İstemek, Bilmek ve Ayna Olmak

Elif GÜNEŞTEKİN

İstemek deyince akla gelen ilk şey bir zihin hâlidir. Bir şeyi arzu ederiz, ona doğru meylederiz, belki dile getiririz. Bu tarife göre isteme bilincin içinde olup biten bir hadisedir; isteyebilmek için önce bilmek gerekir.

Oysa bu tarifi dağıtmak için vücuda bakmak yeter.

Mide taam ister. Burun hava ister. Göz ışık ister. Kulak ses, hücre şeker, kemik kireç ister. Üstelik bunlar “isteyen organlar” bile değildir; organın kendisi bir taleptir. Göz, görmeyi arzulayan bir alet değil, ışık talebinin et hâline gelmiş şeklidir. Uzuv, katılaşmış istektir.

Bu fıtrî talep hakikati Risale-i Nurun mehazlarında şöyle ifade edilir:

“Bütün mevcudat, her birisi birer mahsus tesbih ve birer hususi ibadet, birer has secde ettikleri gibi bütün kâinattan dergâh-ı İlahiyeye giden, bir duadır.

Ya istidat lisanıyladır. Bütün nebatatın duaları gibi ki her biri lisan-ı istidadıyla Feyyaz-ı Mutlak'tan bir suret talep ediyorlar ve esmasına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.

Veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyladır. Bütün zîhayatın, iktidarları dâhilinde olmayan hâcat-ı zaruriyeleri için dualarıdır ki her birisi o ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla Cevvad-ı Mutlak'tan idame-i hayatları için bir nevi rızık hükmünde bazı metalibi istiyorlar.” (Risale-i Nur-Sözler)

Çekirdek ağaç olma suretini, göz ise ışığı algılama suretini henüz biçim almadan hâl diliyle talep etmiştir. Organ, bu duaya verilen somut yani et hâline gelmiş bir cevaptır.

Zihni de bu listenin tam merkezine koymak gerekir. Zihin de ister; bilgiyi ve hakikati, midenin taamı, gözün ışığı istediği aynı iştahla talep eder. Dolayısıyla zihne “isteyen” demek yanlış değildir. Zihin; insana yayılmış o geniş talep birlikteliğinin en hassas, bilgiye en aç üyelerinden biridir.

Belâgatte bir parçayı söyleyip bütünü kastetmeye mecaz denir. “İstemek bir zihin hâlidir” demekle bütün bedene yayılmış bir talep ağını, o ağın en görünür parçası olan zihin üzerinden ifade etmiş olabiliriz.

Öyleyse insanda tek bir isteyen yok. Binlerce ayrı talep var ve hiçbiri ötekinden haberdar değil: hücre şekeri isterken gözün ışıktan haberi yok, zihin bir cümlenin peşindeyken ciğerin havadan başka derdi yok.

Talepler gerçekten müstakil olsaydı birbirini yıkmaları gerekirdi. Halbuki hepsi tek bir hayata çalışıyor; midenin istediği ile ciğerin istediği aynı bedeni ayakta tutuyor. Demek çokluk zâhirî. Bâtınında, hepsini birden isteyen tek bir şey var.

Ve Bilginin ve Varlığın Zarfı: Zihin, İlim, Ma’lûm

Akan bir çeşmenin önünden her gün geçtiğimizi hayal edelim. Bu manzarada üç ayrı katman durur: akan suyun kendisi, onu bilmemiz ve bu bilmenin gerçekleştiği yer.

Ma'lûm, akan suyun sûretidir. Kim bakarsa baksın değişmeyen taraf: suyun akışı, berraklığı, sesi, taşın oyuğu. Biz bakmasak da o sûret aynı sûrettir.

İlim, aynı sûretin zihnimizde, şu anda, duruşumuzla ve dikkatimizle canlanmış hâlidir. Başka bir kişi de aynı çeşmeyi biliyordur; ortada iki ayrı bilme (ilim) vardır fakat, tek çeşme (malum) vardır.

Zihnimiz ise bu sûretin kâim olduğu zarftır. Kafamızın içinde bir avuçluk yer; içine bir çeşme, bir dağ, bir şehir sığabilir.

