Bismillah
Üstadım Said Nursî hazretlerinin Mesnevî-i Nuriye'sinin Katre bahsinde yer alan tevhid istidlalleri, tek bir burhan değil, her biri farklı delil türlerine dayanan ve hepsi aynı formülle—"لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ" (Lâ ilâhe illâ Hû) noktalanan bir burhanlar silsilesidir.
Katre Risalesi'nin Birinci Babı şu ifadeyle açılır:
"Allah'tan başka hak bir İlahın bulunmadığını kalben tasdik ve lisanen ikrar ettiğime, bütün gören ve görünen eşyayı şâhid gösteriyorum." (Mesnevî-i Nuriye- Katre)
Bu dört kavram, tevhidin hem insan hem kâinat nezdinde iki ayrı katmanda nasıl gerçekleştiğini gösterir.
İnsan açısından bakıldığında, tevhidin iki boyutu vardır; kalp ve lisan. Kalp, içten onaylar, iman eder; lisan ise bu imanı dıştan söyler, ikrar eder.
Kâinat açısından bakıldığında ise, tevhidin yine iki boyutu vardır: muhteva ve üslub. Kâinatın varlığı ve anlamı (muhteva), Allah'ın birliğine delalet eder; kâinatın sergilediği düzen, intizam ve sanat (üslub) ise bu delili dışa vurur.
Böylece tevhid, insanın kalbiyle tasdik etmesi ve lisanıyla ikrar etmesiyle içten dışa doğru gerçekleşir. Aynı zamanda kâinatın muhtevasıyla ve üslubuyla bu hakikati şahitlik etmesiyle de dıştan içe doğru bir delil silsilesi oluşur.
Bu dörtlü, Katre Risalesi boyunca işlenen "hilkat- kalb- lisan" üçlüsünün bir yansımasıdır ve doğrudan tevhide işaret eder. İnsan hem gören hem de gösteren olarak, kâinatın bir yazı olduğunu ve bu yazının bir Yazar'ı olduğunu ilan eder. Bu ilanın formülü ise şudur:
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Mehazlarda ilerledikçe bu formül, "Allah" lafzından "Hû" zamirine doğru bir yol izler. Çünkü isimler, Zât'a açılan kapılardır; asıl ise o kapıların ardındaki Zât'tır.
Mehazların, bürhana misalleri;
"Mesela bir zîhayat vücuda geldiğinde “Bâri” isminin cilvesine, teşekkülünde “Musavvir” sıfatının cilvesine, gıdalandığı zaman “Rezzak” isminin cilvesine, hastalıktan şifa bulduğunda “Şâfî” isminin tecellisine ve hâkeza, te’sirde mütesanid, âsârda mütehalif, çok sıfat ve isimlere mazhardır.” (Mesnevî-i Nuriye-Katre)
Bu pasajda dikkatimizi çeken ilk nokta, ardı ardına sıralanan dört ifadeden üçünün isim, birinin ise sıfat olarak zikredilmesidir. Bu durum, kelâmî bir farklılıktan değil, belâgatın inceliklerinden biri olan üslup çeşitliliğinden kaynaklanmaktadır. Zira Üstadım Hazretleri, başka bir yerde Musavvir'i doğrudan isimler arasında saymaktadır. Öyleyse buradaki tercih, ifadelerin tekdüze bir tekrara düşmesini önlemeye yönelik kasdî bir üslup tercihidir. Netice itibarıyla pasaj, bu ikiliği kendi içinde dengelemekte; isim ile sıfat arasında herhangi bir çelişki değil, sadece ifade zenginliği söz konusu olmaktadır.
"Bu sıfatların ve isimlerin hedefleri bir olduğundan, elbette müsemmaları da bir olur." (Mesnevî-i Nuriye- Katre)
Tek bir canlının hayatı boyunca varoluşunda, şekillenmesinde, beslenmesinde, hastalıktan şifa bulmasında farklı isim ve sıfatlara mazhar olması, failin çokluğuna değil, aynı failin farklı tecellilerine delalet eder. İsimler çok, ama onların hedefi ve kaynağı birdir.
