Gören gözleri olmayanların görerek yaptığı faaliyetler, Gören’in görmesini isbat eder.
Mülk alemine, maddeten karanlık ve şuursuz zannedilen unsurlara mana-yı harfî nazarıyla bakıldığında, kâinatta başıboş ve kendi başına bırakılmış tek bir zerre dahi olmadığı açıkça görülür. Maddenin en küçük cüzünden en muazzam hakikatlere kadar her unsur, adeta sarsılmaz bir sadakat ve fıtrî bir idrakle hareket etmektedir. Atomların ne biyolojik bir gözü ne de çevrelerini tartacak bir şuuru vardır; lakin sergiledikleri hayretengiz faaliyetler, her şeyi aynı anda kuşatan ve gören Ezeli Nazar’ı ilan eder.
Bu fıtrî ‘görme’ kabiliyetinin ve bir emir altında hareket etme sırrının okunabileceği binlerce sayfadan ikisi de okyanusun dalgaları ve gökyüzünde süzülen kartalın nazarıdır.
Bu iki farklı alem, aslında birbirine benzer bir kavisle, aynı mukaddes kanunun satırlarını okur.
Okyanusun derinliklerinden kopup gelen muazzam bir dalgayı müşahede edelim:
Dalga kıyıya yaklaştıkça, altındaki derinliğin sığlaşmasıyla birlikte kör bir kargaşaya kapılmaz. Önce yukarıya doğru büyür ve yükselir. Tam zirve noktasına ulaştığında, sanki düşeceği kumsalı, çarpacağı kayanın sertliğini görüyormuş gibi öne doğru kırılır. Kırıldıktan sonra sahile doğru genişleyerek ve yayılarak dökülür. Dalga, bu büyüme, kırılma ve genişleme geometrisiyle nerede nihayete ereceğini bilerek yol alır.
Şimdi yüzümüzü göğe çevirelim ve yükseklerde süzülen bir kartalın bakışına odaklanalım: Kartal, kilometrelerce yukarıda süzülürken görüş açısı genişleyerek başlar. Suyun altındaki rızkını milimetrik bir isabetle gördüğü an, aşağıya doğru müthiş bir süratle alçalır. İşte o tam dalışa geçip pençelerini açtığı, kanatlarını arkaya doğru topladığı an, tıkpı o dalganın tepe noktasına ulaştığında kırılması gibidir. Havayı yara yara gelir, tam suyun yüzeyinde pençelerini genişleterek avını noktası noktasına yakalar.
Biri suyun içinde yükselip kırılan bir dalga, diğeri havada alçalıp kırılan bir kanattır. Görme organı olmayan suyun dalgası ile gözün en keskin zirvesine sahip olan kartal, aynı kavisle, aynı “görme, kırılma ve genişleme” kanununa itaat etmektedir.
Fizik, optik ve akışkanlar mekaniği gibi fen ilimleri, kainattaki bu “görerek yapılma” faaliyetlerini kendi formülleriyle tasdik ederek kör tesadüfü paramparça eder.
Fizik kanunlarına göre ışık, havadan suya geçerken yoğunluk farkından dolayı kırılır. Bu yüzden suyun dışından bakan sıradan bir göz, suyun altındaki bir nesneyi olduğu yerde değil, daha yukarıda ve sapmış bir açıda görür.
Kartal, gökyüzünün zirvesinden dalışa geçtiğinde bu optik bariyerle karşılaşır. Kartalın beyninde ne bir fizik formülü vardır ne de elinde açıölçer bir cetvel. Ancak fiziksel olarak kartalın göz yapısı, ışığın sudaki o kırılma payını fıtraten hesaplayacak şekilde programlanmıştır. Kartal, suyun altındaki balığın gerçek konumunu adeta “görerek ve bilerek” havada kendi kavisini kırar, genişleyen pençeleriyle hedefi tam on ikiden vurur. Maddeten kör ve şuursuz olan ışık dalgaları ile biyolojik bir göz, aynı optik nizamın içinde birbirine bağlanır.