Mantık usûlünde bu durum şöyle kaideleştirilir:

“İ’lem; aklın yanında bir şeyden hâsıl olan suret; zihnin onunla keyfiyetlenmesi ve vasıflanması i’tibâriyle ilimdir.” (Tâ’likat)

Bilinen bir şeyin sûreti zihinde hâsıl olduğunda, bu sûret zihinde canlanmış olması haysiyetiyle ilimdir; bu hususî durum nazara alınmadığında ise ma'lûm ve mefhûmdur. Mehazlar burada iki ayrı nesneden değil, tek sûretten bahseder. Değişen, sûrete hangi cihetten bakıldığıdır. Sûrete " zihinde, hususî olarak" kaydıyla bakılırsa ilim; bu kayıt kaldırılırsa ma'lûm olur. Demek ilim ile ma'lûm arasındaki fark, iki nesne arasındaki fark değil, bir nesneye iki i'tibarla bakış farkıdır.

Bir teşbih ile bu hakikate bir kapı açabiliriz:

Misal, Bir şarkı aynı anda beş ayrı radyodan yayında olsun. Radyolarda beş farklı çalış vardır ama şarkı tektir. Burada radyo zihin, o radyodan yükselen ses ilim, şarkının kendisi ise ma'lûmdur. Radyolardan birini kapatırsak elbette şarkı bitmez; sadece o radyodaki çalış biter.

Bu cihetle ilk çeşme misalinde olduğu gibi bakışımızı çevirsek bile su akmaya devam eder. Görmemiz suyu akıtmaz sadece akan suyu görmüş oluruz. Demek bilmek, bilineni kurmuyor; sûretini alıyor. Üstadım Hazretlerinin Kader Risalesindeki ifadeleriyle kaide sabitleşir;

“İlim, malûma tabidir.” (Risale-i Nur-Sözler)

Bu kaide ile O çeşmeyi hiç duymamış birinin bilgisizliği, suyu durdurmaz. Bilmemek, bilinmeyende bir eksiklik meydana getirmez; bilmeyendeki bir hâldir. Kaidenin adı: âdem-i ilim, ademe delâlet etmez. Bilmemek i'tibârî bir şeydir, hakikatin cüzlerinden değildir.

Evet, çeşme suyun menbaı değil, mecrasıdır. Çeşmeyi kapatmak suyu bitirmeyecek, akışı durdurucak. Çeşmeyi sökmek dahi kaynağı bitirmez. Zihin de böyledir. Ma'lûmun menbaı değil, mahallidir. Onda beliren sûret zihnin kendi üretimi değil, zihne dışarıdan akseden bir hakikattir.

Bilmenin ve anlamanın mahalli olan zihinde durum böyleyken, beden katmanlarında istek nasıl teşekkül eder? Zihni bile bilginin sahibi kılmayan bu hakikat, vücudun diğer uzuvlarında çok daha berrak bir biçimde ortaya çıkar.

Midenin taamı istemesi taamın ne olduğunu bildiği için midir? Göz ışığı ister; ışığın ne olduğunu bilir mi? Burun havayı ister, oksijenden haberi yoktur. Hücre, adını bile duymadığımız bir maddeyi tam ölçüsünde talep eder.

Talep var, tarif yok.

İşte istemenin en tuhaf tarafı bu: istek, isteyenin bilgisini aşıyor. Bir şeyi hem isteyip hem tanımamak, o isteğin sonradan edinilmediğini, baştan konulduğunu gösterir. İnsan kendi bedeninin neye muhtaç olduğunu bilseydi, zaten kendi karşılardı. Veren taraf bütün hâcatına vâkıftır. Vâkıf olan isteyen değil, verendir. İnsanda talep var, ilim yok. İlim, veren tarafta.