Mesela;
Vücuda gelme Bâri ismini, Yaratma fiilini,
Teşekkül etme Musavvir sıfatını, Şekillendirmeyi,
Gıdalanma Rezzak ismini, Rızık vermeyi,
Şifa bulma Şâfî ismini, İyileştirmeyi,
Katreden okuyabiliriz.
Tevhid formülü olan "لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ" (Lâ ilâhe illâ Hû), Arapça nahiv kuralları açısından incelendiğinde, belagat ve mantıkî istidlal ortaya çıkar. Bu formül, sadece bir zikir değil, aynı zamanda aklî bir delildir.
Arapça'da "Lâ" nefy harfi, genel ve kapsayıcı bir olumsuzlama getirir. "İlâh" kelimesi ise nekra olarak gelmiştir.
Bu iki unsurun birleşimi, Arapça'da "nefy-i cins" denilen bir yapı oluşturur. Bu yapının anlamı şudur;
"İlâhlık kavramına girebilecek her türlü varlık, bütünüyle reddedilir."
Yani formül, bütün kapıları kapatır.
Böylece cümle, bütün ilâhlık iddialarını ister put olsun ister güneş ister nefs ister para ister makam topluca hiç sayar.
Sonra "istisna" (إلا) harfi gelir ve bu genel olumsuzlamadan sadece bir tek varlığı ortaya çıkarır.
"إِلَّا هُوَ" (İllâ Hû); "Yalnızca O (Hû) müstesnâdır."
Yani bütün ilâhlar reddedildikten sonra, geriye sadece "Hû" kalır. Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir nokta var.
Cümlenin "Allah" ile açılıp "Hû" ile kapanması derin bir belâğat taşır.
"Allah" bir isimdir Lafz-ı Celâl ismi bir tesmiyedir, bir lafızdır.
"Hû" ise hiçbir ismi taşımayan, doğrudan Zât'a işaret eden saf zamirdir, bir tür ismü'l-gayb.
Mesela, (Bâri/Musavvir/Rezzak/Şâfî) → tek isim (Allah) → isimsiz öz işaret (Hû).
Burda yönümüzü iki kavrama çevirecez.
Üslub" ve Muhteva
Bu noktada, mehazlarda kullanacağımız iki temel kavram dır.
Muhteva, bir metnin anlatmak istediği asıl manayı, yani onun özünü ve hakikatini ifade eder. Başka bir deyişle muhteva, "Ne anlatılıyor?" sorusunun cevabıdır. Burada anlatılmak istenen ise tevhid hakikatidir: Allah birdir, O'ndan başka ilah yoktur.
Üslub ise bu mananın anlatıldığı kelime yapısını, cümlenin dizilişini ve ifade tarzını gösterir. Yani "Nasıl anlatılıyor?" sorusunun cevabıdır. Kelimelerin seçimi, sıralanışı ve cümle kuruluşu, üslubun temel unsurlarıdır.
Bu ikili ilişki, Üstad'ın Muhâkemât eserinde de ifade edilir:
"İşte âyetin muhtevası böyle bir üslûbu çağrıştırmaktadır."
Evet Üslub, muhtevayı taklit eder.
Normalde bir yazar, bir konuyu anlatırken içerik ile biçim arasında doğrudan bir bağ kurmak zorunda değildir. Mesela "Bugün hava çok güzel" cümlesinde, kelimelerin dizilişi ile havanın güzel olması arasında hiçbir benzerlik yoktur. Ama Katre'de Üstadımın, üslubu, cümlenin kelime dizilimi, anlattığı hakikatin bizzat kendisiyle aynı yapıyı gösterir.
