Köprü, Dere ve Işık

Elif GÜNEŞTEKİN

İstanbul Boğaz Köprüsü’nden geçen biri, yalnızca bir kıtadan diğerine geçmiş olmaz. Aynı yol, aynı araç ve aynı hız devam ederken; fark edilmeden iki ayrı şehir hissi, iki farklı ritim ve iki farklı bakış arasında intikal edilir. Avrupa’dan Asya’ya geçerken yol kesilmez; fakat mana değişir. Bu değişim, mesafeden ziyade nisbetle ilgilidir.

Eğer iki taraf bütünüyle aynı düzlemde olsaydı, araya köprü koymaya gerek kalmazdı. Yol, aynı zemin üzerinde ilerlemeyi ifade ederken; köprü, farklı zeminler ve mertebeler arasında güvenli bir geçiş hattı kurar. Bu sebeple bazı sınırlar, düz bir yol gibi aşılmaz; ancak iki ayrı hâli birbirine bağlayan bir köprü üzerinden geçilebilir.

“Bir vakıa-i hayaliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı karanlık, kesif bir zulümat istila etmişti. Ben sağ tarafıma baktım; nihayetsiz bir zulümat içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müdhiş zulümat dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümata karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu istimal ettim, yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müdhiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki; keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim, dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. "Eyvah! Şu fener, başıma beladır" dedim. Ondan kızdım; o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi birden o zulümat boşandı. Her taraf o lâmbanın nuru ile doldu. Herşeyin hakikatını gösterdi.” (Sözler 313.sh)

Üstadın köprü temsilleri, bu geçişin mahiyetini daha derin bir çerçeveye taşır. İnkılâplar neticesinde iki hâl arasında “dereler” meydana gelir ve bu dereler üzerinde köprüler kurulur. Bu ifade, iki âlem arasındaki farkın mutlak bir kopuş değil; geçiş gerektiren bir mertebe farkı olduğunu gösterir.

Evet başka bir mehazda;

“İ'lem Eyyühel-Aziz!

İnkılablar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılabat cinslerine göre şekilleri, mahiyetleri mütebayin; isimleri mütenevvi olur. Meselâ uyku âlemi, yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismanî ile âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi köprüdür.” (Mesnevi-i Nuriye 225.sh)

Burada dikkat çekecek mevzulardan biri olan, köprünün altından geçen dereye nazar edeceğiz. Evet dere iki yakayı ayırır; fakat koparmaz. Arada bir mesafe vardır, ancak bu mesafe geçişe kapalı değildir. Üstelik dere, sert ve katı bir engel değil; akışkan bir varlıktır. Bu yönüyle dere, iki âlem arasındaki farkın düşmanlık üreten bir engel değil; anlam kazanan bir ayrım olduğunu ifade eder.

Nazarımızı özellikle deredeki suya çevirmemizin sebebi, iki âlem arasındaki ayrımın mahiyetini daha da berrak hâle getirmektir.

Su unsurunun; kendine ait bir şekli yoktur, girdiği kabın suretini alır, ışığa göre parlar ya da kararır, kendisi görünmez; gösterir.

Bu özellikler ile iki âlem arasındaki farkın eşyanın kendisinden değil, eşyanın nasıl göründüğünden kaynaklandığını gösterir. Su, hakikati değiştirmez; fakat hakikatin görünüşünü etkiler. İşte temsilde asıl imtihan burada başlar.

Su, neden görünürde kütleli bir madde olduğu hâlde sertleşmez; akışkan kalır, şekil dayatmaz ve ışıkla karşılaştığında ayna gibi davranır?

Fenni açıdan bakıldığında, suyun bu hususiyetleri kütlesinden değil; molekülleri arasındaki hidrojen bağlarından kaynaklanır. Bu bağlar, su moleküllerini birbirine sıkıca kilitlemez; kopmadan değişen, esnek ve dinamik bir yapı oluşturur. Görünmez olan bu bağlar, suya akışkanlık kazandırdığı gibi, ışığı tutmak yerine yönlendirme kabiliyeti de verir.

Demek ki suyu su yapan şey, maddesinin ağırlığı değil; içindeki nisbetlerdir. Bu durum, iki âlem arasındaki ayrımın da maddî bir kopuştan değil; bakışa göre şekillenen ilişkiler ve nisbetler üzerinden anlaşılması gerektiğini fenni bir dille teyit eder.

Bu nokta, Sözlerde geçen “iman, bir intisabtır” kavramını anlamak için son derece dikkat çekicidir. Zira iman, maddî bir ağırlık veya gözle görülen bir unsur değildir; bir intisab, yani nisbet kurma hâlidir. Nasıl ki suyu su yapan şey, moleküllerinin ağırlığı değil; aralarındaki görünmez bağlar ise; iman da hissedilen bir madde değil, gaybî bir nisbettir. Bu nisbet gözle görülmez; fakat hayatı, bakışı ve bütün okumayı kökten değiştirir. İşte bu hal hayret ve yakîn mertebesine yükseltir.

