Kâinatta cereyan eden fiiller, yalnız görünen sebeplerle izah edilemeyecek derecede hassas, ölçülü ve süreklidir. Bu fiillerde kuvvet vardır; fakat bu kuvvet yıkıcı değil, muhafaza edici şekilde işletilir. İşte bu durum, kâinatta hükmeden idarenin kör bir tabiat değil; hikmet ve rahmetle işleyen emrî bir tasarruf olduğunu gösterir.
Elektrik, bu görünmeyen idare tarzını akla yaklaştıran en parlak misallerden biridir. Madde gibi şekil değiştiren bir cevher değildir; katı, sıvı veya gaz hâline girmez. Buna rağmen görünmeden iş görür, emirle hareket eder ve girdiği her dairede o dairenin unvanına göre farklı vazifeler icra eder. Toprakta sükûnet, suda hareket, havada alan, ateşte ışık olarak görünmesi; elektriğin değiştiğini değil, aynı elektriğin farklı tabakalarda farklı vazifeler aldığını gösterir.
Su sıcaklığa göre buz, su veya buhar olur; mahiyeti aynı kalmakla birlikte hâl değiştirir. Elektrik ise hâl değiştirmez. Girdiği tabakaya göre akım, alan, sinyal veya ışık suretini alır. Bu değişim, elektriğin mahiyetinden değil; ortamın ahkâmından kaynaklanır. Su hâl değiştirir; elektrik ise vazife değiştirir. Bu hakikat, elektriğin unsur olmadığını; unsurlar üzerinde iş gören emir ile musahhar bir memur olduğunu açıkça gösterir.
Elektriğin bu derece kesintisiz, süratli ve hassas bir şekilde işlemesi, onu taşıyan bir vasatın mevcudiyetini de zarurî kılar. Elektrik kendi başına müstakil bir varlık olarak düşünülemez. Nasıl ki balık denizi, meyve ağacı gösteriyorsa; elektrik de kendisini taşıyan latif bir zemini gösterir. Risale-i Nur bu hakikati şöyle ifade eder:
“Feza-yı ulvî, bilittifak "esîr" ile doludur. Ziya, elektrik, hararet gibi sair seyyalat-ı latife, o fezayı dolduran bir maddenin vücuduna delalet eder. Meyveler ağacını, çiçekler çimenlerini, sünbüller tarlalarını, balıklar denizini bilbedahe gösterdiği gibi; şu yıldızlar dahi bizzarure menşe'lerini, tarlasını, denizini, çimengâhının vücudunu, aklın gözüne sokuyorlar. Madem âlem-i ulvîde muhtelif teşkilât var. Muhtelif vaziyetlerde muhtelif ahkâmlar görünüyor. Öyle ise o ahkâmların menşe'leri olan semavat, muhteliftir.” (Sözler 569.sh - Risale-i Nur)
Burada kastedilen, esîrin ilâhî veya müstakil bir fail oluşu değildir. Esîr mahlûktur; ahkâmı konulmuş bir vasattır. Elektrik bu ahkâmları icat etmez; fakat bu ahkâmlar altında cereyan ederek onların varlığını akla gösterir. Balık denizin kanunlarını üretmez; fakat o kanunlara tâbidir. Aynen öyle de elektrik, esîr denilen latif vasatta hareket eder. Fiil varsa, fiilin cereyan ettiği bir vasatın varlığı da zarurîdir.
Bu emrî idare tarzı, yalnız latif seyyalat âleminde değil; maddî kuvvetlerin işletilmesinde de kendini gösterir. Kur’ân’ı Hakimin demir hakkındaki beyanı bu noktada dikkat çekicidir:
وَأَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ
“Demiri indirdik; onda şiddetli bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır.” (Hadîd, 25)
Kur’ân’daki “inzâl” ifadesi, yalnızca fizikî bir düşmeyi değil; kaynağı insandan olmayan bir İlâhî ihsanın insanın istifadesine verilmesini ifade eder. Demirin “indirilmiş” olarak anılması, onun insan kudretiyle icat edilmediğini; İlâhî tasarrufla istifadeye sunulduğunu bildirir. Fen de demirin kökeninin arzla sınırlı olmadığını; ağır elementlerin yıldızların çekirdeklerinde oluştuğunu ve kozmik süreçlerle gezegenlere ulaştığını ortaya koymaktadır. Böylece âyetin bildirdiği “inzâl” hakikati, zamanla keşfedilen kevnî işaretlerle teyit edilmiş olur.