Mehazda muhteva ve Üsluba bakalım;
Bir zîhayat... Bâri isminin cilvesine, Musavvir sıfatının cilvesine, Rezzak isminin cilvesine, Şâfî isminin tecellisine mazhardır.
Bu mehazdaki üslub; dört farklı isim ve sıfat ile sıralanır. Bu, çokluk üslubudur. Okuyucunun gözüne ve kulağında bir isim kalabalığı oluşur.
Çokluk neyi anlatır Muhtevası nedir?
Bu çokluk, âlemdeki fiillerin, sanatların, nimetlerin çokluğunu temsil eder. Yaratma, şekillendirme, rızık verme, şifa verme... Hepsi birbirinden farklı fiillerdir.
Sonra bu çokluk, tek bir isimde toplanır:
"Bu sıfatların ve isimlerin hedefleri bir olduğundan, elbette müsemmâları da bir olur." (Mesnevî-i Nuriye-Katre)
Buradaki mehazda Üslub ise;
Dört ism-i İlahi Allah lafız-ı Celalinde birleşir. Cümledeki yoğunluk yerini tek bir isme bırakır.
Peki bu TEKLİK neyi anlatır, muhtevası nedir?
Bütün o çok çeşitli fiillerin, nimetlerin, sanatların arkasında tek bir fail olduğunu anlatır. Yani "Çokluk, Birliğe çıkar." Üslub, bunu birebir gösterir: Dört kelime, bir kelimeye dönüşür.
لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ (Lâ ilâhe illâ Hû)
İşte bu noktada karşımıza "Hû" zamiri çıkar. Bu zamir, doğrudan Zât'a işaret eder. Varlığı kesin olan bir Hakikat'e işaret edilmektedir.
“Hû” zamiri neyi anlatır (Muhteva)?
Bu da bize, o Zât'ın hiçbir isimle sınırlanamayacağını, hiçbir lafzın O'nu tam olarak kuşatamayacağını anlatır. Artık doğrudan Zât'ın kendisine işaret edilir.
Üslub, muhtevayı taklit eder. Yani cümlenin fiziksel yapısı olan kelime sayısı ve dizilimi, anlattığı fikrin fiziksel yapısını (kesretten vahdete) gösterir. Bu, kelimelerle yapılmış bir proje gibidir; tıpkı bir mimarın binanın planını çizerken, o binanın taşıyıcı sistemini plana yansıtması gibi.
Mesela; bir ressam, "Ben bir ressamım" dese... Söylediği bilgi olarak kalır.
Lakin o ressam, bir tablo getirse ve tablonun sol tarafına binlerce dağınık çizgi çizse, ortasına o çizgileri tek bir dairede toplasa, sağ tarafına ise hiçbir şey çizmeden bomboş beyaz bir alan bıraksa...
İşte o zaman ressam sana "Ben bir ressamım" demek zorunda kalmaz. Çünkü tablonun kendi üslubu, ressamın ne anlattığını, muhtevasını gösterir.
Katre Risalesi de cümlelerinin dizilimiyle, kelimelerinin uyumuyla tevhidin kendisi olur.
"Demek ki bu kadar çok fiil ve isim, tek bir Zât'a işaret ediyormuş. Ve o Zât, isimlerin bile ötesinde, sadece 'O' (Hû) olarak işaret edilebiliyormuş."
Bu cümle ile, gözlerin önce isim kalabalığını, sonra o kalabalığın tek bir noktada toplandığını, sonra o noktanın dahi kaybolup sadece bir işarete dönüştüğünü görecek. İşte bu, "Üslubun muhtevayı taklit etmesi"dir.
