Bismillah
Kâinat okunmayı arzulanan, antika ve nurani bir kitaptır. Bu kitabın her bir yaprağı bir alem, her bir cümlesi bir mevcud, her bir zerresi ise ilâhî birer harftir. Doğu irfanında harfler, sadece sesleri taşıyan cansız semboller değil; her biri bir varoluş kodunu, kozmik bir sırrı bünyesinde barındıran canlı varlıklardır. Harfler aleminin şüphesiz en gizemli, en yalın ve en kurucu unsuru ise Elif’tir. Elif, sadece alfabenin ilk harfi değil; kâinatın en derinliklerindeki zerrelerden insanın çehresine, enenin istikametinden semavat sayfasındaki en büyük Risalet mührüne kadar uzanan muazzam bir ispat kapısıdır.
İmam-ı Gazali Hazretleri’nin penceresinden Elif, ilâhî adaletin ve ahlâkî dengenin kâinat yüzündeki geometrik mühürüdür.
Geometride iki nokta arasındaki en kısa mesafe, bir doğru çizgidir. Sağa veya sola sapan, kavislenen hiçbir çizgi “en kısa” olma vasfını taşıyamaz.
İmâm-ı Gazali Hazretleri, kulun gitmesi gereken dosdoğru yol olan sırat-ı Müstakîmi tarif ederken bu geometrik kuralı görebiliriz. Elif, yukarıdan aşağıya çekilen pürüzsüz, eğriliksiz bir doğrudur.
İdeal bir ahlak, hile ve yapmacıklıktan uzak olan en kısa ve en berrak yoldur. Dolayısıyla Elif, sapması olmayan o geometrik “doğru” hat ile ahlaki dürüstlüğün kâinattaki görsel ve matematiksel ispatıdır.
Geometride noktayı hareket ettirdiğinizde elde ettiğiniz ilk şekil bir çizgidir, yani Elif’tir. Diğer tüm iki ve üç boyutlu geometrik şekiller üçgenler, kareler, daireler bu ilk çizgiden oluşur.
Hüccetü'l-İslam İmâm-ı Gazzâlî Hazretleri’nin tefekkür haritasında kâinat, kalemin kağıda dokunmasıyla oluşan o boyutsuz ve hacimsiz 'Nokta' ile başlar. Maddeden, zamandan ve mekândan münezzeh olan o tekil nokta; ilâhî ilmin ve iradenin kâinat sayfasına vurduğu ilk mühürdür. Kesret, o hacimsiz noktanın kalbinde gizlidir. Ne zaman ki o mübarek kalem hareket eder; nokta boyuta bürünür, uzar ve eğrilik kabul etmeyen o geometrik mühür, yani istikamet çizgisi olan Elif doğar. Nokta ilmin batını, Elif ise kudretin zahiridir.
Kâinatın yaratılış geometrisinde de ilahi “Ol” emri olan nokta, varlık sahnesine ilk olarak dikey bir varoluş hattı olan Elif olarak çıkmıştır. Yani kâinat sarayının mimari planındaki ilk çizim Elif’tir.
Elif harfi, zemine göre tam dik 90 derecelik bir açıyla durur. Geometrik olarak diklik, dengenin ve mîzanın sembolüdür. Sağa bükülse ifrata, sola bükülse tefrite düşecektir.
Bir binanın ayakta kalması, kolonlarının Elif gibi tam bir dik açıyla yani adaletle durmasına bağlıdır. İmam-ı Gazalî Hazretleri, kâinattaki o sarsılmaz dengeyi ve adalet nizamını Elif’in bu geometrik duruşuna benzetir.
Elif; sağa veya sola meyletmeyen, merkezini bozmayan, yukarıdan aşağıya dimdik inen pürüzsüz bir çizgidir. İmâm-ı Gazalî hazretlerinin, harflerin bu şekilsel nizamından yola çıkarak kulun ahlâkî yolculuğunu tahkik eder. İnsanın "Elifleşmesi"; Adalet ve İtidal çizgisinde durabilmesidir.
