Bugün hava kararlı duruyor, kendinden emin. Biraz celâlli, ama yüzünü her gün aynı sadakatle gösteriyor ve hafızada hep aynı karelerle kalıyor. Belki de mesele tam burada başlıyor: hafıza bize bir ünsiyet ettiriyor. Tekrar eden, şaşmayan, güvenilir olanla aramızda bir yakınlık, bir alışkanlık, âdeta bir ev kurma hâli inşa ediyor.
Hatta bir adım daha ileri gidilebilir: hafıza olmasaydı, her gün gördüğümüz aynı şeylere "güzel" diyebilir miydik? Saf, anlık bir algı için hafızaya ihtiyaç yok; göz bir rengi, bir ışığı anında kaydeder. Ama "güzel" demek, çoğu zaman bir karşılaştırma, bir tanıma, bir beklentiyle örtüşme ya da onu aşma hissidir. Güzelliğin en derin, en kalıcı türü bir yüzü, bir manzarayı, bir sesi güzel bulmak hafızaya, yani bir şeyle önceden kurulmuş bir bağa, bir aşinalığa dayanır. Demek ki kâinatın her gün aynı sadakatle yüzünü göstermesi, sadece bir düzen kanıtı değil; aynı zamanda bizim onu "güzel" diye adlandırabilmemizin de ön şartı.
Kâinattaki bu tekrarın, bu hep aynı karede belirme hâlinin arkasında ne var?
Elbette Tekrarın arkasında bir kanun, kanunun arkasında bir emir var. Kâinat her sabah aynı yüzle geldiğinde, aslında kendisine verilen emre imtisal ediyor; bizim ünsiyet dediğimiz şey, o itaatin bizde bıraktığı iz olsa gerek.
Ve güvenilen bir nizam, aynı zamanda uyulması gereken bir nizamdır. Kâinat emre itaat ettiği için biz ona güvenebiliyoruz; bize düşen de o emri okuyup ona göre hareket etmek.
“Tevfik-i hareket, evâmir-i tekviniyeye imtisal ile olur.”
Yani bir işte gerçek muvaffakiyete- tevfike ulaşmak, ancak Allah’ın kâinata koyduğu yaratılış kanunlarına, evâmir-i tekviniyeye uymakla mümkündür.
Bir çiftçi hasat almak istiyorsa, dua etmekle beraber toprağı sürmesi, tohum ekmesi, sulaması gerekir. Bu cihetle muvaffakiyet, sebeplere riayet etmekten geçer.
Saîd Nursî Hazretlerinin, bahar mevsiminde bu hakikatı gösteren ifadeleri;
“Sonra senevî haşrin meydanı olan bahar mevsiminde gel, bak! İsrafilvari melek-i ra'd; baharda nefh-i sûr nevinden yağmura bağırması, yer altında defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki o nihayet derece karışık ve karışmış ve birbirine benzeyen o tohumcuklar, ism-i Hafîz'in tecellisi altında kemal-i imtisal ile hatasız olarak Fâtır-ı Hakîm'den gelen evamir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket ediyorlar ki onların o hareketlerinde bir şuur, bir basîret, bir kasd, bir irade, bir ilim, bir kemal, bir hikmet parladığı görünüyor.” (Mesnevi-i Nuriye- Risale-i Nur)
Bahar, burada yıllık, küçük bir "haşir" misali olarak nazara verilir. Gök gürültüsü meleği, kıyamette sûra üfleyecek İsrafil'e benzetilir; sanki yağmura üfleyerek toprağın altındaki tohumlara bir çeşit ruh üflenir, bir müjde verilir. Burdaki mehaz bır yönüyle: birbirine benzeyen, milyonlarca tohumcuk, hiç şaşırmadan, hiç karışmadan, kendi cinsine has bitkiye dönüşmesidir. Ve bu hakikat, "ism-i Hafîz" Allah'ın koruyucu, kaydedici ismi üzerinden okunur: her tohum, kendi genetik "programını" uygular.
Bu pasajda geçen "Fâtır-ı Hakîm" ifadesindeki "Fâtır", Kur'an-ı Hakîm de Fâtır Sûresi'nin (35. sûre) ilk ayetinde: "el-Hamdü lillâhi fâtırı's-semâvâti ve'l-ard" (Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'a hamd olsun).