Bu "Hû" vurgusu, Risale-i Nurun Hüve Nüktesi'nde farklı bir istidlale dönüşür. Orada "Hû" hecesinin havada bıraktığı titreşim, asrımızın teknolojileriyle radyo, telefon, telgraf gibi kıyaslanır: hava zerrelerinin aynı anda sayısız konuşmayı karıştırmadan taşıyabilmesi, Cenab-ı Hakkın ilim ve kudretinin her zerrede eksiksiz ihatasına bir temsil olarak sunulur. Katre bahsinde ise "Hû" bir asrı isimlendirmez; tam tersine, asrın keşfine verilen fiziksel hakikatler, "Hû"nun delalet ettiği kuşatıcı kudrete delillerdir.
Birinci bürhan, tek bir varlığın kesretten vahdete ulaşmıştı. İkinci burhan ise bir başka delille gelir:
"Ve keza manzume-i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat ve keyfiyetce birbiriyle münasebetleri, ikisinin bir Nakkaş'ın nakşı olduğuna olan dalâletlerini
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
İle i'lam ediyorlar. “ (Mesnevi-i Nuriye-Katre)
Bu bürhan, birincisinden farklı olarak, birbirinden ayrı iki varlık arasındaki yapısal benzerliğe dayanır.
Kozmik ölçekteki güneş sistemi ile mikroskobik ölçekteki arı gözü arasında zahirde maddî-nedensel bağ görünmemektedir. Lakin ikisi de: akışta hiçbir ilişki yokmuş gibi görünür. Biri kozmik düzen, diğeri ise mikroskobik bir canlı organdır. Katre Risalesi, bu iki varlık ile bir hakikati gösterir.
Gezegenler merkezdeki güneşin etrafında düzenli bir şekilde döner. Arının gözündeki yüzlerce küçük mercek, ortak bir merkez etrafında sıralanmıştır.
Her gezegen kendi yörüngesinde, geometrik hassasiyetle hareket eder. Her bir mercek, bir altıgen geometriyle diğerlerine bağlanır.
Bu düzen, matematiksel kanunlara tamamen uygun bir "üslup" sergiler. Bu yapı, aynı matematiksel hassasiyeti ve aynı "üslubu" taşır.
Güneş sistemi ile arı gözü arasında hiçbir maddi bağ yoktur. Ne güneş sistemi arının gözünü görmüştür, ne de arı gözü güneş sistemini taklit etmiştir. Ama ikisi de aynı üslubu yani merkez etrafında düzenli, geometrik, matematiksel bir nizamı paylaşır.
İki eser arasında hiçbir bağ yokken aynı üslubu taşımaları, onların aynı Sâni’in eseri olduğunu gösterir. İşte bu yüzden Katre, bu benzerliği "bir Nakkaş'ın nakşı" olarak okur.
"Ve keza zerreyi arasındaki câzibenin, güneş ve yıldızlar arasında bulunan câzibeye kardeş olması her iki kısmın da bir kalem-i vahidin yazısı olduğunu
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
İle izhar ediyorlar. (Mesnevi-i Nuriye-Katre)
"Kardeş" Kelimesinin Belâğat İnceliği...
Burada, câzibe kanunun iki uç ölçekteki tezahürü görebilmekteyiz. Üstad'ın "kardeş" kelimesini seçmesi dikkat çekicidir.
Atom içi çekim ile kütleçekimi fiziksel olarak özdeş değildir.
Ancak kanun bakımından akrabadır.
Bu tercih, iddiayı kuvvetlendiren isabetli bir belâgat tercihidir. Eğer "aynı" denseydi, fiziksel olarak farklı iki kuvveti özdeşleştirme gerekirdi bu da olmazdı. "kardeş" ise hem benzerliği hem farklılığı aynı anda ifade eder.
"İşte zerrattaki intizam ve şu vaziyetin lisanıyla Allahu ekber diyerek
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ yu okur."
Bu ifade, önceki burhanlarla doğrudan bağlantılıdır. "Zerrattaki intizam", atom-altı parçacıklardan başlayarak kâinatın her katmanında görülen düzen ve nizamı ifade eder. Bu intizam, bir lisandır. Tek başına bir anlam taşır, bir mesaj iletir. Mehazda "şu vaziyetin lisanıyla" demesi, kâinatın tesadüfî değil, kasdî olduğuna işaret eder.