Deniz dalgalarının kıyıya yaklaşırken sergilediği o harika “büyüme, kırılma ve genişleme” hareketi, hidrodinamikte dalga sığlaşması kanunlarıyla açıklanır. Açık denizde ilerleyen bir dalga, kıyıya yaklaştıkça suyun tabanındaki sürtünmeyle karşılaşır. Dalganın alt kısmı yavaşlarken, tepe kısmı hızlanmaya devam eder ve dalga dikey olarak büyür. Dalga yüksekliğinin su derinliğine oranı kritik bir geometrik eşiğe ulaştığında, dalga dengesini kaybeder ve tam düşeceği yeri biliyormuş gibi öne doğru kırılır. Kırıldıktan sonra kinetik enerjisini kumsala doğru genişleyerek ve yayılarak teslim eder.
Fizikçi Richard Feynman’ın da dikkat çektiği gibi, kütleçekimi gibi temel kuvvetler “korunumlu” olma özelliğine sahiptir. Bir sistemde harcanan enerji ve yapılan iş, izlenen yoldan ve aradaki dalgalanmalardan bağımsızdır; başlangıç ve bitiş noktası fıtrî bir ölçüyle daima sabittir. Suyun kendisi kördür, hidrojen ve oksijen atomlarının gözü yoktur; kumsalın nerede başlayıp bittiğini kendi başlarına bilemezler. Ancak kainattaki korunumlu kuvvetlerin sarsılmaz sadakati ve hidrodinamik kanunları öyle bir işler ki, tonlarca ağırlıktaki o su kütlesi, kıyıdaki coğrafyayı adeta “görüyormuş” gibi en estetik ve nizamî şekilde yönünü bulur.
Richard Feynman’ın akışkanlar mekaniğine dair şu tespiti, cansız unsurların çevreleriyle olan gizli ve önden haberleşmesini fennen çok net ilan eder: Bir cisim hava içinde bir yerde hareket ediyorsa, hava içerisinde ilerleyen bir çalkantı gözleriz. Ne tür bir çalkantı olduğunu sorarsak, cismin hareketinin basınçta bir değişme doğurması beklenir diyebiliriz. Kuşkusuz cisim nazikçe hareket ettirilirse, hava sadece onun etrafında akar.
Fizik te Feynman’ın dikkat çektiği bu basınç değişimi, aslında cismin hareketinden önce çevreye yayılan ve havaya adeta geleceği haber veren bir sevk kanunudur. Hava zerreleri, kendilerine doğru gelen cismi o basınç dalgaları sayesinde henüz cisim oraya ulaşmadan önce algılar, görür ve ona göre bir nizamî duruş sergiler. Eğer cismin hareketi fıtrata uygun bir nezaketle vuku bulursa, hava zerreleri de tam bir sadakat ve nizamla onun etrafından pürüzsüzce akıp gider. Gören gözleri olmayan hava zerreleri ile kartalın nazarı, aynı basınç ve nizam geometrisinde, her şeyi gören tek bir Müdebbir’in sarsılmaz Âdetullah kanununa boyun eğmektedir.
Evet bu kanunu Risale-i Nur da Hüve nüktesinde görmekteyiz;
هُو
Lafzındaki havada; küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcud telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin.” (Sözler 160.sh)
Gören gözleri olmayan hava zerreleri, her şeyi gören ve işiten bir Sâni’-i Basîr’in emriyle hareket ettiğinden, adeta bütünüyle gören, bilen ve itaat eden kozmik bir levhaya dönüşür. Havada hareket eden kartal, havanın bu nazik akışkanlık sırrıyla ve basınç dengeleriyle adeta bütünleşerek bir kavis çizer.
Maddenin en küçük cüzü zerrelerde durum daha da hayret vericidir. Kuantum mekaniğindeki “Kuantum Dolanıklığı” ve “Gözlemci Etkisi”, cansız zannedilen zerrelerin çevreleriyle sürekli bir “bilgi akışı” ve algı içinde olduğunu isbat etmiştir. Bunun da ötesinde, kuantum parçacıklarının sadece mekânda değil, “zamanda da girişim” yaptığını fen izahı vardır. Kuantum düzeyindeki zerreler zamanın farklı dilimlerindeki ihtimallerle etkileşime girer, yani adeta zaman perdeleri arasında birbiriyle haberleşirler.
