tasdik ile, iman ile, tevhid ile, iz'an ile, şehadet ile, ubudiyet ile mukabele eder.“ (Sözler 330.sh - Risale-i Nur)
Bir meyveyi veren, bütün meyveleri verendir. Tek bir meyve, bir çok Esmanın aynasıdır. O meyveyi var eden Zât, bütün isimlerin sahibidir.
İşte bu bakış, insanı gafletten kurtarır, şükrünü artırır, tevhidini derinleştirir ve ibadetini anlamlandırır.
İnsan, dünya halısını okuyarak, ahirete hazırlanır. Ve kalbi, o sayısız âyinede yansıyan tek Zât'ı tanımakla kemâle erer.