Bu nizam, "Allahu Ekber" diyerek tevhid formülüne geçiş yapar. Buradaki "Ekber" kelimesi, yalnızca niceliksel bir büyüklüğü değil, aynı zamanda niteliksel bir yüceliği ifade eder. Yani Allah'ın büyüklüğü, sadece zatının veya mülkünün genişliğiyle sınırlı değildir; O, her türlü noksan sıfattan münezzeh, her türlü kemal sıfatla muttasıf, bütün isim ve sıfatlarıyla en yüce mertebede olandır.
Zerreden güneşe, atomdan galaksiye uzanan bu nizam, tek bir kudretin eseri olduğuna göre, o kudretin sahibi bütün bu nizamları kuşatacak kadar büyük olmalıdır. "Allahu Ekber", hem bir tesbih hem de bir istidlaldir.
Beşinci bürhan, insanın alâmet-i fârika yönüyle her ferdin diğerinden farklı oluşuna delilleri gösterir.
"Ve keza bir neviden bir ferdin, bütün efraddan imtiyazını temin edecek teşahhus ve taayyününün kalem-i kudretle yazılması, bütün nev-i beşerin mesela, efradının nazar-ı kudrette meşhud ve melhuz olduğunu istilzam eder." (Mesnevî-i Nuriye)
Burada karşımıza üç önemli kavram çıkar: teşahhus, taayyün ve alâmet-i farika.
Teşahhus, bir ferdi diğerlerinden ayıran şahsiyet ve bireyselliktir. Ona has olan özdür.
Taayyün ise bu şahsiyetin açıkça görünür hâle gelmesi, belirginlik kazanmasıdır. Teşahhusun âdeta gözle görülür bir imzaya dönüşmesidir.
Alâmet-i farika ise bir ferdi bütün diğer fertlerden ayıran farklılaştırıcı işaretlerdir. Bu işaretler, o ferde has olan ve onu imtiyazlı kılan niteliklerdir.
Evet; nevin her bir ferdi, diğer bütün fertlerden farklıdır. Parmak izinden retina taramasına, yüz hatlarından ses rengine kadar hiçbir fert bir diğerinin aynısı değildir.
Bu farklılık, bir "kalem-i kudret"le ilahî kudretin icad edici fiiliyle yazılmıştır.
Bir ferdi diğerlerinden ayıran alâmet-i farikanın tesadüfen veya kendi kendine oluşması imkânsızdır. Bu alâmet, ancak o ferde özel olarak verilmiş bir niteliktir.
Bu özel veriliş, bütün diğer fertlerin de aynı anda o kudret tarafından bilinmesini, görülmesini ve hesaba katılmasını zorunlu kılar. Çünkü bir ferde "bütün diğerlerinden farklı" bir alâmet vermek, diğerlerinin ne olduğunu bilmeden mümkün değildir.
"Çünkü bir fert, alâmet-i farikası cihetiyle bütün efrada muhalif olacaktır. Eğer bütün efrad hazır bulunmazsa, taayyünlerinde, alâmatlarında muhalefetin bulunmaması ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır." (Mesnevî-i Nuriye-Katre)
Farz edelim ki Allah (hâşâ) bütün fertleri bilmiyor olsun.
O zaman bir ferde, diğerlerinden farklı bir alâmet vermek için, bu alâmetin gerçekten farklı olup olmadığını bilemez.
Çünkü farklılık, "bütün diğerleri" ile karşılaştırma sonucu ortaya çıkar.
Bu karşılaştırma yapılmazsa, verilen alâmetin başka bir ferde de aynen verilmiş olma ihtimali vardır.
Katre Risalesinin ifadesiyle “Bu ihtimal ise bâtıldır.”