Kelimenin kökü olan ف-ط-ر (fe-tı-ra), yarmak, çatlatmak anlamına gelir. Yani bir şeyi ilk defa, örneksiz, kendiliğinden meydana getirmek. Aynı kökten türeyen fıtrat yani insanın yaratılışında yarılıp açılan ve iftar orucu yarmak-bozmak da bu anlamı destekler.
Nazarı dıkkatımızı ise, Mesnevî-i Nuriye'nin devamında geçen bir başka ayette odaklamalıyız. Tohumların hatasız gelişimini anlattıktan sonra şu ayet gelir:
فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ
"Gözünü yeniden çevir, bir fütur (çatlak, gedik, kusur) görüyor musun?" (Mülk Sûresi 67/3-4). "Fütur" (فُطُور) kelimesi de tam olarak Fâtır ile aynı ف-ط-ر kökünden gelir. Yani aynı kök, hem "yarıp var etme" (Fâtır) hem de "çatlak, yarık, kusur" (fütur) anlamını taşır. Fâtır (yarıp var eden), yarattığında hiçbir fütur (yarık, kusur) bırakmamıştır. Kökün kendisi "yarma" fikrini taşırken, sonuçta ortaya bir "yarık" çıkmaz.
Mehaz aynı görünen tohumların nasıl bambaşka varlıklara dönüştüğünü tasvir etmeye devam eder:
“Çünkü görüyorsun ki o birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temayüz edip ayrılıyor. Mesela bu tohumcuk, bir incir ağacı oldu. Fâtır-ı Hakîm'in nimetlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleri ile bizlere uzatıyor. İşte ona sureten benzeyen bu iki tohumcuk ise gün âşığı namındaki çiçek ile hercaî menekşe gibi çiçekler verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar, kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi ve sümbül ve ağaç oldular.
Güzel tat, koku ve şekilleri ile iştihamızı açıp kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar ve kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Tâ nebatî hayat mertebesinden hayvanî hayat mertebesine terakki etsinler. Ve hâkeza kıyas et.
Öyle bir surette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki o tek kabza, muhtelif ağaçlar ve mütenevvi çiçekler ile dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok.” (Mesnevi-i Nuriye)
Bir tohum incir ağacı olur, dallarıyla meyve uzatır; ona görünüşte benzeyen başka tohumlar güneşe dönük açan bir çiçek ya da menekşe olur; başkaları sümbül, meyve ağacı olur. Mehaz, meyvenin kendini nefsimize feda ettiğini, böylece nebâtî hayat mertebesinden hayvanî hayat mertebesine terakki ettiğini söyler. Meselin özü: eğer bu çeşitlenme kör bir tesadüf olsaydı, bu derece tutarlı, amaçlı ve bize fayda sağlayacak şekilde gerçekleşmesi mümkün olamazdı.
Bu az sayıda yapı taşından çeşitlilik, Kâinatın, küçük ölçeğinde de geçerlidir. Bir elementin kimliğini belirleyen şey, çekirdeğindeki proton sayısıdır. Hidrojende 1, oksijende 8, altında 79 proton vardır. Kâinatta genele bakıldığında üç parçacık olan proton, nötron, elektron maddenin şekil aldığı ortamda görülmektedir. Birbirine benzeyen tohumcuklar gibi, kendi başına bakıldığında hepsi aynı türden. Ama bu parçacıkların sayısındaki kesin, hatasız farklar, periyodik tablodaki elementlerin hafif bir gazdan altına, kurşundan uranyuma bütün çeşitliliğini üretir.
2025 yılında CERN'in ALICE deneyinde, kurşun (Pb, 82 proton) çekirdeklerinin altına (Au, 79 proton) dönüştüğü gözlemlendi. Ama bu, bir zamana yatırım değil, tam tersi bir olaydır: kurşun çekirdekleri ışık hızına yakın hızlarda çarpışmadan çok yakın geçtiğinde, oluşan elektromanyetik alan çekirdekten anlık olarak 3 proton koparır. Ortaya çıkan altın çekirdekleri son derece kararsızdır. Saniyenin çok küçük bir kesrinde parçalanırlar; toplam üretilen miktar da gramın trilyonda birkaçı.