Elif, kâinattaki tüm karmaşanın ortasında sadık bir kalbin, dosdoğru bir şahsiyetin simgesidir. O, dışarıdan bakıldığında yalın ve yalnız görünür; fakat bu yalnızlık mahlukata muhtaç olmayışın, haksızlık karşısında eğilmeyen bir dirayetin nişanesidir. Eğrilik kabul etmeyen bu hat, kulun hem dünyada hem de ahirette yürümesi gereken dosdoğru yolun Sırat-ı Müstakimin mühürüdür.
Harflerin batınî ilmi için İbnü’l-Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye’de Elif’in aslında bir harf olmadığını, diğer tüm harflerin kendisinden türediği "asıl" olduğunu beyan eder. Ona göre alfabedeki tüm harfler, Elif'in bükülmesi, kıvrılması ve şekil değiştirmesiyle oluşmaktadır. Misal Elif’in yatay hale gelmesiyle Be harfinin oluşması gibi; kâinat da tek bir nurun şekil almasıyla var olmuştur.
Muhyiddin İbnü’l-Arabi hazretlerinin bu ifadesi, Kâinatın maddi zerreler alanına, kuantum ve kimya dünyasına indiğimizde maddesel bir hakikate dönüşür: Maddi kâinatın Elif’i, Hidrojen gibi görebiliriz.
Kâinatın hilkatinde varlık sahnesine çıkan ilk, en hafif ve en basit element hidrojendir. Tıpkı Elif harfinin ebced değerinin 1 olması gibi, hidrojenin de atom numarası, yani çekirdeğindeki proton sayısı 1'dir; çekirdeğinde ağır nötronlar barındırmayan en saf, en katıksız haldir. Kâinatta gördüğümüz diğer tüm ağır elementler,yıldızların kalbinde bu ilk elementin, yani hidrojenin başkalaşmasıyla meydana gelmiştir. Maddi alemde dokunduğumuz her şey, aslında form değiştirmiş birer "Hidrojen", yani maddi birer Elif’tir.
Arap alfabesinin ilk harfi olan ve sadece dikey tek bir çizgiden ibaret olan o yalın sembolün matematiksel, kozmik karşılığı 1’dir. İbnü’l-Arabî hazretleri ve Üstadım Bedîüzzamân hazretlerinin bahsettiği o “sıkletsizlik”, “teklik” ve “vahdet” mühürü, bu tek bir çizgi olan harfin 1 oluşuna dayanır.
Bir insan ismi olarak veya Elif harfini ağzımızdan çıkarırken telaffuz ettiğimiz o üç harfli kelimenin E-L-F / أ ل ف ebced değeri hesaplandığında karşımıza muazzam bir matematiksel mühür çıkar:
E (Elif – أ) harfi = 1
L (Lâm – ل) harfi = 30
F (Fe – ف) harfi = 80
Bunların toplamı dahi yalın bir tekligi ifade eder 1 + 30 + 80 = 111
İşte madde ve mananın birleştiği o gizemli nokta 111 sayısı, aslında üç tane Elif’in (1 – 1 – 1) yan yana gelmesinden ibarettir.
Siz ağzınızdan tek bir “Elif” kelimesini çıkardığınızda, aslında gizli bir şekilde üç tane 1’i, yani üç Elif’i zikretmiş olursunuz.
Üstadım Bedîüzzamân Said Nursî Hazretleri; tefekkürümüz için nazarlarımızı Kâinat kitabının sahibi Sâni-i Zülcelâl'in vahdet mühürlerine çevirir. Risale-i Nurun, Otuzuncu Sözü; Kâinat kitabını ve onun içindeki iki sırrı iki sembolle izah eder.