Risale-i nur bu hakikatı bir teklifle işaret ediyor:

“İ'lem eyyühe'l-aziz! Sen kendi vücudunu yapmaya kàdir değilsin. Ve elin onu icad etmekten kàsırdır. Başkaları dahi o işten âciz ve kàsırdırlar. İstersen tecrübe et bakalım. Şecere-i kelimat denilen bir lisanı veya muhaberat ve ezvak santralı olarak bir ağzı yap. Elbette yapamayacaksın. Öyle ise Allah'a şirk yapma! “

​اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ (Mesnevi-i Nuriye)

Bu misalin seçilmesi tesadüf değildir. Ağız, istemenin bütün katlarının üst üste bindiği yerdir:

  • Tadarak bedenin fıtri talebini karşılar ve karşılığı zihne zevk olarak bildirir,
  • Söylerek, talebi kelimeye çevirir, dile getirir,
  • Ve bunları aynı boşlukta, aynı anda yapar.

Yani isteme merdiveninin iki basamağı tek bir uzuvda buluşmuştur. Ve o uzvu yapmakta insan aciz kalıyor.

Bununla bilginin yanına kudret eksikliği eklenir. İstediğini tanımıyorsun, bilgi tarafı. Onu yapamıyorsun, kudret tarafı. İkisi bir araya gelince sahiplik iddiasından geriye bir şey kalmıyor:

Bilmiyorsun, yapamıyorsun. Öyleyse senin değil.

Mesele sadece insanın kendi bedenine söz geçirememesinden ibaret değildir; zihin dahi kendi malı değildir. Bedenindeki bir uzva bile hükmedemeyen insan, zihninin derin mahiyetini incelediğinde orada da müstakil bir sahiplik kuramadığını görür.

Zihin sûretleri içine alması i'tibariyle zarf, o sûretlerin rengiyle renklenmesi i'tibariyle mazruftur. Bir ayna karşısındaki manzarayı içine alıp kuşatırken, aynı anda o manzaranın rengine bürünür; gösteren, gösterdiğinin vasfını taşır.

Bu çift yönlülük mülk ve melekût ayrımıyla yerine oturur. Her şeyin bir mülk, bir de melekût ciheti vardır. Zihin mülk cihetiyle bedenden bir et parçasıdır, hâriçtedir; "Bir hardal tanesi gibidir" der Tâ’likat ve bu cihetle göğü içine alamaz. Melekût cihetiyle ise "Gaybın penceresidir" der Tâ’likat; gayb âleminden gelen sûretler ve hakikatler oraya aksettiğinde gökyüzünü de kâinatı da içine alır.

Kuşatma melekût cihetinde işler. Zihnin bir zarf gibi kâinatı içine alabilmesi onun melekutî boyutudur. O anlamların rengine bürünüp şekil alması ise mülk boyutundaki tezahürüdür. Zarfiyet melekûtta, keyfiyet mülktedir. Mantıktaki kıyas hataları da bu ayrımın karıştırılmasından doğar: "Küllî zihindedir, zihin dışarıdadır; öyleyse küllî dışarıdadır" önermesi yanlıştır. Çünkü zihnin mülkü ile melekûtu birbirine karıştırılmıştır.

İşte zihinde beliren sûretler birer "râbıta" değil, birer "temessül"dür. Râbıta olsaydı zihnin ipleri çekmesi dışarıdaki nesneyi hareket ettirirdi. Oysa temessül çekmez; yalnız sûreti alır. Vücûd-u zihnînin bu yapısı "ilim ma'lûma tâbidir" kaidesinin varlıksal zeminini teşkil eder. İlim ma'lûma uzanan bir zorlama eli değil, ma'lûmun hakikatini yansıtan bir aynadır.

Zihin bu yansıtma işlevi ile, dışarıda ayrışmamış halde duran hakikatleri kavrayabilmek adına çözümleme yapabilir.

Çünkü Hâriçte cins, fasıl ve nev' birleşmiştir; bir buz parçası gibi donorak bütünleşmiş, tek bir vücud olmuştur. Misal; Bir elma dışarıda maddesi, rengi ve kokusu diye ayrı ayrı parçalar hâlinde durmaz; tek bir elma olarak durur.

