Bir Eşyanın Yeri Neye Göre Belirlenir?

Elif GÜNEŞTEKİN

Tanımlanan bir eşya için ilk sorulan, onun yeridir.

Meselâ evdeki bir eşya için, konum alacağı yeri sorarız:

“Şu masa evin neresinde olmalı?”

Lakin bu istenilecek yer, mutlak bir nokta değildir. Bir eşyanın yeri, ancak neye göre belirlendiği ortaya konulduğunda anlam kazanır. Zira “nerede?” suali, tek başına bir nokta sormaz; o eşyanın bütüne göre durumunu, çevresiyle kurduğu nisbeti ve içinde bulunduğu bağlamı da ima eder.

Dikkat derinleştikçe fark edilir ki “nerede?” suali tek başına yeterli değildir. Çünkü bir eşya yalnızca bir noktada bulunmaz; bir yön içinde durur ve bir süreç içinde görünür. Bu sebeple bu soru, kendiliğinden genişler ve şu hâli alır:

“Hangi yönde ve hangi safhada?”

Zira konum, tek başına bir nokta değil; istikamet ve süreçle anlam kazanan bir nisbettir.

İnsan önce bulunduğu odada eşyaya bakar; sonra camdan dışarı yönelir. Gözü gökyüzüne ilişir; ardından fezanın enginliğine açılır. Bu geçiş, yer değiştirmekten ziyade bakışın genişlemesidir. Oda içinde kurulan “nerede?” sorusu, camla birlikte dışarı taşar; gökyüzünde yön kazanır; uzayda ise bütüne nisbetle yeniden anlamlanır.

Yer değişirken aslında mesele değişmez. Ölçek büyür; fakat yerin istikametle ve nisbetle belirlenmesi aynı prensiple devam eder. Bir eşyanın yeri; ister bir oda içinde, ister bir şehirde, ister yeryüzünde, ister uzayda ele alınsın, daima bir merkeze göre yönü ve nisbetiyle tayin edilir.

Nitekim Risale-i Nur’da ifade edildiği gibi:

“Cenab-ı Hakk'ın şu gayr-ı mütenahî fezada çok âlemleri vardır.” (İşârât-ül İ'caz 18.sh)

Bu ifade, uzayın boş ve manasız bir saha değil; çok farklı âlemlerin bulunduğu, yer ve nisbetin farklı mertebelerde tecellî ettiği bir alan olduğunu gösterir. Böyle bir fezada yer meselesi, artık sezgiyle değil; daha kuşatıcı bir dil ile ifade edilmeye muhtaçtır.

Gündelik hayatta da bu hakikat basit gözlemlerle de görülebilmektedir. Mesela aynı uzaklıkta bulunan iki şey, farklı yönlerde durdukları için bütünüyle farklı yerlerde kabul edilir. Demek ki yer dediğimiz şey, yalnızca mesafeyle değil; yönle belirlenir.

Bir eşyanın yeri tarif edilirken aslında yapılan, onun hangi tarafa doğru ve nasıl konumlandığını belirtmektir.

Mesafe, ancak bu yönlenme içinde anlam kazanır. Yönü dikkate alınmayan bir mesafe, yer tayini için yetersizdir.

Matematikte gördüğümüz trigonometri, uzayın yer ve yön meselesini büyük ölçeklerde ifade etmeye yarayan daha derin bir dil hâline gelir.

Sinüs ve kosinüs elemanlarını Uzayın Pusulası düşünerek tarif edelim.

Evet Sinüs ve kosinüs, yeni bir uzunluk üretmez. Var olan bir mesafeyi alır ve onu istikametlere göre paylaştırır. Bir mesafenin “sağa ne kadar”, “yukarı ne kadar” düştüğünü gösterir. Bu yönüyle trigonometri, ölçmekten ziyade yön tayin eden bir dildir.

Dikkat edilirse, mesafe aynı kaldığı hâlde açı değiştiğinde yer tamamen değişir. Bu durum, konumun doğrudan sayılarla değil; istikametin hükmüyle belirlendiğini gösterir. Bir eşyanın bulunduğu yer, ne kadar uzakta olduğundan çok, hangi yöne nisbetle durduğuyla ortaya çıkar.

Bu sebeple sinüs ve kosinüs:

Uzayı parçalayan ölçüler değil, uzayı istikametlere ayıran işaretlerdir.

Başka bir ifadeyle, uzayın ölçüsü değil; uzayın pusulasıdır.

