İhtiyaç mıdır ışık?

Elif GÜNEŞTEKİN

Bunu sormaya bile gerek var mı?

Bir çiçeğin ışık olmadan yaşayamadığı, gözle görülen bir hakikattir.

Lâkin insan, yalnız gözünün gördüğüyle yetinemez. Görülenin aklen kabul edilmesi, sebebinin anlaşılması gerekir. Çünkü göz alışır; fakat akıl, ancak sebebi bulduğunda sükûnete erer.

Bu sebeple elime bir parça çiçek alıyorum.

Onu güneşe mukabil tutuyorum.

Bakıyorum.

Ta ki içinde derc edilmiş olan fen, bu ışığa neden muhtaç olduğunu bana anlatsın.

Evet, görüyorum…

Gördüğüm ilk zahirî boyut, çiçeğin yeşilliği.

Bu yeşillik, klorofil denilen bir maddenin varlığına işaret eder. Fen bize bildiriyor ki klorofilin temel vazifesi, güneşten gelen ışığı yakalamaktır.

Toprak, çiçeğe su ve mineral verir.

Fakat bu maddeleri hayata çevirecek anahtar ışıkla gelir.

Işık olmadan fotosentez olmaz.

Fotosentez olmazsa besin üretilmez.

Besin olmazsa enerji oluşmaz.

Enerji olmazsa hayat durur.

Demek ki ışık, çiçek için bir süs değil; hayatın lazımıdır.

Burada anlıyorum ki zahirden bâtına doğru bu seyir, insanın ihtiyaçları anlamasındaki en temel geçiştir.

Zahirde görünen hadise, bâtında işleyen bir nizama açılan kapı gibidir.

İşte bu noktada nazar, tek bir çiçekte durmak istemiyor.

Çünkü bu yeşilliğin sebebi yalnız o çiçeğe mahsus değildir.

Aynı yeşillik, aynı ışıkla beslenen bütün çiçeklerde görülür.

Bu yüzden bakışımı tek bir yapraktan ayırıp, aynı güneşe muhatap olan bütün çiçeklere çeviriyorum.

Güneşten gelen ışık, zahirde bütün çiçeklere aynı şekilde ulaşır.

Ama her çiçek bu ışığı aynı miktarda ve aynı tarzda kullanmaz.

Işık küllî olmakla beraber istifadeleri cüz’îdir. Bu cihetle taksim, ışıkta değil; istidatlardadır.

Bu hâl, zahirde basit görünen bir botanik meselenin, bâtında işleyen çok daha geniş bir nizamı haber verdiğini gösterir.

Bu noktada çiçeği tek başına düşünmek eksik kalıyor.

Çünkü çiçek, küre-i arzın bir nev’indendir; arz da semanın bir seyyâresidir.

Nasıl ki çiçek kendisine ait olmayan bir ziyaya bakarak hayat buluyorsa, arz da kendisine ait olmayan bir ziya ile ısınıyor, dengede duruyor ve üzerinde hayat taşıyabilecek bir zemin hâline geliyor.

Şimdi nazarımı biraz daha genişletiyorum.

Gördüğüm şey artık yalnız bir bahçe değil; güneşin ziyasına muhatap olan bir gezegen.

Ve fark ediyorum ki bu ziya, yalnız arz için gelmiyor.

Aynı ışık, aynı kaynaktan, aynı umûmîlikte semaya yayılıyor.

Seyyareler, uydular, yıldızlar…

Hepsi bu ziyanın dairesinde bulunuyor.

Üstadımın ifadesi ile hakikate perde açılıyor.

“Güneş'in Kamer'e ve seyyarelere, Fâtır-ı Hakîm'in izniyle verdiği nur ve feyizdir.” (Sözler, 337)

Demek ki ziya, mahallî bir ihtiyaç için değil; küllî bir nizam içinde neşrediliyor.

Bu cihetle Güneşin ziyasından istifade ederken, onu kendimize yakın hissederiz.

Oysa akıl bilir ki bu ışık çok uzak mesafelerden gelmektedir.

Burada bir çelişki yoktur.

Mesafe hakikatte vardır; lakin histe yok gibidir.

Bu hissin anahtarı aynadır.

Ayna, ışığı üretmez.

Kaynağı yaklaştırmaz.

Fakat ışığın aksini bulunduğu yerde hazır gibi gösterir.

Mesafe kalkmaz; ama mesafe hissi kaybolur.

Kamer gecede bunun en açık misalidir.

Güneş yerinde durur.

Uzaklığı değişmez.

Kamer, aldığı nuru yansıttığında, o ışık bize dokunur gibi olur.

Risale-i Nur’da geçen bölüm:

“Yeryüzünde bulunan parlak şeylerin Güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıklar, ziyanın lem'alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar, gidenler gibi yine hayalî Güneşçiklere âyinelik etmeleri; bilbedahe gösteriyor ki: O lem'alar, yüksek bir tek Güneşin cilve-i in'ikasıdırlar ve Güneşin vücudunu muhtelif diller ile yâdediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işaret ediyorlar.” (Sözler 108.sh - Risale-i Nur)

Bu hakikatle ayna, yalnız fizikî bir yüzey olmaktan çıkar.

Ayna, kaynak ile muhatap arasında bağ kuran bir vasıta olur.