Dışarıda tek parça duran bu elmayı detaylandıran, açıklayan ve zihinde çoğaltan insandır. Nitekim mantık kaidesince hakikatler yüzeysel resimlerde, yani nesneye sonradan takılan renk ve koku gibi geçici özelliklerde bulunmaz; onun özünü veren tam tariflerde bulunur. Öz tarif de nesneyi dahil olduğu cinsinden ayırıp ona kendine has karakterini veren öz niteliğinin ortaya koymakla yapılır. Bir şeyin mahiyetini bilmek, zihnen onu bu parçalarına ayrıştırabilmeye bağlıdır; ayrıştırılamayanın hakiki sınırı çizilemez.

Zihnin bu parçalama tasarrufu; hakikati anlatabilmenin ve kavrayabilmenin şartıdır. Beyaz ışık prizmadan geçince yedi renge ayrılır. Prizma renkleri icad etmez, ışıkta mündemiç olanı görünür kılar. Zihin de bir prizma gibidir.

Ayrıca Zihin; Dışarıda tek tek, dağınık hâlde duran nesnelerin arasına zihinsel bağlar (nisbet çizgileri) uzatarak aralarında yeni ilişkiler ve kavramlar belirginleştirir.

Zihnin bu mühim işlevi nisbet çizgileri çekmektir. Tâ’likat eserinde ifade edilen hakikat çerçevesinden bakıldığında zihin, var olanı üretmez; fakat nesnelerin arasına zihinsel çizgiler uzatarak yeni nisbetler belirginleştirir.

Evet Tâ’likat eserinde verilen misallere bakarak anlamaya çalışacaz;

Mesela gökyüzünde yıldızlar birbirinden bağımsız ve dağınık durur. Onların arasına zihnen vehmî çizgiler uzattığımızda, o yıldız kümelerinden on iki burç sûreti doğar. İnsanlar dış dünyada tek tek bireyler olarak vardır; fakat onları bir arada tutan "kabile" yahut "aile" kavramı, zihnin aralarına çektiği o nisbet çizgisi sayesinde belirir.

Keza duvardaki tek bir beyaz nokta, tek başına yalnızca bir noktadır. Fakat zihin onun etrafına bir daire çizdiğinde, o noktada aniden bir "merkezîlik" vasfı doğar. Merkezîlik duvarda veya noktanın özünde yoktur; o, çizilen daire ile nokta arasında kurulan nisbetten doğmuştur.

Evet bu cihetle Ta’likat ifadesiyle;

Istılahlar ve zihinsel kavramlar, mechûle ulaştıran cam ve ayna gibidir. Kendisi görülmez, kendisiyle görülür. Zihin sermaye üretmez; elindeki ma'lûmdan çizgi uzatarak mechûlü kavranabilir kılar.

Madem talep binlerce ve madem hiçbirinin sahibi değiliz. Öyleyse “ben istiyorum” diyen kim?

Ene. Yani benlik.

Lakin dikkat lazım... ene isteyen değil, sözcüdür. Kendi koymadığı talepleri toplayıp tek ağızdan söyleyen şey. Bir heyetin sözcüsü gibi; talebi o üretmez, o dile getirir. “Ben istiyorum” kelimesi bir temsil olsa gerek...

“İsteme bir zihin hâlidir” zannımız da buradan doğuyor: duyduğumuz tek ses sözcünün sesi olduğu için, isteyenin de tek olduğunu sanıyoruz.

Sözcünün varlığı isteme merdivenini üçe ayırır:

Dilsiz talep olan Çekirdeğin ağaç olmayı istemesi. Söylemez, bilmez; ama bütün yapısı ağaç biçiminde bir taleptir. Burada isteme bir olay değil, bir şekildir.

Sözsüz talep ise hayvanatın açlık hissi. Artık talep hissediliyor açlık bir bilgi değil, bir acıdır. Ses var ama söz yok. Hayvan açlığına karar vermiş değildir.

Sözlü talep nihayetinde İnsan. Burada isteme kelimeye dönüşebiliyor ve söylenebilen bir şey söylenmeyebilir de. Dua dediğimiz şey bu basamakta ortaya çıkan talebin adıdır: diğer iki dua mecburîdir, insanınki ihtiyarî.

İnsan bu üç dili birden konuşan tek varlıktır. Hücreleri hâlâ dilsiz ister midesi hâlâ sözsüz ister dili sözle ister.