Netice de Ferdin farklılığı, bütün diğer fertlerin aynı anda bilinmesini ve gözetilmesini zorunlu kılar.
"Öyle ise bir ferdin Hâlık'ı, bir nev'in Hâlık'ı olacaktır." (Mesnevî-i Nuriye-Katre)
Eğer bir ferdi yaratan kudret, o ferde bütün diğer fertlerden farklı bir alâmet verebilmek için bütün fertleri aynı anda bilmek zorunda ise ve eğer bu bilme, yalnızca geçmiş fertleri değil, bütün gelecek fertleri de kapsıyorsa, o vakit bu kudret, nevin bütün fertlerini hem bilen hem de yaratan olmalıdır.
Beşinci bürhan, fertten neve geçmişti. Altıncı bürhan da ise;
"Ve keza bir nev'e Hâlık olabilmek, cinse de Hâlık olabilmeye mütevakkıftır. En nihayet iş
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ da nihayet bulur."
Tıpkı bir yazarın tek bir harfi yazabilmesi için o harfi o kelimenin, o kelimeyi o cümlenin, o cümleyi o metnin içinde düşünmesi gerektiği gibi... Hâlık-ı Zülcelal bir ferdi yaratırken, onu bütün nevin, hatta bütün cinsin içinde imtiyazlı şekilde yaratır. Bu, O'nun ilminin, kudretinin ve iradesinin ne kadar kuşatıcı olduğunu gösterir.
"Ve keza hilkat ve yaratılışın Vâcibü'l-vücud'a isnad edilmesini, nazarları çok kısa olanlar, baîd, garib, külfetli olduğunu tevehhüm etmekle inkârına zehab ediyorlar. Halbuki esbaba isnad edilir ise onların tevehhüm ettikleri bu'd, garabet, külfet kat kat muzaaf olarak hakikate inkılab eder. Çünkü vâcibe daha kolay olur. Mesela, bir adamdan birkaç şeyin sudûru, birkaç adamdan bir şeyin sudûrundan daha ehvendir. Mesela bal arısının hilkati, kudret-i İlahiyeye isnad edilmezse nihayetsiz müşkülat olur." (Mesnevî-i Nuriye-Katre)
Uzak, garip, külfetli vehmin olması bir zandan kaynaklanıyor; Nazarı kısa olan bazı kimseler, "Bu kadar muazzam ve karmaşık bir kâinatı doğrudan Allah'a isnat etmek ne kadar uzak ne kadar garip ne kadar külfetlidir!" derler. Onlara göre bu işi sebeplere vermek daha makul ve daha yakındır.
Ancak bu vehim, hakikatin tam aksinedir. Zira yaratılışı sebeplere isnat etmek, uzaklığı, garipliği ve külfeti kat kat artırır. Çünkü bir işi Vâcibü'l-vücud a vermek, o işi sayısız esbaba vermekten çok daha kolay ve akla yakındır.
"Mesela bal arısının hilkati, kudret-i İlahiyeye isnad edilmezse nihayetsiz müşkülat olur." (Mesnevî-i Nuriye)
Bal arısını düşünelim; Arı peteği altıgen yapıdadır, en az malzemeyle en fazla dayanıklılık sağlar. Kimyager Arı, nektarı bala dönüştüren bir fabrika gibi çalışır.
Sosyalleşmesine bakarsak; Kovanda kraliçe, işçi, asker arılar arasında bir iş bölümü vardır.
Kartografya fenni olan arı ise;
Arı, güneşe göre yön bulur, kilometrelerce uzaktaki çiçeği bulup geri döner.
Sebeplere isnat edildiğinde ise işin içinden çıkılmaz. Eğer bu sanatlar mühendislik, kimya, sosyoloji ve haritacılık arıya sebepler tarafından öğretilmeye çalışılsa, bu imkânsızdır. Çünkü sebepler şuursuzdur. Arı ise bu sanatları ne öğrenir ne de icat eder; ona sadece ılham edilir. Yani bu bilgiler, ona dışarıdan, şuurlu ve kudretli bir kaynak tarafından ilham edilir. İşte o kaynak, Allah'ın kudretidir.