Bu fennî keşif, mahlukatın sadece “şu anki” saniyede hapsolmadığını; geçmiş tecrübeler, şimdiki hareket ve gelecekteki neticenin ilahî bir plan dahilinde zamanda girişim yapar gibi tek bir nizamda birleştiğini gösterir. Zaman levhaları birbirine kör değildir. aksine, her an taze bir yaratılışla hudûs hakikati birbiriyle mülaki olur, girişim yapar ve sarsılmaz bir nizamı doğurur.
Üstadım Said Nursî hazretleri ifadesiyle
“Öyle ise o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhit sahibinin izin ve emriyle ve ilim ve iradesiyle işliyorlar veyahut kendilerinde öyle bir muhit ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor. Evet havanın herbir zerresi, herbir zîhayatın cismine, herbir çiçeğin herbir meyvesine, herbir yaprağın binasına girip işleyebilir. (Sözler 549.sh)
Girişim hakikatini gostermektedir.
Kâinat kitabının yapraklarını çevirmeye devam ettikçe karşımıza çıkan hakikatlerden biri de maddeten kör, sağır ve camid olan unsurların yeryüzünü muazzam bir azametle ihata etmesi, yani istila etmesidir. Fen ilminde camid maddelerin bulduğu her hacmi doldurarak kaplamasına hacimsel istila veya yayılım denir. Fen der ki; gazlar ve sıvılar fıtratları gereği durmazlar, yayılırlar ve tüm mekânı istila ederler.
İşte tam bu noktada akıl hayret eder: Kendini oluşturan atomların ne bir ruhu ne bir iradesi ne de bir hedefi vardır. Kendi başlarına tamamen hareketsiz ve şuursuz olan bu camid unsurların, bütün yeryüzünü kusursuz bir nizamla kaplayacak şekilde bir yayılma ve istila etme “isteği ve gayreti” sergilemeleri, arkalarındaki mutlak İradeyi bedahetle isbat eder. Çünkü camid maddede kendi kendine bir “istila arzusu” olamaz; o halde bu faaliyet, onlara dışarıdan hükmeden bir Kudretin sevkidir.
Risale-i nurun Şualarında bu sarsılmaz hakikat şöyle ifade edilir;
“Hem madem masnuatın maddeleri ve mayeleri olan unsurlar zemini ihata ederler. Ve mahlukattan, vahdeti gösteren çeşit çeşit sikkeleri taşıyan nevilerin herbiri bir iken rûy-i zeminde intişar edip istila ederler. Elbette bedahetle isbat eder ki; o unsurlar müştemilatıyla ve o neviler efradıyla bir tek zâtın malıdır, mülküdür. Ve öyle bir Vâhid-i Kadîr’in masnuları ve hizmetkârlarıdır ki; o koca istilacı unsurları, gayet itaatli bir hizmetçi ve o zeminin her tarafına dağılan nevileri gayet intizamlı bir nefer hükmünde istihdam eder. (Şualar 164.sh)
Okyanusun azîm dalgaları sahilleri yutabilecek bir hidrodinamik güce sahipken, kumsala ulaştığında "genişleyerek" nazikçe dökülür; haddini bilir. Hava unsuru yeryüzünü istila etmişken, içinden geçen kartalın kanatlarına zarar vermez, Feynman'ın ifadesiyle "onun etrafından nazikçe akar." Cansız unsurların özündeki bu sarsılmaz sadakat ve nizamî istila, üzerlerinde parıldayan o vahdet sikkeleriyle tek bir Zât'ın mülkü olduklarını isbat ederler.
İnsanın önündeki en büyük engel; daima tekrar edildiği için her an müşahede edilen bu fevkalade faaliyetlerin zihinde ördüğü ‘ülfet’ perdesidir. Her gün doğan güneş ve her an kıyıya vuran dalga, bu perde yüzünden sıradan birer ritimden ibaretmiş gibi algılanır. Halbuki kâinatta cari olan imkân ve hudûs hakikatleri, bu ülfet uykusunu darmadağın edecek tefekkür icin bürhanlardır.