Bu, bir tezat sunar: tohumun ağaca dönüşmesi zamana yayılan, hatasız, kalıcı, nesilden nesile aktarılan bir süreçken; CERN'deki dönüşüm anlık, korunaksız ve kalıcı olmayan bir fiziksel olaydır. Fark ise; gerçek, kalıcı bir "terakki", zamana yayılan, korunan, istikrarlı bir süreç gerektirir; anlık bir fiziksel etkileşim ise kalıcı bir sonuç üretmez.
Tohumun kalıtımı hatasız taşımasının bilimdeki karşılığı, DNA'nın kendini kopyalama sadakatidir. Hücre bölünürken DNA'sını kopyalayan enzimler doğrulukla çalışır; hata yaptıklarında bunu tespit edip düzelten ayrı düzeltme mekanizmaları vardır. Üstadım hazretlerinin 1920'lerde "ism-i Hafîz'in cilvesiyle... irsiyeti iltibassız, noksansız muhafaza" dediği şey, bir yönüyle bugün moleküler biyolojide DNA replikasyonu ve onarım mekanizmaları olarak da görülebilir.
Türkçedeki "hafıza" kelimesi, tam olarak "Hafîz" ile aynı kökten gelir. Arapça ح-ف-ظ kökü. İnsanın hafızası sınırlı, unutan, zamanla zayıflayan dır. Allah'ın Hafîz'iyeti ise "iltibassız, noksansız"dır, yani hiç karışmayan, hiç eksilmeyen bir koruma. İnsandaki hafıza, sonsuz olan Hafîz isminin, sonlu bir varlıkta bırakılmış küçücük bir zerresi gibidir.
Kur'an Hakîm de bu kökten türeyen bir kavram daha vardır: Levh-i Mahfuz (اللَّوْحُ الْمَحْفُوظُ, Bürûc 85/22) — "korunmuş Levha". Her şeyin eksiksiz, hatasız kaydedildiği bu ilahî "kayıt", insanın kendi hafızası yetersiz kaldığı için, kıyamette hesabın insan hafızasına değil, bu mutlak İlahî kayda dayanacağı düşüncesiyle örtüşür. Tohumdaki kalıtım hafızası, insandaki bilişsel hafıza ve kıyamette açılacak mutlak kayıt hepsi aynı "Hafîz" isminin, gittikçe büyüyen dairelerde tecelli etmesi olarak okunabilir.
Nurun ifadesi;
“Her bir tohum, ism-i Hafîz'in cilvesiyle ve ihsanıyla ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti; iltibassız, noksansız muhafaza edip gösteriyor.
İşte bu hadsiz hârika muhafazayı yapan Zat-ı Hafîz, kıyamet ve haşirde hafîziyetin tecelli-i ekberini göstereceğine kat'î bir işarettir.
Evet bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyet cilvesi bir hüccet-i kàtıadır ki ebedî tesiri ve azîm ehemmiyeti bulunan, emanet-i kübra hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef'al, âsâr ve akvalleri ve hasenat ve seyyiatları, kemal-i dikkat ile muhafaza edilip muhasebesi görülecek.
Âyâ bu insan zanneder mi ki başı boş kalacak? Hâşâ!” (Mesnevi-i Nuriye)
Bir tohumun içinde koca bir ağacın planı durur: dal sayısı, yaprak damarı, meyvenin tadı...
Sonra toprağa düşer, çürür, dağılır. Zahirde her şeyini kaybeder. Lakin yıllar sonra aynı nakış aynı incelikle çıkar; kaybolan yalnız kabuğu olmuş olur.
Dikkat edilirse burada iki şey birden var: dağılma ve korunma. Madde dağılıyor, nizam korunuyor. Ve korunan şeyin ağırlığı yok; desendir, ölçüdür, nispettir.
Bir çekirdek bu dikkatle korunuyorsa, bir bakışın yönü, bir sözün altındaki meyil elbette korunuyordur. Ağacın hangi dalını nereye salacağı kaydedilmiş ise, insanın da nerelere döndüğü kaydedilmiştir.
Halbuki bu hakikate; bir koruma değil, bir mekanizmadır diyorlar. Molekül şu şekilde eşlenir, hata şu enzimle onarılır, kayıt böylece sürer. Ortada muhafaza eden biri değil, işleyen bir düzenek vardır.
Lakin farkedemedikleri şey; mekanizmayı bulmak, muhafazayı ortadan kaldırmaz; onun nasıl yapıldığını gösterir. Bir mektubun hangi mürekkeple yazıldığını öğrenmek, mektubu yazansız bırakmaz.