“Tılsım-ı kâinatı keşfeden, Kur’an-ı Hakîm’in mühim bir tılsımını halleden Otuzuncu Söz “Ene” ve “zerre”den ibaret bir “elif” bir “nokta”dır. (Sözler 535.sh)
Zerre veya Nokta; Hüccetü'l-İslam İmâm-ı Gazzâlî Hazretleri’nin bahsettiği o "boyutsuz, hacimsiz ilâhî ilim ve iradenin ilk mühürü", yani maddesel alemin yapı taşıdır. Kâinatın maddesel bütün satırları, formları ve cisimleri o noktaların atomların yan yana gelmesi ve hareket etmesiyle yazılır.
Ene veyahut Elif; Maddesiz, sıkletsiz, kendine ait katı ve hacimli bir gövdesi olmayan, sadece bir ölçü çizgisi hükmündeki şeffaf istikamet hattıdır.
Ene bir Elif’tir; kâinat kitabının o derin mana ve mukaddes tecellilerle okunması, ölçülebilmesi ve mîzan edilmesi için bir alet-i inkişaftır. İnsan, bu şeffaf hat sayesinde esbabın perdesini yırtar, gaflet karanlığını dağıtır ve kâinat ta gizlenmiş olan her bir ilâhî ismin tılsımını farkeder.
Elif’in hafifliği; sıkletinin yani maddesel ağırlığını olmayışıdır. İnsan enesini bir Elif gibi hafiflettikçe, üzerindeki sahte sahiplik ve malikiyet yüklerini attıkça şeffaflaşır; tıpkı ışığı aynen geçiren pürüzsüz bir cam gibi, üzerinde ilahi isimler parıldar. Nübüvvet çizgisi eneyi Elif gibi istikamet üzere tutarak bir alet-i marifet yaparken; felsefe çizgisi eneyi katı, ağır ve kendinden bir gücü olan müstakil bir direk zanneder. İşte o zaman ene bükülür, ağırlaşır ve firavunlaşarak kendi sıkleti altında kırılır.
“Gök, zemin, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi, ene’ dir.” (Sözler 535.sh)
Peki neden koca gökler, zemin ve azametli dağlar bu emanetten korktu?
Aslı ne olursa olsun, vav'a bedel kaf dahi olsa fark etmez. Yine elif, elif ve hafiftir. (Muhâkemat 81.sh)
Çünkü gökler, zemin ve dağlar kendi katılıkları, maddesellikleri, sabit sınırları ve sıkletleri ile mühürlenmiştir. Üstadım Bedîüzzamân Hazretleri’nin Muhâkemat’ta buyurduğu o sarsılmaz mizanla: "Aslı ne olursa olsun, Vâv’a bedel Kaf dahi olsa fark etmez. Yine Elif, Elif’tir ve hafiftir." Kâinatın o azametli unsurları ister Vâv (و) gibi bükülmüş maddî bir formda olsunlar, ister Kaf (ق) Dağı gibi heybetli ve ağır birer kütle olsunlar; unvanları ve şekilleri ne olursa olsun birer sıklet taşırlar ve sadece kendilerine yüklenen tek bir fıtri vazifeyle mühürlenmişlerdir. Mutlak olanı tartacak, açığa çıkaracak bir ölçü biriminden yoksundurlar.
İnsandaki Ene ise, kâinatın o ağır ve katı unsurlarının karşısında aslı ne olursa olsun her daim bir Elif’tir; her zaman müstakimdir, şeffaftır ve hiçbir maddî ağırlığı yoktur, hafiftir. Ancak bu hafif Elif harfi ismen telaffuz edilip kelama döküldüğünde ebced değeri yüz on bir (111) olur. Bu sayı, yan yana gelmiş üç Elif’ten (1-1-1) ibarettir. İşte o sıkletsiz Elif’in kalbinde; İlim, İrade ve Kudret sıfatlarının; dimağ, vicdan ve kalp muvazesinin mutlak mühürü gizlidir.