Masamızdaki bir bardak suyun, elimizin çarpmasıyla dökülmesini ele alalım. Biz o suyun döküleceğini ancak geçmiş tecrübelerimize dayanarak, fıtrattaki tekrardan dolayı tahmin edebiliriz. Yoksa suyun cansız moleküllerinde “el çarpınca dökülmeliyim” diye karar veren bir şuur yoktur. İmkân hakikatinde; O suyun el çarpınca katılaşması, yukarı uçması veya olduğu yerde donması da mantıken eşit derecede mümkündür.
İşte daima tekrar edilen bu dökülme fiili, kör bir tesadüf veya maddenin zorunlu bir huyu değil; her an aynı nizamı muhafaza eden Âdetullah kanununa bir itaat, taze bir yaratılıştır olan hudûs hakikatıdır. Gören gözü olmayan o su damlaları, her an imkân dairesinden çıkıp kudretle şekil alırken, kendilerini bu sarsılmaz kanuna tabi tutan Gören’in iradesini ilan ederler. İşte bu derin tefekkür, daima tekrar edilen şeylerin ülfetini kırar; aklı maddede boğulmaktan kurtarıp her anı tazelenmiş gibi seyretmenin kapısını açar.
İşte Kâinatta ki bu muazzam benzerlikler, fennî kanunlar ve unsurların şuurkârâne hareketleri, ancak bakışın mahiyeti değiştiğinde gerçek anlamına kavuşur. Üstadım Said Nursi Hazretleri’nin Sözler adlı eserinde ifade ettiği gibi:
Eğer gözü, gözün Sâni’-i Basîr’ine satsan ve onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan; o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalaacısı ve şu âlemdeki mu’cizat-ı san’at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu Küre-i Arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar. (Sözler 27.sh)
Göz, kendi nefsi hesabına bakmadığında; okyanus dalgasını alelade bir su kütlesi, kartalı ise sadece biyolojik bir avlanma dürtüsü olarak görmekten kurtulur. Kâinat kitabının birer mübarek mütalaacısı olan mümin nazar; dalganın kırılışında ilahî bir mühür, kartalın bakışında ise harika bir Rabbani sanat seyreder. Adeta bir arı gibi, bu mahlukatın fıtrî hareketlerinden marifet ve tevhid balları süzerek ruhuna taşır.
Suyun altındaki en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu gören ve ona gökteki kartalı basîrane bir sevk ile gönderen Zat; aynı zamanda okyanusun tonlarca ağırlıktaki dalgalarını da kumsallara zarar vermeyecek şekilde merhametle eğip büken Zattır.
"Bak hem öyle Semî’ ve Kerim bir Kadîr’den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm’den saadet ve bekayı istiyor ki; bilmüşahede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafî bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Lisan-ı hal ile de olsa icabet eder. Öyle suret-i hakîmane, basîrane, rahîmanede verir ve icabet eder ki; şübhe bırakmaz o terbiye ve tedbir öyle Semî’ ve Basîr’e mahsus, öyle bir Kerim ve Rahîm’e hastır.” (Sözler 71.sh)
Kör ve camid zerrelerin şaşırmadan bir araya gelerek oluşturduğu o fıtrî terk sanatı, dalgaların muazzam nizamı ve kuşların keskin nazarları; kâinatta tesadüfe yer bırakmayan hakîmane, basîrane ve rahîmane bir tedbirin en zahir delilleridir.
Gören gözleri olmayan unsurların, her an taze bir yaratılışla hudûs hakikatı ile sergiledikleri bu şuurkârâne ve basîrane faaliyetler, kör tesadüfü kâinat kapılarından ebediyen kovmaktadır.
Okyanus dalgasının kumsala yayılışındaki milimetrik geometriden, kartalın suyun altındaki balığı fıtraten hesaplayıp havada dalga gibi kırılarak pençelerini genişletmesine kadar her bir cilve; Kâinatın Basîr ve Alîm olan bir Sâni’ tarafından her an nazara alındığını isbat eder.
Gören gözleri olmayanların görerek yaptığı bu muazzam faaliyetler; her an taze bir şahitlikle, ezelî ve ebedî bir Gören’in varlığını dünyaya isbat etmiştir, ediyor ve edecektir.