Bütün bu burhanlar, farklı kapılardan aynı neticeyi verir.
Bütün bu burhanların ortak noktası, "Kalem-i Vâhid" de odaklanır. Zira üslup, kanun ve nizam tek ise, o üslubun sahibi de tek olmalıdır. Bir lisan, kendi içinde tutarlı bir ifade tarzı olarak ancak tek bir konuşana ait olabilir; iki ayrı fail, aynı cümleyi aynı ahenkle söyleyemez. Kâinattaki bütün varlıklar da aynı Kalem-i Vâhid ile yazılmıştır. Bu da onları yaratanın bir olduğunu gösterir.
"Kalem" kudretin icad edici fiiline işaret eder; “Vâhid” ise bu kudretin her ölçekte aynı üslupla işlediğini, tek bir Zât'a ait olduğunu gösterir.
İşte bu noktada karşımıza Katre Risalesi'nin en temel okuma biçimi çıkar: Lisan, yazı ve konuşma ekseni. Bu eksen, bütün burhanları birleştiren ortak temadır. Zira kâinat, bir yazı gibi okunabilir; bu yazının bir lisanı vardır ve bu lisan, sahibini tanıtan bir konuşmadır.
Bu bağlamda Katre'deki tevhid istidlalleri, büyük bir hakikate ulaştırır: Hâlık-ı Zülcelâl sesi yaratmıştır, lâkin O'nun sesini tasavvur etmek hatadır. Zira O'nu sesle sınırlamak, yaratılanı Yaratıcı'ya denk tutmak olur ki (haşa)bu hem akla hem de tevhidin ruhuna tamamen aykırıdır. Zira ses, yaratılmıştır; sınırlıdır, zamana ve mekâna bağlıdır. Hâlbuki Allah, yaratıcıdır; sınırsızdır, zamandan ve mekândan münezzehtir. Öyleyse O'nu, yarattığı bir şeyle (sesle) işitmeyi beklemek, yaratılanı Yaratıcı'ya benzetmek olur ki (haşa) bu tevhidin özüne zıttır.
Eğer Allah sesi yarattıysa, O, sesin kendisi olamaz. Çünkü bir şeyi yaratan, o şeyin mahkûmu (esiri) olmaz. Ateşi yaratan, ateşte yanmaz; suyu yaratan, suda boğulmaz.
"O'nda aciz olan bir şeyin bulunması, icad sıfatına zıttır."
İcad sıfatı, mutlak kudreti gerektirir. Kudret ise, acizliğin tam zıddıdır.
O'nun konuşması, yaratması gibidir. Bir şeyi yaratmak için enerji harcamaz, alet kullanmaz, zamana ihtiyaç duymaz. O'nun emri, O'nun zâtından ayrı değildir; "Ol" dedi mi, o şey hemen oluverir. Bu, acizlikten tamamen uzak, salt kudrettir.
Zat-ı Akdes, insana tenezzül-i ilâhî ile hitap eder. Yani, bizim idrakimizin alabileceği bir üslup ve temsiller lisanıyla konuşur. Zira insan, sınırsız ve mutlak olanı doğrudan kavrayamaz; bu sebeple Cenab-ı Hak, hakikatleri bize anlayışımıza yakınlaştırmak için temsiller ve misallerle ifade eder.
"Yazmak fiili, yaratma fiili ile birlikte iş görmesi, konuşmasının ispatıdır."
Bir yazar düşünelim. Kalemi eline alır, harfleri yazar. O harfler, onun konuşmasının bir yansımasıdır. Ama yazar, o harflerin içinde değildir; o harfler, yazarın sadece bir eseridir.