Ene, o hafif yapısıyla koca ilâhî mülkü ve sıfatları tartacak kâinattaki yegane mizandır. Abd; enesindeki cüz'î ilmiyle mutlak ilmi, cüz'î iradesiyle mutlak iradeyi ve cüz'î kudretiyle mutlak kudreti kıyas ederek anlar. Koca göklerin ve dağların o katı ve azametli halleriyle ister Vâv olsunlar ister Kaf sığdıramadığı ve ürktüğü şey, bu küçücük Elif’in içindeki 111 sırrıdır. Ene bir Elif olarak dosdoğru ve hafif durduğu müddetçe, kâinat kitabının yazıldığı o ilk zerreleri yani Noktaları hakkıyla okuyan ve ilâhî mülkü tartan muazzam bir adalet terazisidir.
İbnü’l-Arabî Hazretlerinin harf ilmindeki diğer bir ispatı ise Ülfet sırrıdır. Arapçada "E-L-F" kökü, aynı zamanda kaynaşmak ve sevmek anlamına gelir. Elif harfi şeklen kendisinden sonraki harflere bitişmez, bir nevi yalnızdır; ancak bütün harflerin özünde gizli olduğu için hepsiyle batınî bir ülfet içindedir.
Maddi hayatın devamlılığı için hücrelerimizi ve DNA sarmalını bir arada tutan ‘Hidrojen Bağları’, suyun şahsında tecelli eden ilahi birer vesiledir. Bu bağlar, kâinattaki o mukaddes aşkın, ülfetin ve ‘Elif’ sırrının madde alemindeki sessiz birer tescilidir.
Burada kâinat nizamının en büyük muvazenesi karşımıza çıkar: Elif’in hafifliğine mukabil, Vâv’ın (و) ağır bir sıkleti vardır. Elif bükülüp kendi içine kıvrılarak Vâv şeklini aldığında, artık bir hazne, bir hacim oluşturur. Ebced değeri 6’dır; yani altı cihetle dünyaya ve kesrete bağlanmıştır. Zerreler aleminde de kural aynıdır: En hafif element olan hidrojen yıldızların bağrında sıklet kazanıp katılaştıkça ağır elementlere, yani taşa, toprağa, kemiğe ve bedene dönüşür. Maddî dünya Vâv’ın sıkletiyle kurulmuştur; insanın imtihanı ise sırtındaki bu ağır Vâv emaneti vakarla taşırken, kalbini ve enesini bir Elif kadar hafif ve istikamet üzere tutabilmektir.
Bu hakikatin canlı bir misalini gündelik hayatın esbab dairesinde dahi müşahede etmek mümkündür:
Odaya ansızın gelen bir ses işitildiğinde, insan zihni ilk anda o sesi kesret dairesinden bekler ve kaynağını anlayamaz. Ancak esbab noktasında dikkatle bakıldığında görülür ki; koltukta oturanın hareketiyle, o koltuğu oluşturan tahta parçaları üzerlerine binen ağır bir sıkletle (Vâv haliyle) esnemiş ve o gıcırtı sesi form alarak dışarı çıkmıştır. Fakat tefekkür derinleşip o katı tahta parçalarının aslına, zerrelerine inildiğinde anlarız ki, o bükülen tahtalar da özünde kâinatın ilk, en hafif zerrelerinden yani maddî Elif olan hidrojenden meydana gelmiştir. Gıcırtı Vâv ‘ın bükülmesidir; fakat o tahtayı var eden cevher, ilk andan beri Elif’in ta kendisidir. Kesretten beklentiyi kesip esbabın arkasına bakabilen akıl, koltuğun gıcırtısında bile vahdetin mührünü okur.
Maddesel ve semavi alemleri kuşatan bu dikey Elif hattı, en sarsıcı ispatını mikro-kâinat olan insan anatomisinde gösterir.
İnsan çehresi ve dimağı, harflerin canlı birer tecelligahıdır.