Bu hakikat, insanın görme biçiminde açıkça karşılık bulur. Göz, eşyayı tek tek noktalar hâlinde toplamaz. Bir cisimden gelen ışık, göze yayılı ve açılı bir şekilde ulaşır. Retinadaki her nokta, uzaydaki belirli bir istikamete karşılık gelir.

Bu sebeple görme, basit bir yer tespiti değil; yönlerin çözümlenmesidir. Göz, eşyayı yalnızca “nerede?” sorusuyla değil; farkında olmadan “hangi yönde?” sorusuyla birlikte algılar.

Böylece istikamet, yalnızca geometrik bir kavram olmaktan çıkar; idrak içinde canlı bir karşılık bulur.

Bu hakikat, Sözler’deki “gaybî ağaç” temsiliyle daha da berraklaşır.

“İşte hiç görülmeyen -ve hâlâ görünmüyor- o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun herbir a'zâsına mukabil bir resim çekse, bir hudud çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenasüble bir suret tersim etse ve birbirinden nihayet uzak mebde ve müntehasının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimat ile doldursa; elbette şübhe kalmaz ki, o ressam bütün o gaybî ağacı gayb-aşina nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.” (Sözler 435.sh)

Henüz görünmeyen bir ağacın; dalları, yaprakları ve meyveleri arasındaki tenasüb ve muvazene üzerinden bütünüyle tasvir edilebileceğini ifade eder. Parçalar arasındaki bu kusursuz nisbet, görünmeyen bir bütünün bilindiğini gösterir.

Bu temsil şunu ispat eder:

Bir şeyin yerini anlamak için onun mutlaka görünmesi gerekmez. Bütüne göre doğru nisbetlerle yer alan parçalar, görünmeyen merkezi ve hakikati haber verir. Yer, tek başına bir nokta değil; bütüne göre kurulan nisbetin okunmasıdır.

“Cehennem ise, Arz'ın o medar-ı senevîsi altındadır demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nursuz ateş olduğu içindir. Küre-i Arz'ın seyahat ettiği mesafe-i azîmede pek çok mahlukat var ki, nursuz oldukları için görünmezler. Kamer, nuru çekildikçe vücudunu kaybettiği gibi, nursuz çok küreler, mahluklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz.” (Mektubat 8.sh)

Bu mesele, Mektubat‘ta daha da ileri taşınır. Üstadım, Arz’ın seyrinde pek çok mahlûkatın bulunduğunu; ancak nursuz oldukları için görünmediklerini ifade eder. Görünmemek, yokluk değildir; perdeli olmaktır.

Demek ki bir eşya; yerinde olabilir, bir nisbete sahip olabilir, bütüne göre konumlanmış olabilir; lakin algı eşiğimize düşmediği için görünmeyebilir. Yer kazanmak, mutlaka görülmek demek değildir.

Bu durum, fizikte daha da belirginleşir. Atom altı ölçekte bir şeyin yeri sorulduğunda, tek bir nokta gösterilemez. Bunun yerine, nerelerde bulunabileceğini ifade eden yayılı bir düzen tarif edilir.

Bu tablo şunu açıkça gösterir:

Yer, en küçük ölçekte bile noktasal değil, istikametli ve dağılımlıdır. Demek ki konum meselesi, yalnızca büyük cisimlere ait değildir. En temel seviyede bile “yer”, nisbet ve yön ile birlikte anlam kazanır.

Buraya kadar konum, istikamet ve nisbet üzerinden meseleyi ele aldık. Ancak dikkatle bakıldığında, hâlâ eksik kalan bir boyut olduğu fark edilebilir. Bu nisbetin hangi safhada açığa çıktığı...

İşte tam bu noktada zaman devreye girer.

Zaman bir madde değildir; bir enerji değildir; bir fiilin faili değildir. Buna rağmen her şey zamanla anlaşılır. Çünkü zaman, olanı yapan değil; olanın mânâsını safha safha açandır.

Üstadın Muhakemat’ta ifade ettiği;

“Zaman dahi bir müfessirdir.” cümlesi, bu hakikate kuvvetli bir kapı aralar. Zira müfessir, yeni bir hakikat icat etmez; olanı bağlamı içinde, sırasıyla ve tedricen okunur hâle getirir. Zaman da böyledir: Bir fiili icra etmez; fakat fiilin manasını aşama aşama izhar eder.

Bu sebeple zaman; vasıta değildir, sebep değildir, fail değildir; lâkin hakikatin tefsiridir.

Böylece görülür ki bir eşya, bütüne nisbetle yer kazanır; istikametiyle anlam bulur; zamanla anlaşılır.

Hakikat, ancak bu nisbet, istikamet ve zaman bütünlüğü içinde okunur.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.