Bir tohumu unutmayan bir hafızanın, bir ömrü unutması beklenemez. Çekirdek geçicidir, gövdesi çürür. İnsanın fiilleri ise bir yöne dönmüş olmanın izleridir.
Korunan bir nakış, koruyan bir ilme delildir.
Muhafaza bir irade işidir; iradenin olduğu yerde ihmal olmaz.
Bir tohumu görüp gözeten ilim, bir ömrü görmezden gelmez.
“İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenab-ı Hakk'a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman, bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karargâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan adamın meseli gibidir.” (Mesnevi-i Nuriye)
Bir yol kapanınca ne olur?
Hücre bunun cevabını verir. DNA hasar gördüğünde onu tamir eden tek bir düzenek yoktur; birbirinden bağımsız birkaç yol birden bekler. Biri işlemezse öteki devreye girer.
İnsan ise düşünmede çok defa bunun aksini yapar. Kendisine bir yol kapandığında, bütün yolların kapandığına hükmeder. Bir delil elinde tutmayınca delilin kalmadığını sanır.
Bir hakikate çıkan yollar, âlemin sayfaları kadardır. Birinin kapanmasından hüküm çıkaran, kendi bulunduğu köşeyi kâinat sanmıştır.
Mesnevî-i Nuriye, hafıza meselesini insanın en görünür olan, yüzüne taşır:
“İ'lem eyyühe'l-aziz! Senin yüzün, vechin o kadar küçüklüğü ile beraber geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan ve alâmetleri hâvi olduğu gibi yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâni'in muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâni'in Vâhid-i Ehad olduğuna delâlet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıd'ın kasdıyla, bir Muhtar'ın ihtiyarıyla, bir Mürîd'in iradesi ile, bir Alîm'in ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhalatın en acibidir.
Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahî nişanlar dercedilmiştir ki göz ile okunur da nazar ile yani akıl ile görünmez.” (Mesnevi-i Nuriye)
Mesel iki eksende ilerler: tevafuk ve tehalüf. Tevafuk, Sâni'in Vâhid-i Ehad olduğuna işaret eder. Bu cihetle bağımsız failler olsaydı, temel şablonda da rastgele tutarsızlıklar beklenirdi. Tehalüf ise Sâni'in Muhtar olduğuna işaret eder. O vakit kör, mekanik bir kural hep aynı sonucu üretirdi; oysa burada sabit şablon içinde sonsuz çeşitlilik var. Yüzdeki bu "nişanlar" göz ile anında okunur, ama akıl bu okumanın nasıl gerçekleştiğini çözemez. Yüz tanıma teknolojisinin hesaplama gücüyle ancak kabaca taklit edebildiği bir cihaz, insan gözünde işler.
Mehazın kelime seçimi de dikkat çekicidir: "sahife", "nişan", "dercedilmiş"... Aynen DNA ve kuvve-i hâfıza da ki "yazı", "kayıt" diliyle aynı. Bu da üç katmanlı bir hafıza mimarisi ortaya çıkarır: DNA, hücrenin içinde görünmez, kimyasal bir hafızadır; kuvve-i hâfıza, zihnin içinde bâtınî bir hafızadır; yüz ise bedenin dışında, zahirî bir hafızadır. Yüz hatlarının büyük ölçüde doğrudan genetik kodun ifadesi olması da bu bağı temsilin ötesine taşır. DNA'dan yüz tahmini üzerine çalışmalar var. Bu da bâtındaki (DNA) ile zahirdeki (yüz) arasında gerçek, nedensel bir köprü oluşturur.
Ve yüzün kendi içinde de mertebeleri var. Hayatın, ruhun en büyük ifadesi gözdedir. Göz, bedenin diğer uzuvlarına göre çarpıcı derecede farklıdır. Bakışıyla, parıltısıyla, anlık değişkenliğiyle bâtındaki hayatı ve şuuru en saf hâliyle zahire taşır. Diğer uzuvlar ise daha donuktur; aynı bedenin parçası oldukları hâlde, o zayıf tereşşuhu aynı yoğunlukta yansıtmazlar. Yani zahir, bâtından eşit oranda değil, farklı yoğunluklarda süzülür ve göz, o süzülmenin en berrak, en az donuk kaldığı noktadır.
