Bismillah
"Derine inme, derinleşme!" Bu kelimeler, ortalamanın dışında bir farkındalık sancısı çeken her ruh için tanıdıktır. Toplumun genelinden farklı bir idrak ve duyuş hissedildiğinde, bu kelimeler birer uyarı değil, aslında o farkındalık sahibini çürütmek ve sığ kıyılara itmek için kullanılan birer bağa dönüşür. Ancak benim ruhumun takviminde bu sözler bir yıkım değil, bir milat oldu. Anladım ki; batınından haberi olmayan bir ruh, zahirde hep kaybetmeye mahkumdur. Yüzeydeki sığlık sadece bir emniyet zannıydı; asıl nizam ve keşif, o "dur" denilen derinliklerin sükûnetinde bekliyordu. Bu derinlik bir hapis değil, ruhun kendi istidatlarını , kabiliyetlerini müşahede edeceği muazzam bir laboratuvar; sıdkın ve sadakatin test edildiği bir mizan ....
Fenn-i tıp perspektifinden bakıldığında görüyoruz ki; sıdk, ruhun bağışıklık sistemidir. Sıdk olmayınca, yani insan kendi hakikatiyle yaşadığı hayat arasındaki bağı kopardığında, ruhunda bir içsel parçalanma başlar. Bu bölünme, enerjiyi içeride tüketerek depresyon ve anlamsızlık olarak tezahür eden o derin boşluğu doğurur. Travma ise en temelde bir "emniyet" kırılmasıdır. Sıdkın olmadığı bir zeminde ne kendine ne de başkasına güvenebilirsin. Oysa sıdk, manevi bir emniyet kalesidir. Bu kale yıkıldığında vücut kronik bir stres yanıtı verir; kortizol yükselir ve hafızadan sinir sistemine kadar tüm bedende tahribat başlar. Doğruluğu ihya etmek, aslında tüm hücreleri o ilahi "doğru nizam" ile yeniden uyumlamaktır.
Bu derinlikte yol alırken, fennin beyin hücreleri üzerine keşifleri bize şaşırtıcı bir hakikatı gösterir. Ölüm, hücrelerin oksijensizliğe karşı gösterdiği muazzam bir direniştir. Merkezi koordinasyon olan beyin ve kalp durduğunda bile hücrelerin enerji üretmeye devam etmesi, mürettebatın kaptan gitse de vazifeyi hemen terk etmediğini gösterir. Bu durum, mevtin bir yok oluş olmadığını isbat eder.
“Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuddur, hayat-ı bâkiyeye bir davettir, bir mebde'dir, bir hayat-ı bâkiyenin mukaddimesidir. Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir.” (Mektubat 7.sh - Risale-i Nur)
Mevtin bir tebdil-i mekan olduğunu İsbat etmiştir.
Peki, neden cesed kabirde çürür? Çünkü çürüme, zerrelerin o tek vücut formuna hizmet etme yükümlülüğünden azat edilmesidir.
“Yani zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur.” (Sözler 553.sh – Risale-i Nur)
Cesedin dağılması, aslında zerrelerin kâinatın diğer muazzam sofralarına hizmet etmek üzere serbest kalışıdır. Zahirdeki bu "çürüme", tıpkı toprağa giren bir çekirdeğin dağılması gibi, batındaki ebedi bir inşanın ve yeni bir koordinasyonun hazırlığıdır.
Derinliğin bu adaletli işleyişi, Peygamberlerin hayatında en somut bürhanlarına kavuşur. Cenab-ı Hak Hz. Yusuf Aleyhisselamın , kuyunun o dar ve karanlık derinliğinde; kardeşlerini affedebilecek , merhameti keşfettirdi . Kuyunun varlığı o muazzam affetme kabiliyetini arzuladı.
Evet Zulmün derinliği, rahmetin yüksekliğini belirleyen ilahi bir ölçüdür. Hz. Yusuf Aleyhisselamı kuyuya atan zalimliğin alçaklığı ne kadar derinse, o kuyudan süzülüp gelen 'affetme ilminin' yüksekliği de o kadar muazzamdır. Kader, o dar ve karanlık kuyuyu; Hz Yusuf Aleyhisselama kalbindeki okyanusvari merhamet kabiliyetini göstermek için 'arzulamış' ve bir basamak yapmıştır. Demek ki, düşülen her derinlik, aslında tırmanılacak olan en yüksek dağın hazırlığıdır.
Fizikte bir boşluk ne kadar derin ve güçlüyse, oraya dolacak olan hava veya su o kadar büyük bir hızla ve kuvvetle akar.
Kuyudaki o zahiri derinlik ve karanlık , kalbe açılan muazzam manevi bir marifet akmasıdır. Cenab-ı Hak, o karanlık derinliği ne kadar büyük tuttuysa, Yusuf Aleyhisselamın içine akıttığı “marifet” ve “affetme” nuru da o kadar yüksek olmuştur.
Zulmün alçaklığı, rahmetin yüksekliğini ölçen bir mihenk taşıdır. Kuyunun varlığı o muazzam affetme kabiliyetini arzuladı ve muazzam bir hakikati söyler. Tohum, toprağın karanlığını; çekirdek, çürümenin derinliğini arzular. Çünkü o karanlık ve baskı olmadan, içindeki ağaç olma kabiliyeti uyanmaz.
Zalim, zulmüyle bir kuyu kazar; ancak o kuyu, mazlumun içindeki “peygamberi ahlakı” uyandırmak için bir kuluçka merkezi vazifesi görür.