Her şeyi tartan ve ilâhî sıfatları keşfeden enenin Elif dikliğini, ilkin kendi üzerimizde, bir insan yüzünde düşünerek bir nevi Zihinsel Harita çizelim.
Evet İnsanın kendi çehresi, satır satır işlenmiş nurani bir levhadır. Bu sistemde Elif, dimağın bütünlüğünü koruyan, yukarıdan aşağıya inen o dikey ana direktir. Bu dikey hat, dimağı tam ortasından bir ayna simetrisiyle sağ ve sol olmak üzere ikiye ayırır. Bu görünmez Elif hattının her iki yanında, beyin loblarının kavisleriyle kalbi simgeleyen iki Nûn (ن) harfi yer alır. Elif yukarıdan aşağıya dikey bir hat gibi inerken, her iki yandaki kavisli yapılar zihni ve kalbi iki kanatlı bir nûr havzası haline getirir. Mîm (م), bu dimağa üflenen nûr ve mânâ iken; Hû (ه) vicdanın pusulasıdır. Varlığın batınî döngüsü, bir nehir gibi sır hanesi olan Hû’dan başlayıp mânâ mülkü olan Mîm’e (م) akar.
Daha anlaşılır bir nazarla;
Şimdi aynaya bakar gibi bir insan yüzünü zihnimizde canlandıralım. Karşımızda duran o insan kafasını ve yüzünü, en dış hatlarıyla pürüzsüz ve yuvarlak bir bütün elma gibi düşünelim. İşte "elma daireselliğinde bir baş; bu bütünsel kâinatın ve ruhun o ilk katıksız halini, yani her şeyin başlangıcı olan Evvel’i ve o yuvarlak yapısıyla henüz bölünmemiş enaniyet potansiyelini barındıran Mîm (م) harfinin ta kendisidir. Şimdi o bütün "Mîm elması" hükmündeki kafanın tam ortasından aşağıya doğru keskin, narin ve dikey bir hattın indiğini hayal edin. Alnın tam ortasından başlayan, burun kemiğinin tam üzerinden süzülen, dudakların tam birleşim çizgisinden geçerek çeneye kadar inen o hayalî dikey simetri çizgisi, Elif Köküdür.
Bu dikey Elif çizgisi yüzün tam ortasından aşağıya doğru süzüldükçe, o bütün olan "Mîm kafasını" (م) tam ortasından keserek sağ ve sol olmak üzere iki yarım elmaya böler. Bu ikiye ayrılış, insandaki enaniyet ve algı kutuplarını doğurur. Ortadaki dik Elif hattının ayırdığı yüzümüzün Sağ Yarısı; sağ kaşımızın, gözümüzün ve yanağımızın oluşturduğu o kavisli yapıyla tam bir Nûn (ن) harfi gibi içe, ruha ve görünmeyene bakan Kalb dairesidir. Yüzümüzün Sol Yarısı ise; sol kaşımızın, gözümüzün ve yanağımızın kavisiyle, sağdaki harfi kusursuz bir nizamla aynalayarak ters yöne açılan ikinci bir Nûn (ن) harfidir; burası da dış dünyaya, maddeye ve duyulara açılan Âlem-i Şehadettir. İnsan, tam yüzünün ortasından geçen o dikey Elif çizgisi sayesinde yüzünün sağındaki ve solundaki bu iki Nûn (ن) harfini muazzam bir muvazenede tutar; çehremiz ancak ortadaki o dik Elif simetrisiyle dosdoğru olabilir.
İnsan sisteminde Elif, dimağın bütünlüğünü temsil eder. Mîm (م), bu dimağa üflenen nûr ve mânâdır. Nûn (ن), tecellilerin haznesi olan kalbdir. Hû (ه) ise vicdan ve Latîfe-i Rabbaniye’dir. Varlığın batınî döngüsü, Âhir’den Evvel’e doğru, yani sır hanesi olan Hû’dan başlayıp mânâ mülkü olan Mîm’e akar.