El, kol, sırt gibi uzuvlarda da bu türden bir teklik bulmak aslında zor değil. Parmak izi, belki yüzden bile daha kesin bir teklik taşır. Ama asıl fark teklik değil, o tekliğin nasıl taşındığıdır. Parmak izi statik bir tekliktir, bir kere atılmış bir imza gibi, sabit bir desen.
Yüzün tekliği ise canlı, devam eden bir tekliktir: her an yeniden nakşedilen bir farklılık …
Gözün canlılığı çok basit bir şeyden gelir. Göz, her kırpışta yeniden ıslanır. O ince tabaka ayna gibi düzdür, ışığı toplar. Kuruyup matlaştığında ise bakış ölü görünür.
Bu, ressamların ve heykeltıraşların yüzyıllardır bildiği bir şey: bir portre ya da heykel, gözlerine ışık ve parıltı verilene kadar cansız durur; bazı eski heykel geleneklerinde gözler bilhassa en son eklenirdi, sanki hayatın açılışı o anda gerçekleşiyormuş gibi. Buna bir de yüzün kas mimarisi eklenir: yüzde, bedenin başka hiçbir bölgesinde görülmeyen yoğunlukta, yaklaşık kırka yakın "mimik kası" bulunur. İnce kıvrımlarla, anlık duygusal duruma göre değişen, muazzam sayıda ifade üreten bir ağ. Sırt ya da kolun kasları güç ve hareket için vardır; yüzünkiler ise neredeyse sadece ifade için, iç hâli dışa vurmak üzere kurulmuş gibidir.
Bu, tevafuk-tehalüf delilinde: tehalüf sadece sabit yüz hatlarında değil, hareketin, ifadenin kendisinde de vardır. Bu da Muhtar vurgusunu güçlendirir. Çünkü sabit bir şekli bir kere seçmek başkadır, her an yeniden, hiç durmadan farklı bir ifadeyi seçebilecek bir mekanizma kurmak başkadır. Donuk uzuvlar bir kere yapılmış, sabit kalmış gibi görünürken, yüz ise her an yeniden kuruluyormuş gibi görünür.
Mesnevî-i Nuriye, tevafuk ve tehalüf ikilisini insan yüzünden alıp bütün türlere yayar:
"...insan nevinde şu tehalüf ile beraber buğday, üzüm, arı, karınca nevilerindeki tevafuk, kör tesadüfün işi olmadığı güneş gibi aşikârdır. Mademki kesretin böyle uzak, ince, geniş ahval ve etvarında da tesadüfün müdahalesine imkân yoktur. Ve tesadüfün elinden mahfuzdur. Ve ancak bir Hakîm'in kasdı ve bir Muhtar'ın ihtiyarı ve Semî', Basîr bir Mürîd'in iradesinin daire-i tasarrufundadır." (Mesnevî-i Nuriye)
Burada iki zıt desen yan yana konur: insan türünde bireyler birbirinden ayrışır yani tehalüf, buğday, üzüm, arı, karınca türlerinde ise fertler birbirine uyar evet işte tevafuk... İkisi de rastgeleliğin üretemeyeceği türden desenlerdir. Biri seçime, öbürü tek bir kaynağa işaret eder.
Bu istidlal bir kat aşağı, atom seviyesine indirildiğinde daha da keskinleşir. Zira buğdayın da üzümün de arının da karıncanın da "özü" nihayetinde aynı zerrelerdir. Canlı kütlesinin geneli dört elementten oluşur: karbon, hidrojen, azot, oksijen. Üstelik bir bitki, gövdesinin büyük kısmını, havadan (karbondioksit) ve sudan kurar. Yani malzeme listesi hepsinde ortaktır; ayrım maddede değildir.
Misal Glikoz ve fruktoz, ikisi de C₆H₁₂O₆'dır atom cinsi aynı, atom sayısı aynı... Değişen yalnızca diziliştir. Ama biri kandaki şeker, öbürü meyve şekeridir; tatları ayrı, vücutta işlenişleri ayrıdır. Veyahut elmas ile grafit, ikisi de saf karbondur. Biri sert, şeffaf maddesi; öbürü yumuşak, siyah ve elektrik iletkenidir. Aynı atom, farklı bağ geometrisi…Demek ki farkı yapan şey madde değil, tertiptir, yani bilgidir.