Farklı bir açıdan daha bakılırsa, ışık bir ortamdan başka bir ortama geçtiğinde yön değiştirir. Buna kırılma denir. Havanın kırılma indisi ile suyun kırılma indisi farklı olduğu için, suya giren ışık doğrultusunu değiştirir. Sonuç olarak: cisimler olduklarından daha derinde, daha eğri, daha büyük veya daha küçük görünebilir.

Fen burada doğruyu söyler: “Işık suda kırılır.”

Bu bilgi yanlıştır denemez.

Fakat problem burada başlar:

İnsan, kırılma neticesinde oluşan görüntüyü hakikatin kendisi zanneder. Yani fiziksel bir hadise, zihinde zannı bir hükme dönüşür. Böylece fenni bir gerçek, tek başına bırakıldığında korku üretir.

Su karanlıkta iken derinlik hissini artırdığı gibi dibi görünmez. Bu durumda su, uçurum gibi algılanır. Oysa su değişmemiştir. Değişen yalnızca ışık şartlarıdır.

Bu durum, karanlığın yokluk olmadığını gösterir. Karanlık, çoğu zaman fark edilmeyiştir. Gündüz vakti semadaki yıldızların görünmemesi gibi… Yıldızlar yok değildir; fakat baskın ışık altında seçilemezler.

Aynı şekilde dere vardır, su vardır, geçiş mümkündür; fakat doğru ışık yoksa ayrım korku üretir.

Üstadım vakıa-i hayaliyede zikrettiği cep feneri, ışığın yokluğunu değil; dar ve yerel bir ışığı temsil eder. Cep feneri: yereldir, parça parça aydınlatır,

Bütünü karanlıkta bırakır.

Fen de böyledir. Fizik, kimya ve biyoloji; doğru, gerekli ve vazgeçilmez ilimlerdir. Fakat yerel çalışırlar. Bir bütünü değil, bir parçayı aydınlatırlar.

Işığın suda kırılması fen ile izah edilir.

Lakin kırılan görüntünün mutlak hakikat sanılması, zannın işidir.

Maddeye hareket veren kanunlardır ve biz bu kanunları fenler vasıtasıyla tanırız. Ancak fen, tek başına bırakıldığında şu sorular cevapsız kalır:

Bu hareket niçin var?

Bu kuvvet kime hizmet ediyor?

Bu düzen neden merhameti bozmuyor?

Fen göz verir; fakat istikamet vermez. İstikamet olmayınca bilgi artar, fakat emniyet azalır. Kanun sahipsiz okunduğunda kör bir zorunluluk gibi algılanır. İşte korku burada doğar.

Fen, hakikatin kendisi değil; zamanın hakikate tuttuğu ışıktır. Her asır, hakikati kendi fehmi nisbetinde okur. Bugün doğru görünen bir hüküm, yarın daha geniş bir çerçevede tamamlanabilir veya tashih edilebilir. Bu fennin zaafı değil; keyfiyetidir.

Zamana bağlı bilgi, dayanak yapılırsa korku üretir. Çünkü insan kalbi, değişen zemine yaslanamaz.

Fen, pilli bir cep feneri gibidir, doğruyu gösterir ama ortamı aydınlatmaz.

İman ise kâinatın elektrik sistemi gibidir: merkezîdir, süreklidir ve kuşatıcıdır.

İman, var olanı görünür kılar. Temsilde cep fenerinin kırılması, ışığın sönmesi değil; dar ve parçalayıcı bir bakışın terk edilmesidir. Bu terk edişle birlikte, sanki bütün kâinatı aydınlatan büyük bir elektrik sisteminin düğmesine basılmış gibi, her şey hakikatiyle görünür hâle gelir. İşte bu noktada hüsn-ü zan, imanın fiilî bir anahtarı olur.

Düğmeye basıldığında temsilde ki gibi; “Eyvah! Şu fener, başıma beladır” olan hüsnü zan ile; bütün âlem aydınlanır. Bu nokta da Yirmiüçüncü Sözde geçen ifade “Küfür, o nisbeti kat’eder. O kat’dan san’at-ı Rabbaniye gizlenir.” Evet sanat yok olmaz; okunamaz hâle gelir. İman ise kıymeti açığa çıkarır.

İki âlem arasındaki ayrım; mutlak bir kopuş değildir, sert bir duvar değildir.

O ayrım: su gibidir, ayna gibidir, ışığa göre derinleşir ya da şeffaflaşır.

Görüldüğü üzere su, inkılâplar bağlamında ele alınan köprü meselesinin en derin unsurlarından biridir. Bu durum, konunun tek bir benzetmeyle açıklanamayacağını; her kavramın ayrı ayrı tetkik edilmesi gerektiğini ortaya koyar.

Cep feneriyle bakıldığında ayrım korkutur.

İman nuruyla bakıldığında ayrım, hikmetli bir geçiş olur.

Bu sebeple insanın ihtiyacı:

Dereyi kurutmak değil,

Köprüyü yıkmak değil,

Daha güçlü bir cep feneri de değildir.

Bütün âlemi aydınlatan nurun düğmesine basmaktır.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.