Ene’nin asıl tehlikesi burada başlar: Temsilcinin kendisini asıl, sözcünün kendisini malik sanması.

Bu, insanın kendi varlık çizgisindeki kıvamını kaybetmesidir. Enaniyetten sızan o gizli benlik hissi (şirk-i hafî) zamanla katılaşır; kendini sebeplere bağımlı kılmaya dönüşür. Bu katılaşma çözülmezse küfre kadar varır.

Kilit kavramımız bu "katılaşma"dır. İnsan, kendi fıtratı itibarıyla gayb âleminin ışığını geçiren şeffaf bir ayna hükmündedir. Benlik şeffaf kaldığı sürece ardındaki ışığı gösteren bir ayna; katılaşıp maddileştikçe ışığı kesen ve ardını örten bir duvardır.

Mesnevi-i Nuriye’de insanın bu hakikat şöyle ifade edilir;

“İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanın hilkatinden maksat, mahfî hazine-i İlahiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezelî'ye bir bürhan, bir delil, bir ma'kes-i nurani olmakla cemal-i ezelînin tecellisi için şeffaf bir mir'at, bir âyine olmaktır. Hakikaten semavat, arz ve cibalin hamlinden âciz kaldıkları emaneti insan, hamlettiği cihetle cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünkü o emanetin mazmunlarından biri de insanın sıfât-ı İlahiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyasî vazifesini görmektir.

İnsanın hilkatinden maksat bu gibi şeyler olduğu halde, kısm-ı ekserisi perde olurlar, set olurlar. Vazifesi fetih ve açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziya ve ışığı neşir iken söndürüyor. Allah'ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve keza nur-u imanla Allah'a bakıp

Mülkü ona teslim etmekle itikaden mükellef iken "ene" rasadıyla halka bakarak Allah'ın mülkünü onlara taksim ediyor. Hakikaten

​اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ جَهُولٌ “ (Mesnevi-i Nuriye)

Bu hakikatı tetkik ederek, benliğin savrulma haritası berraklaşır:

İnsana verilen "ene" bir mülk değil, bir vâhid-i kıyasîdir; yani Mutlak Kudret’i ve sıfatları anlamamıza yarayan farazî bir ölçü birimidir. Metre nasıl mekânın kendisi değilse, ene de ilahî sıfatları kıyas edebilmemiz için bize verilmiş itibarî bir cetveldir. Şirk, bu ölçü biriminin kendisini ölçtüğü mekân sanmasıyla başlar.

Asıl vazifesi hakikatin kapılarını aralamak olan insan, kendini kaynak sandığı an perde olmaya başlar. Zaten ışığın kaynağı olmadığı hâlde, üstüne düşen ışığı başkasına geçirmek yerine kendinde tutarak söndürür.

Bundan sonra bakışın yönü sapar: İman nuruyla Yaratıcısına bakıp mülkü gerçek Sahibine teslim etmekle mükellefken; ene rasadıyla dünyaya bakmaya başlar. Kendine pay çıkaran insan, zorunlu olarak sebeplere de hisse dağıtmaya başlar. Kendini malik sananın, sebeplere de birer yaratıcı yetkisi vermesi kaçınılmazdır.

Bu haldeki bir insan, talebini ve ihtiyacını sebeplere arz ettiğinde aynayı aynaya tutmuş olur. İki aynanın karşı karşıya gelmesinden ışık iletilemez; sadece birbirini üreten kısır bir tekrar çıkar. Sebeplerin birbirini doğurduğu zannı, nihayetinde ilahî iradeyi reddeden ve failin mecburen iş gördüğünü iddia eden o felsefi mûcib-i bizzat kılıfına bürünür. Talebin anlam kazanabilmesi için Veren'in irade sahibi olması şarttır.

Ayet-i kerimenin şirke "büyük bir zulüm" (اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ ) demesinin sebebi de budur.

Zihin ayrıca bir mide gibidir; karşılığını ve gıdasını dışarıdan alır. Kendi gıdasını kendisi üretmediği gibi, kendi sorusunun cevabını da kendi içinden çıkaramaz. İsteyenler içinde, gıdasın belki de en aç olanı odur.