Anatomide beyni tam ortasından dikey olarak bıçak gibi kesen ve onu sağ-sol lob diye ikiye ayıran derin bir yarık vardır.
İşte bu dikey hat, bahsettiğimiz o eğrilik kabul etmeyen, şeffaf şuur çizgisi olan Elif’tir.
Fenn-i tıb hakikatinde, beynin bu iki lobu birbirine sadece tabanda yer alan çok ince, lifli bir köprüyle bağlıdır. Yani dimağımız, biyolojik olarak da aslında tam ortasından bir Elif çizgisiyle yarılmış durumdadır.
Nöroloji beynin sağ lobu; sezgilerin, bütünsel algının, sanatın, maneviyatın, derin hislerin ve görünmeyeni kavrama yeteneğinin merkezidir.
Sağ lob, mantıksal kalıplara sığmayan, rüyalar gibi soyut ve metafizik alemlere açılan taraf...
Üst parçada yüzün sağ tarafı için hayali çizdiğimiz, içe bakan Kalb dairesi (Nûn harfi), beynin sağ lobunun bu manevi, sezgisel ve bütünsel algısıyla tıbben birebir örtüşür. Sağ lob, insanın mana alemini sezen manevi gözüdür.
Fenni izaha göre beynin sol lobu ise; mantığın, analitik düşüncenin, dilin, matematiğin, parçalara ayırmanın ve maddi dünyayı hesaplamanın merkezidir.
Sol lob, dışarıdaki nesneleri ölçer, biçer, sebep-sonuç ilişkisi kurar ve insanı somut dünyaya bağlar.
Üst parça tasvirimizde yüzün sol tarafı için hayali çizdiğimiz, dışa ve maddeye açılan Âlem-i Şehadet (ikinci Nûn harfi), beynin sol lobunun bu rasyonel, dünyevi ve analitik fonksiyonunun tam fenni karşılığıdır. Sol lob, insanın madde alemini yöneten maddi gözüdür.
Fenn-i tıp mevzumuzla alakadar bir kuralıda; Çapraz Kontrol. Beynin sağ lobu vücudun sol tarafını; sol lobu ise vücudun sağ tarafını yönetir.
Yani içe, manaya ve kalbe bakan o “Sağ Lob” (Nûn), aslında sizin yüzünüzün soluna, yani dış dünyaya (Âlem-i Şehadete) hükmeder. Maddenin içine manayı üfler.
Dış dünyayı, mantığı ve maddeyi hesaplayan o “Sol Lob” ise, sizin bedeninizin sağına, yani kalb cephenize hizmet eder. Maddeyi mananın emrine verir. Bu çaprazlama, kâinattaki madde ve mananın birbiri içine nasıl büküldüğünün en büyük fenni delilidir.
İnsanın yüzündeki ve dimağındaki bu Elif tecellisi, nörolojinin sağ ve sol lob keşifleriyle sarsılmaz bir fenni delil olmuştur.
Fenn-ı tıp ispat eder ki; insan dimağı, o ortadaki dikey şuur çizgisi olan Elif ile madde ile manayı, sağ lob ile sol lobu tam bir muvazenede tutarak kâinatı algılayan muazzam bir alet-i inkişaf haline gelir.
Elif’in bu kozmik, anatomik ve ahlâkî saltanatı; nihayetinde kâinat kitabının en büyük mürebbisi olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ’ın parmaklarında mukaddes bir mucize mührüne dönüşür.
“Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mütevatir ve kat’î bir mu’cize-i kübrası, şakk-ı Kamer’dir.” (Mektubat 179.sh)
“Öyle de: Arz’a bağlı, semaya asılı olan Kamer’i, bir Arzlının işaretiyle iki parça ederek Arz’ın sekenesine, o Arzlının risaletine öyle bir mu’cize gösterildi ki: Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) Kamer’in açılmış iki nurani kanadı gibi; risalet ve velayet gibi iki nurani kanadıyla, iki ziyadar cenah ile, evc-i kemalâta uçmuş; tâ Kab-ı Kavseyn’e çıkmış, hem ehl-i Semavat, hem ehl-i Arz’a medar-ı fahr olmuştur...” (Sözler 589.sh)
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, risaletini inkâr eden esbabperestlere karşı parmak kalemiyle semavat sahifesine tek bir Elif çizmiştir.
Kozmolojide ve İbnü’l-Arabî Hazretlerinin varlık haritasında gökteki Kamer’in sembolü Mîm harfi (م) mühürlenmiş bir hakikattir. İslam astronomisinde yeryüzüne en yakın gök küresi olan Kamer Feleği’nin harf karşılığı doğrudan Mîm (م) harfidir. Arap alfabesinde pürüzsüz yuvarlaklığıyla kameri simgeleyen bu harf, ebcedî değeri olan 40 sırrıyla hem Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Aleyhissalâtü Vesselâmın risaletiyle birlikte semavî bütünlüğü mühürler.
İşte gökyüzünde parıldayan o azametli Mîm (م) harfi, Fahr-i Kâinat Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın semaya çektiği nurani Elif çizgisiyle buluştuğu an, o pürüzsüz yuvarlaklık tam ortasından ikiye yarılmış; şakktan sonra ise o yuvarlaklık bükülerek karşı karşıya duran iki hilale, yani ebced değeri ellişer (50) olan iki Nûn (ن) harfine inkılap etmiştir. Zât-ı Ahmediye (A.S.M.), o keskin, şeffaf teklik olan elif ile semada bir kırkı (Mîm'i), iki elli (iki Nûn'u) yapmıştır. Kamer, onun Elif işaretiyle bir iken ikileşmiştir.
Ve o mübarek el;
“Ve celal ile kalktığı vakit, Kamer'i parçalayıp Kab-ı Kavseyn şeklini verir; ve cemal ile döndüğü vakit, âb-ı kevser akıtan on musluklu bir çeşme-i rahmet hükmüne girer.” (Mektubat 140.sh)
Bu semavî mühür ispat eder ki; bu kâinat memleketi, zerrelerindeki hidrojen bağlarından insan çehresine, oradan semavatındaki Ay’ın sinesine kadar bütünüyle Elif’in sahibini tanımakta ve O'nun memuriyetine baş eğmektedir.
“Acaba böyle bir zâtın bir tek eli, böyle acib mu’cizata mazhar ve medar olsa; o zâtın Hâlık-ı Kâinat yanında ne kadar makbul olduğu ve davasında ne kadar sadık bulunduğu ve o el ile biat edenler, ne kadar bahtiyar olacakları, bedahet derecesinde anlaşılmaz mı?..” (Mektubat 140.sh)
Harflerin başladığı kelâm boyutundan, kuantum alanının zerrelerine; İmâm-ı Gazzâlî’nin ahlâk mîzanından, İbnü’l-Arabî’nin varlık tecellisine, insanın yüzündeki anatomik ve fenni sırlardan Üstadım Bedîüzzamân’ın ene tahliline kadar kâinatta hüküm süren kaide; Her şey "Bir" ile başlar ve "Bir"e şehadet eder. Elif’i okumak ve onun ismini hakkıyla taşımak; kesretin gürültüsü ve esbabın gıcırtısı içinde o tek olan vahdeti bulabilmektir. Abd, sırtındaki Vâv yüküyle acziyetini anlayıp secdeye bükülürken; nefsini ilahlaştıran sahte güçlerin karşısında enesini Elif gibi hafifletip dimdik bir kıyamla istikameti bulmalıdır.
Çünkü kâinat, Elif sırrıyla yazılmış nuranî ve mukaddes bir kitaptır.
Yazının sunum dosyası için TIKLAYINIZ