Şimdi Allah'ı düşünelim:
O'nun "konuşması" (kelâm sıfatı), "yaratması" (tekvin sıfatı) ile aynı anda iş görür.
Yani O, bir şeyi "yaratarak" onunla "konuşur".
Her yaratılmış varlık, O'nun bir kelimesidir. Kâinat, O'nun bir mektubudur.
Bir mektup nasıl ki yazarının zihnini, duygularını, iradesini yansıtırsa; kâinat da öylece Allah'ın ilmini, kudretini, rahmetini, hikmetini yansıtır.
İşte bu sebepledir ki Katre Risalesi, kâinattaki her bir varlığı birer kelime olarak okur. Zerre, o mektubun bir harfidir; güneş sistemi, o mektubun bir cümlesidir; insan ise o mektubun en anlamlı, en kapsamlı paragrafıdır.
Bu okuma biçimi, aslında ilimden kudrete uzanan bir lisan gibidir. Zira Allah'ın ilmi her şeyi kuşatmış, kudreti ise o ilmi esere dönüştürmüştür. Konuşması da bu ilim ve kudretin bir tecellisi olarak kâinatı, adeta okunaklı bir yazı hâline getirmiştir.
Evet Allah'ın Konuşması, Kudretli Bir Yazıdır.
Allah ses yaratmıştır ama O, ses değildir.
Allah konuşur ama konuşması, bizim konuşmamız gibi acizlik değil, mutlak kudrettir.
Ve kelamı, kâinatı bir mektup olarak yazmış, her varlığı bir kelime yapmış, her kanunu bir üslup kılmıştır.
Biz, bu mektubu okudukça, Hâlıkımızı tanırız.
Ve o mektubun her sayfasında aynı imzayı görürüz:
"Hû."
İnsan konuştuğu gibi, Kâinat da konuşuyor yani bir anlam taşıyor, bir mesaj iletiyor.
Öyleyse kâinatın da bir lisanı var.
Konuşma uçar gider; ses dalgaları havada kaybolur. Ama yazmak zamana meydan okur, konuşmayı ölümsüzleştirir. Kâinat da öyle bir yazıdır ki:
Her zerresi bir harf,
Her kanunu bir kelime,
Her sanatı bir üslup,
Her varlığı bir imzadır.
Bu yazıyı okuyan akıl, " bir Kalem-i Kudret var!" der.
Ve bu cihetle "Kalp ve Lisan, Hilkatin Okuma Araçlarıdır"
Hilkat, insana kalp ve lisan verdi. Kalp ve lisan da hilkati okuyarak tek bir sonuca vardı:
"Lâ ilâhe illâ Hû."
Çünkü:
Hilkat okundu → kalp tasdik etti.
Kalp tasdik etti → lisan ikrar etti.
Lisan ikrar etti → tevhid ortaya çıktı.
Nihayetinde varılan nokta, bütün bu burhanların, bütün bu delillerin, bütün bu sanatların özetidir.
لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ
Zerre okur, insan yazar. Zerre, varlığıyla, intizamıyla, yapısındaki sanatla ve yerine getirdiği vazifeyle "Bir Yaratıcı var!" diye bir mesaj verir. O, var olarak yokluktan varlığa çıktığını, düzeniyle her şeyin bir kanuna tabi olduğunu, sanatıyla bu işin bir kudret sahibine ait olduğunu ve vazifesiyle de her şeyin bir anlam ve gaye ile yaratıldığını okur. İnsan ise bu okumayı alır, kalbiyle tasdik eder, lisanıyla ikrar eder ve bunu bir yazıya bir esere, bir hayata dönüştürür. Zerrenin intizamı ile insanın alâmet-i farikası aynı Hakikati gösterir: Her şey, tek bir kaynağa işaret etmektedir. Bu, kâinatın her katmanında Tevhidin şahitlenmesi ve okunmasıdır.