Fakat zihin ile mide arasında bir fark vardır: Mide doyduğu an kapanır, talebi durur. Zihin ise beslendikçe doymak yerine genişler. Okudukça bağlantıları artar, aldıkça alma ve kavrama kapasitesi büyür.

İşte bu durum isteme eylemini sonsuz bir sarmala çevirir. Keşif, ancak talebin yöneldiği tarafta açılır; talep ise insan kendi eksikliğini ve bilmediğini idrak ettiği nispette doğar. Her keşif, arkasında cevabından daha büyük yeni bir eksiklik alanı bırakır; bir soru cevaplandığında, o cevaptan üç yeni soru türer. Böylece eksiklik bilgisi talebi, talep keşfi, keşif ise yeniden eksiklik bilgisini büyütür.

Buraya kadar sayılan bütün bu istekler belirli bir kalıp dâhilindeki taleplerdir. Mide taamın, göz ışığın, kulak sesin kalıbıdır. Her uzuv kendi sınırıyla mukayyettir; kalıbın ve kapasitenin bittiği yerde o uzvun talebi de nihayete erer.

Emanet ise bütün bu maddi kalıpların dışındadır.

“Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Gök, zemin, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi, enedir.” (Sözler)

Evet, göklerin, yerin ve dağların azametlerine rağmen yüklenmekten çekindikleri o ağır emaneti insan yüklenmiştir. İnsanın bedeninde veya biyolojik yapısında emaneti arzulamak üzere tasarlanmış özel bir organ veya kalıp yoktur. Mide nasıl yiyecek için biçimlendirilmişse, emanet insan bedeninde öyle hazır bir kalıptan doğmaz.

Çünkü bu istek kalıptan değil, tekliften çıkar.

Burada sıra tersine dönmüştür: Öteki fıtrî talepler; açlık, ışık isteği vs. insan bedenine fıtraten önceden konulmuş ve zorunlu kılınmıştır; ciğerin havayı istememe gibi bir ihtiyarî hakkı yoktur. Emanet ise doğrudan teklif edilmiş, insan da onu isteyerek kabul etmiştir.

Emanet ayetinin (اِنَّا عَرَضْنَا اْلاَمَانَةَ) nihayetinde insanın durumunu özetleyen hüküm gelir:

اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً

Bu iki kelime, insan fıtratının en temel iki unsurudur

Cehûl: İstediğini tam olarak tanıyamayan... Talebi ve arzusu sınırsızdır. Fakat istediği şeyin tam tarifine ve bilgisine sahip değildir.

Zalûm: Bir şeyi yerinden edip başka yere koyabilendir. Talebin adresi konusunda yanılmaya, oku yanlış tarafa çevirmeye açık olandır.

Eğer insan cehûl olmasaydı, yani bilgisi dilsiz talep sahibi çekirdek veya hayvan gibi dondurulmuş ve sınırlandırılmış olsaydı, sonsuz bir öğrenme ve genişleme sarmalına giremezdi. Eğer insan zalim olmasaydı, yani adresi karıştırma, yanlışa sapma ve hakkı batılın yerine koyma ihtimali bulunmasaydı; doğruyu seçmesinin, iyide ısrar etmesinin ve hakkı hak sahibine teslim etmesinin hiçbir ahlakî değeri kalmazdı.

Bu cihetle Ahlak; insanın zalim fıtratı gereği sapmaya açık olduğu halde, iradesini haktan yana kullanması ile ortayla çıkar.

İnsan, tam da yanlış bilebilen ve yanlış adrese yönlenebilen varlık olma potansiyeline sahip olduğu için emaneti taşıyabilecek bir kıvama getirilmiştir. Yanılma imkânının olmadığı yerde, iradeden de tercihin kıymetinden de söz edilemez.

İstemek tek başına sorumluluğun ölçüsü de olamaz; çünkü her şey ister. Çekirdek de ister, kuş da ister. Fark istemenin gücünde değil, yanılabilirliğindedir.

Çekirdek yanlış isteyemez; hayvan açlığında yanılmaz. İnsan ise kendi istidadına ters düşeni isteyebilir... Ve hata yapabilen talep, hesaba çekilen taleptir.