Demirin indirilmesi hakikati, fizikî olarak maddenin yerçekimi kanunu altında hareket etmesi ve atomlar arası elektromanyetik bağların demire sertlik, dayanım ve tasarruf kabiliyeti kazandırmasıyla anlaşılır. Yerçekimi demiri zemine bağlarken, elektromanyetik bağlar onun dağılmadan, bozulmadan ve maksada uygun biçimde kullanılmasını mümkün kılar. Kuvvet vardır; fakat bu kuvvet başıboş değildir. Sertlik ve kudret hikmete bakarken, bu kudretin faydaya yöneltilmesi rahmete işaret eder.
Aynı hakikat, kâinatın daha geniş ölçeğinde Güneş ve gezegenler misaliyle de okunur. Üstadım hazretleri bu kozmik dengeyi şu ifadelerle tasvir eder;
"Güneş, nurani bir ağaçtır. Seyyareler onun müteharrik meyveleri... Ağaçların hilafına olarak Güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar." (Sözler 394.sh - Risale-i Nur)
"Evet Güneş bir meyvedardır; silkinir tâ düşmesin seyyar olan yemişleri. Eğer sükûtuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczubları." (Sözler 394.sh - Risale-i Nur)
Fen de bu hâl, kütle çekimi ile yörünge hareketinin hassas bir dengede tutulmasıdır. Güneş gezegenleri cezbesiyle kendine çeker; gezegenler ise hareketleriyle bu çekime karşı durur. Eğer bu hareket olmasa, çekim hâlâ var olduğu hâlde gezegenler düşer ve sistem çökerdi. Güneş’in gezegenleri düşürmemesi, kuvvetin rahmetle dengelendiğinin kozmik bir şahididir.
Burada dikkat çeken hakikat “İndirilmenin hikmeti, yemişlerin düşmemesi ise rahmetini beyan eder. Kur’ân’da demirin indirilmesi, icadın hikmetle yapıldığını bildirirken; kâinatta görülen düşmeme hâdiseleri meyvenin dalda tutulması, gezegenlerin Güneş’e düşmemesi, kuvvetlerin tahrip etmeden işletilmesi; rahmetin tecellîsini gösterir. Hikmet, varlığın ölçüyle yaratılmasını; rahmet ise yaratılanın korunmasını ve devamını temin eder.
Netice itibarıyla Hâlıkımız, kâinatı hikmetle icad eder; Rabbimiz ise ehadiyet cihetiyle rahmetle muhafaza eder. Elektriğin girdiği her tabakada farklı vazife alması, demirin insanın istifadesine uygun şekilde indirilmesi ve Güneş’in gezegenleri düşürmemesi; hep aynı hakikati gösterir: Kuvvet vardır, fakat tahrip yoktur; icad vardır, fakat başıboşluk yoktur; cezbe vardır, fakat düşüş yoktur. İşte bu, kâinatta hükmeden rahmetin ve emrî idarenin en açık tecellîlerinden biridir.
Elektrik, memuriyeti itibarıyla mevcudatin her teşekkülatında rol almaktadır. Hatta bu cihetle fen ona kuvvet vermiştir.
Elektrik kuvveti demiştir.
Lakin her daireye tabaka ya girip işlettirilmesi hakikatlerinde memur olması onun kuvvet sahibi olduğunu göstermez.
Kuvvet kör değildir, rahmetle işletilir; kâinat sahipsiz değildir, hikmet ve ehadiyetle idare edilir. Aynı elektrik değişmez; değişen, dairelerin vazifesidir. Aynı kudret tasarruf eder; farklı tecellîlerle rahmet görünür.
O cihetle “fenn-i elektrik” demek, elektrik gibi musahhar bir memurun vazifesini ve sınırını teslim etmek; ona müstakil failliği isnat etmeden hakkını vermektir.