Zulüm ne kadar derin bir yara açarsa, o yaranın kapanması için gereken merhamet o kadar geniş bir istidat olarak ortaya çıkar.
Bir tarafta “kuyuya atma” alçaklığı varsa, adalet-i İlahiye bunun karşısına “saraya sultan yapma” ve “kardeşlerini bağışlama” yüksekliğini koyar.
Âlimin ilmi, o karanlıkları aydınlatacak bir ışık olduğu için, karanlık ne kadar koyuysa ışığın bürhanı o kadar parlak görünür.
Bu derin seyahatte kaybolmamanın ve dünü affedip yarına yürümenin yegâne şartı ise İhlas'tır.
Laakal her on beş günde bir defa okunmalı" sırrı, sadece bir metni okumak değil; ruhun on beş günde bir kendi "kuyu derinliğine" inip, niyetindeki zerreleri mizan etmesidir. Hz. Yusuf Aleyhisselam , o dar ve karanlık kuyuda, dış dünyadaki bütün sebepler olan kardeşlerinin sevgisi, babasının himayesi vs. sustuğu o yalnızlık noktasında; kurtuluşu sadece ve sadece İhlas ile Mülkün Sahibi’nden istedi.
Hz. Yusuf (Aleyhisselam), o kuyuda esbabın karanlığına takılıp kalmadığından kalbine o marifet nurları akmıştır . O’nun on beş günler veya o uzun hapis yılları süren her bir nefesi, birer İhlas Risalesi hükmünde gibi görebilmeliyiz. Çünkü İhlas; sebeplerin tesiri hakiki olmadığını bildiğimizde başlar. Tıpkı kuyunun en dibinde, gökyüzündeki tek bir yıldıza bakmak gibi; etraftaki her yer karanlıklaştıkça, o tek olan nur Rıza-yı İlahî daha parlak görünür.
İşte bu yüzden, İhlas bahsini on beş günde bir okumak; her on beş günde bir ruhumuzu o Yusufvari kuyuya indirip, Acaba ben hala sebepler sığlığında mı oyalanıyorum, yoksa sadece O’nun rızasını mı arzuluyorum?" sorusuyla kendimizi mizan etmektir. Zalimliğin derinliği bizi yutmaya çalışırken, bizim içimizdeki "sıdk" ve "ihlas" kabiliyetini uyandıran o kuyu; aslında bizi hakikat sarayının sultanlığına hazırlayan en nurlu mekteptir.
Evet Sevgili Üstadım Hazretleri ifadeleri ile;
“Medar-ı necat ve halas, yalnız ihlastır. İhlası kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. İhlası kazandıran harekâtındaki sebebi, sırf bir emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı İlahî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlahiyeye karışmamalı. Herşeyde bir ihlas var.” (Lem'alar 133.sh - Risale-i Nur)
“Zaman-ı mazinin en derin derelerine kuvvet-i iman ile girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def'edebildiği gibi; nur-u iman ile istikbalin en uzak dağlarına kadar çıkar, korkuları izale eder.” (Lem'alar 230.sh - Risale-i Nur)
Başka bir misal verirsek ; tercihimiz Hz. Yunus Aleyhisselam.
Cenab-ı Hak ; Denizin derinliğinde ve balığın karnında, bütün sebeplerin sustuğu o mutlak yalnızlıkta, bir kavmi sırtlayacak olan sabır istidadını müşahede ettirdi. Demek ki derinlik ve yalnızlık; bir mahkumiyet değil, çekirdeğin çatlayıp ağaca yürüdüğü, ruhun kendi cevheriyle tanıştığı bir miraç zeminidir. Zahirdeki her yorgunluk ve "çürüme", batındaki o mukaddes çekirdeğin bekası içindir.
Bugün anlıyorum ki; her birimiz bir plan dahilinde yönlendiriliyor ve keşfettiriliyoruz. Mazideki o kuyu yalnızlıkları ve okyanus karanlıkları, aslında istikbalin açılan kapılardır. Kâinatta haksızlık yoktur; her sarsıntıda tam bir adalet-i mahza hüküm sürmektedir.
Hayatımızdan çıkanlar veya “kaybettik” dediklerimiz, aslında daha büyük bir güzelliğin hayatımıza girmesi için açılan mukaddes boşluklardır. Mülkün sahibi, bazen elimizdekini alır; çünkü o avucun, daha kıymetli bir ihsanı tutabilmesi için boşalması gerekir.
Dünyadan gitmek olan mevt de, tıpkı dünyaya gelmek olan hayat gibi bir halk ve takdir, bir hikmet ve tedbir iledir. Ölüm bir son değil; zerrelerin yeni bir koordinasyona, ruhun ise baki bir hayata davetidir.
Sıdk ve ihlas ile atılan tek bir adım, bütün mesafeleri bitirmeye kâfidir. Çünkü ihlas, sebeplerin bittiği yerde sadece Müsebbibü’l-Esbab’a bakmaktır. Kuyu derinliği veya okyanus karanlığı, ihlası keskinleştiren birer mizaçtır. Bu şuurla bakıldığında; geçmişin hüznü istikbalin kuvvetine, yalnızlık ise kâinatla kurulan o muazzam ünsiyete dönüşür.
Ve beka bulma azmi, derinliklerden süzülen sıdk ve ihlâs ile kuvvetlenir.