Halk ve kesb ayrımını tanımlamak lazım gelır bu aşamada...

Halk Asıldır. İsteyen de istenen de netice de yaratılmıştır.

Kesb ise İnsanın fiilidir; varlığa bir şey katmaz, var olana yönelir.

Nispet bir varlık değil, bir yöndür; itibarî bir emirdir. Yön yaratılmaz, çevrilir. Kesb, ok atmak değil; oku çevirmektir. İnsan bu cihetle, yönelttiğinden sorulur (لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ). Kesb, insana verilen bin parçadan yalnızca biridir.

Bir misal olarak katl fiilinde: Kurşun, tetik ve ölümün yaratılması Allah’ın mülkündedir. Fakat insanın kesbi o tetiği çekmeye yönelmektir. Mahkeme ölümü o yaratmadı diye katili beraat ettirmez. Kötülük ölümün yaratılmasında değil, katilin kesbindedir. Sebep kesbin malzemesidir, failin ortağı değildir.

Dua da bir kesbdir. Talep umumîdir, cevap tafsilatlıdır. Doktorluk veya zenginlik isteyene; veren bünyene neyin münasip olduğunu bilerek sureti çizer. İsteğe isim koyabilirsin ama suret tayin edemezsin.

Aynı zamanda İnsanın bilgi ile kurduğu temas her zaman dışarıdan alınan sûretler üzerinden yürümez.

Nurların ifadesiyle

“Bizzarure herkes kendisinde bir ihtiyar hisseder. O ihtiyarın vücudunu vicdanen bilir. Mevcudatın mahiyetini bilmek ayrıdır, vücudunu bilmek ayrıdır. Çok şeyler var; vücudu bizce bedihî olduğu halde, mahiyeti bizce meçhul. İşte şu cüz-i ihtiyarî, öyleler sırasına girebilir. Her şey, malûmatımıza münhasır değildir. Âdem-i ilmimiz, onun ademine delâlet etmez. “ (Sözler)

Mantık mehazlarında tarif edilen ilim, zihinde sûret hâsıl olması üzerinedir. Fakat vicdanî bilgide araya sûret girmez. Zihin dışarıdan bir akis almaz, doğrudan kendi hâlini bulur. Vicdanî bilgide zarf ile mazruf çakışır; bilen ile bilinen arasındaki mesafe kalktığı için sûrete ihtiyaç kalmaz. Ayna başkasını gösterir, kendini göstermez; vicdan ise kendini bilen zihnî bir zarftır.

Cüz’i ihtiyarî de böyledir; mahiyeti meçhuldür ama varlığı apaçıktır.

Mantık kuralınca bir şeyin tam ve kusursuz tanımını yapabilmek için, onu önce cinsine sonra da ona has öz niteliğine faslına ayırmak gerekir. Oysa irade, zihinde ne bir madde gibi parçalanabilir ne de sınırları çizilebilir. İradenin rengi, kütlesi veya biyolojik bir cinsi yoktur ki onu parçalarına ayırıp kusursuz bir tanıma kavuşturalım.

Ancak bir şeyin mahiyetini laboratuvarda ölçememek veya zihnen tanımlayamamak, onun yokluğuna delil değildir. Nasıl ki yerçekimi elle tutulup parçalarına ayrılamadığı hâlde etkileriyle varlığı kesin olarak biliniyorsa; cüz’i ihtiyarî de tanımı yapılamasa bile insanın vicdanında, pişmanlıklarında ve seçimlerinde varlığını her an hissettiren açık bir hakikattir.

Bütün bu kavramlar bir araya getirildiğinde, varlık ve bilgi dünyasındaki dairelerde berraklaşır.

En dışta ve en genişte yer alan Ma'lûm Dairesidir. Bu daire sınır kabul etmez; yalnızca gerçekleşmiş veya gerçekleşecek olan imkân dairesindeki varlıkları değil, varlığı imkânsız olan Tâ’likatta verilen örneklerle Ankâ kuşu yahut Şerîk-i Bârî gibi zihnen bilinen ama dış dünyada bulunması imkânsız olanları da kuşatır. Bir şeyin ma'lûm olması için dışarıda maddeten var olması gerekmez; bilinmesi veya nefyedilmek üzere zihnen i'tibar edilmesi yeterlidir.