İki buğday tanesi benzerdir, ama birebir aynı değildir. Oysa her elektron, her hidrojen çekirdeği diğerleriyle tam olarak aynıdır. Fizikî olarak ayırt edilemez. Kâinatın en alt katmanında, kusursuz bir tevafuk vardır.
Tevafuk gösteren aynı malzemeden hem buğdayın tekdüzeliği hem insan yüzünün eşsizliği çıkmaktadır. Ayrım artık malzemede değil, malzemeye verilen tertiptedir. Hakîm (kasd — bir maksat vardır), Muhtar (ihtiyar — bir seçim vardır), Mürîd (irade — bir isteme vardır), Semî' ve Basîr (işitme ve görme — bir şuur vardır).
Bu yazım, kararlı ve celâlli bir hava gününün, hafızada hep aynı karelerle kalan bir tekrarın gözlemiyle başladı. Oradan bahara, tohuma, bir ismin köküne, atomun içine, CERN'in laboratuvarına, DNA'nın onarım mekanizmalarına, bir yüzün eşsizliğine, aynı zerrelerden çıkan başka başka neticelere ve nihayet kıyamet istidlaline uzanan bir yolculuk oldu.
Bu satırları yazmadan birkaç gün önce, kardeşlerimle Barla'ya bir ziyarete gittik. Orada, Üstadım hazretlerinin yıldız saraylarına değişmediğini söylediği o mübarek çınar ağacındaki kulübeciği temaşa ettim. Belki bu yazı o mübarek kulübe menzilini, zihnin bir tefekkür menzili olarak derinleştirdi.
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Her şeyin bâtını zahirinden daha âlî, daha kâmil, daha latîf, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi; hayatça daha kavî, şuurca daha tamdır. Ve zahirde görünen hayat, şuur, kemal vesaire ancak bâtından zahire süzülen zayıf bir tereşşuhtur. Yoksa bâtın camid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimal yoktur. Evet, karnın (miden) evinden; cildin, gömleğinden ve kuvve-i hâfızan, senin kitabından nakış ve intizamca daha yüksek ve daha garibdir. Binaenaleyh âlem-i melekût, âlem-i şehadetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, heva-i nefis ile baktığı için zahiri hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi; meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor." Mesnevî-i Nuriye
O çınar ağacı, zahirde sadece bir ağaç; üstündeki kulübe, tefekkür ve zikirle meşgul olunan tahta bir zemin. Ama zahirde görünen bu sadelik, bâtından süzülen zayıf bir tereşşuhtan ibaret ... Hakikat, o kulübede cereyan eden zikrin, tefekkürün derinliğinde saklı; bir saray, bir mescid, bir minber hükmünde.
Mehazın verdiği misal de bu yazının kalbine dokunuyor: "kuvve-i hâfızan, senin kitabından nakış ve intizamca daha yüksek ve daha garibdir." Yani hafızan, yazdığın bir kitaptan daha ileri bir düzen ve sanat taşır. Aynen DNA'nın, üzerine yazdığımız herhangi bir metinden kat kat daha yoğun, daha hatasız bir yazı olması gibi. Beynin kendisi de bu zaif tereşşuh fikrini doğrular. Ortalama 1300-1400 gram, yani vücut ağırlığının yaklaşık yüzde ikisi kadar bir doku. Zahirde hafıza, işte bu birkaç yüz gramlık dokudan, birkaç molekülden ibaret; bâtında ise bir kütüphane, bir arşiv, âdeta bir saltanat o küçücük ağırlık, bir ömrün bütün yükünü taşıyor.
Ve ilginçtir, mehaz ünsiyetli kelimesini kullanıyor. Nefs-i emmarenin zahiri "ünsiyetli bir perde" gibi gördüğünü söylüyor. Bu yazının başında hafızanın bize nasıl bir ünsiyet, bir aşinalık verdiğinden söz etmiştik ve mehazda geçen uyarıya dikkat lazım: o ünsiyet bazen bizi yanıltabilir, tanıdık olanı yani zahiri hakikatın kendisi sanmaya sevk edebilir. Oysaki asıl derinlik, doğrudan göremediğimiz bâtındadır.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
"Seni tenzih ederiz, senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur; şüphesiz sen Alîm'sin (her şeyi bilen), Hakîm'sin (her şeyi hikmetle yapan)." (Bakara 2/32)