İnsan, aynada gördüğü akis ile kaynağa bağlanır.

Uzak olan, aynada yakın hissedilir.

Bu noktada insan, farkına varmadan daha derin bir yakınlık sezer.

Cenâb-ı Hakk’ın Hak ismi, insanın hakikatlerle bağ kurmasını, ayna vasıtasıyla bir ihtiyaç hâline getirir.

Hakikat, aynada görünür hâle gelir.

Esmâ, hakikatleri istidat aynalarında fark ettirir.

Bakışımı semaya çevirdiğimde, mesele yalnız ışıkla sınırlı kalmaz.

Işıkla birlikte, onunla akraba olan başka bir hakikat daha kendini hissettirir: elektrik.

Fen, elektriği bir eşya gibi tarif etmez.

O, bir akış, bir cereyan, bir vazife hâlidir.

Ve bu vazifenin icrası için, mutlak bir boşluk değil; taşıyıcı bir vasat gerekir. Üstadımın “sema denizi” ifadesi ile Sema denizinin yokluk veya boşluk olmadığı anlaşılır.

Bilakis emir ile vazifelendirilmiş, latif bir vasattır.

Esîr denilen bu latif madde, ziya ve elektrik gibi nuranî keyfiyetlerin cereyanına zemin olur.

Demek esîr, kesif bir madde değildir; ama boşluk da değildir.

Emir ile vazifeli bir keyfiyetler mecmuasıdır.

Sema denizine bu gözle bakınca, yıldızlar başka türlü görünür.

Birer elektrik lambası gibi, aynı emre itaat ederek yanarlar.

Biz bugün bütün yıldızları çıplak gözle göremiyoruz. Bu, onların yanmadığını değil; bizim istidadımızın sınırlı olduğunu gösterir. Çünkü akıl şunu söylüyor: Küre-i arzın toprağı kesif bir madde olduğu hâlde, üzerindeki milyonlarca çiçeği, ayinesi vasıtasıyla, Güneşin ziyasını yansıtarak gösteriyor.

Bu cihetten toprağın nurun kaynağı olmadığı, ancak bir ayna olduğu hakikati gözler önüne seriliyor.

Aynen öyle de, sema denizindeki yıldızlar, kendi ihtiyaçları nisbetinde, aynı nurdan feyizlenmektedir.

Ve Güneş…

Güneş nurun sahibi değildir.

O da kesif bir aynadır.

İsm-i Nur’a bir âyine hükmündedir.

Demek ki ister çiçek olsun, ister yıldız, ister Güneş…

Hiçbiri kaynağı temsil etmez.

Hepsi, nurun farklı mertebelerdeki aynalarıdır.

Ve sema denizi, bu aynaların birbirine karışmadan, çatışmadan, aynı emre itaat ederek vazife gördüğü latif sahadır.

Buraya kadar nazar, fenni delillerle genişledi. Artık görünen şey şudur:

Işık, elektrik ve nizam; rastgele değil, merkezli bir sistem içinde cereyan etmektedir.

İşte bu noktada vahdet kendini hissettirir.

Güneş, sistemin merkezindedir.

Kütlesiyle, çekimiyle ve nizamıyla bütün seyyâreleri tek bir düzen içinde tutar.

Her gezegen farklıdır; lakin hepsi aynı merkeze bağlıdır.

Bu hâl gösterir ki: Kesret, başıboş değildir.

Kesret, bir merkez etrafında toplanmıştır. Bu, vahdetin fenni manzarasıdır.

Tek güneş, çok gezegen, tek nizam.

Fakat dikkat edilirse, vahdet burada bitmez.

Çünkü aynı güneş, sistemi yalnız uzaktan idare eden bir merkez gibi kalmaz. Güneşten çıkan ziya, her bir gezegene, her bir yüzeye, her bir aynaya ayrı ayrı temas eder.

Merkür’ün aldığı ziya ile Dünya’nın aldığı ziya aynı kaynaktan gelir; lâkin neticeleri farklıdır. Kamer o nuru yansıtır. Dünya, hayat üretir. Diğer seyyarelerde, kendi kabiliyetlerine göre istifade eder.

İşte bu hâl, Cenâb-ı Hakk’ın Ehadiyetinin tecellîleridir.

Tek bir nur, her bir varlıkta hususî bir netice doğurur.

Demek ki vahdet, Güneşin sistemin merkezinde tek bir nizam kurmasıdır.

Ehadiyet ise, Cenâb-ı Hakk’ın, aynı tek kaynaktan gelen nuru, her bir mevcuda ayrı ayrı, kendi istidadına göre nurlandırmasıdır.

Bu nurlanma, bizzat Güneşin zatıyla değil; onun dahi bir âyine olması vasıtasıyladır.

Bu yüzden vahdet ile ehadiyet birbirine zıt değildir.

Bilakis biri merkezde, diğeri tecellide görünür.

Merkezde birlik, tecellide hususiyet…

Tek güneş, çok bağ…

Ve burada “nur” kavramı bütün bu manzarayı birleştirir.

Nur, bölünmez.

Ama her aynada farklı görünür, her mevcuda göre ayrı ayrı okunur.

Bu sebeple kâinat, vahdetiyle boğmaz; ehadiyetiyle şaşırtmaz.

Tek merkez, çok bağ …

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.