Onun hemen içinde yer alan İlim Dairesi ise ma'lûma tâbidir. İlim nesneye haricî bir varlık lütfetmez, varlığın illî sebebi olmaz; yalnızca ma'lûmun hakikati ve sûreti nasıl gerçekleşecekse onu öylece kuşatır.

Ve En içte duran İrade ve Kudret Dairesi ise diğerlerine nispeten daha dar bir sahaya bakarak yalnız mümkinâta taalluk eder. Mümkinât dairesindeki sonsuz ihtimal arasından birini varlığa tahsis eden iradedir; o irade edilen şeyi haricî varlık sahasına çıkaran ise kudrettir.

İşte kader hakikati, yerini bulur. Kader, özü itibarıyla İlm-i İlahînin bir nevidir. İlim ise ma'lûma tâbi olduğundan, ilahî takdir ve kader kulun cüz-i ihtiyarîsiyle neyi, nasıl tercih edeceğini kuşatır.

Kader, insanı zorla günaha ya da sevaba sürükleyen bir baskı unsuru değil; kulun kendi hür iradesiyle yapacağı tercihi ezelden bilen ve kuşatan ilim türündendir.

İlim mecburi bir râbıta taşımayıp, nesnenin hakikatini zihinde/gaybda temessül ettirdiği için; Allah’ın gelecekte neyi seçeceğimizi önceden bilmiş olması bizim tercihimizi ortadan kaldırmaz. Bilmek, yapmaya zorlamak demek değildir. Aksine, ilim kulun kendi iradesiyle hangi yönü seçeceğini bildiği için, kader insanın cüz-i ihtiyarîsini iptal etmez; tam tersine kulun iradesini ve tercih yapabilme yetisini tasdik ve teyid eder.

İnsanın yaratılışının nihai maksadı, mahfî ilahî hazineleri keşif ile göstermek, Kadîr-i Ezelî’ye nurani bir ma'kes ve şeffaf bir ayna olmaktır.

Ene bir arıza değil, bir vâhid-i kıyasîdir. Mutlak sıfatlar doğrudan kavranamayacağı için insana farazî bir mâlikiyet verilmiştir ki kıyas kurabilsin. Metre nasıl mesafeyi ölçen itibari bir birimse, ene de ilahî sıfatları anlamaya yarayan bir cetveldir. Şirk, cetvelin kendini ölçülen mekân sanmasıyla başlar.

İnsanın Kadîr ismine ayna olması tam da acz noktasında gerçekleşir. Bir cismin ayna olabilmesi iki şarta bağlıdır:

Boşluk: Aynanın kendi ışığı olmamalıdır ki başkasını aksettirsin. Kendi ışığı olsa lamba olur, başkasını göstermez.

Yöneliş: Ayna kaynağa dönük olmalıdır.

İstemek, hem insanın kendi boşluğunu yani aczini ilan eder hem de yönünü menbaya çevirir. Bu yüzden talep, aynalığın kendisidir.

İnsanın vazifesini ikiye ayrılır bu cihetlerle: biri Fetih ve biri de Neşr-i ziya.

Fetih: Kapağı kaldırmak, perdeyi açmak, menbaya yönelmektir.

Neşr-i ziya: Kaynak'tan aldığı ışığı kendinde tutmayıp geçirmektir.

Şeffaf kalan ayna ışığı geçirir ve aksettirir; katılaşan ene ise perde olur, ışığı kendinde durdurur ve arkasındakileri karanlıkta bırakır.

Bütün bu istidadın, sözün ve yönelişin insanda bulunması da bir hakikate dayanır: Sen isteyebildiğin için istemiyorsun; istenmiş olduğun için isteyebiliyorsun.

Kabiliyet bahşedilmiş, istikamet insana bırakılmıştır. İnsan aldığı şeylerle değil, alabilme kabiliyetiyle insan olmuştur. İstemek, işte o muazzam kabiliyetin adı olsa gerek...

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.