Bakmak ile Görmek Arasında — Dikkat, İdrak ve Kayyumiyetin Aynası

Elif GÜNEŞTEKİN

Her gün sayısız şeye bakıyoruz ve baktığımız her şeyi gördüğümüzü zannediyoruz. Oysa bir videoyu baştan sona izleyip bittiğinde hiçbir şey hatırlamadığımız olur. Ses kulağa ulaşmış, görüntü gözün önünden geçmiştir. Fakat hayal başka bir yerdeymiş; dikkat de onunla gitmiş. Bakmışızdır ama görmemişizdir.

Garip olan şu: o esnada idrak durmuş değil. Hayalin kurduğu sahnede gayet uyanıktı; sadece videonun olduğu yerde yoktu. Bu yüzden video idrakimizde olamaz. Hatırlamıyoruz, çünkü unutmadık; hiç almadık. Kapıda duran yoktu.

Bakmak ile görmek arasındaki o ince mesafede iki kavram duruyor: dikkat ve idrak. Belki de hayatımızın en zor ikilisi. Biri her an kaydığı için zor, öbürü elimizde olmadığı için. Dikkat emek ister, idrak ise teslimiyet.

Dikkat, idrak üzerindeki Kayyumiyetin bir aynasıdır. Eşyanın kıyamı Kayyum isminin tecellisiyle ise, idrakin kıyamı da o tecellinin bizdeki bir aynasıyla olmalı.

Risale-i Nur'da dikkat çoğu zaman tek başına değil, "nazar-ı dikkat" olarak geçer.

Dikkat, dakik ve dakika aynı kökten türer. Yani dikkatin aslı inceliktir. Nazar-ı dikkat de "ince bakış", ya da bakışın incelmiş hâli demektir. Bakan nazardır; dikkat ise o bakışın niteliğidir.

Bu cihetle;

Dikkat ayrı bir kuvve değil, bir hâldir. Göz ve kulak gibi bağımsız bir âlet değil, nazarın aldığı bir sıfattır. Aynanın kendi ışığı olmadığı gibi, dikkatin de kendi başına bir varlığı yoktur.

Nazar birçok hâle girebilir. Risale-i Nurda nazar-ı ibret, nazar-ı hikmet, nazar-ı muhabbet ve nazar-ı gaflet nazarları vardır. Nazar-ı dikkat bunlardan biridir. Aynı nazar ibretle, dikkatle ya da gafletle bakabilir.

İnsanın nazarı, üzerindeki bir nazarın aynasıdır. İnsanda idrak edilemeyen her şey "Hâlık'ın nazarı ve ilmi altındadır." İnsan bakabildiği kadar bakar; bakamadığı her yer ise zaten bakılmaktadır.

Risale-i Nurda dikkat bazen emir kipinde, "dikkat et" diye de geçer. O zaman da mana aynıdır: bakışını incelt.

Kayyum ve Ayna

Kayyum, kendi zatıyla kaim olan ve her şeyi ayakta tutan demektir. Eşya kendi kendine durmaz; her an bir tutucuya muhtaçtır.

"Gayet kat'î bir hads ile sabittir ki; cesed ruhla kaimdir. Ruh, binefsihi kaim ve hâkim olduğundan; cesed istediği gibi dağılsın, toplansın istiklâliyetine sebep vermez. Belki cesed, hanesi ve yuvasıdır. Libası ise bir derece sabit ve letafetçe ona münasib bir gılaf-ı latîfi var. Öyle ise mevtte bütün bütün çıplak olmaz." (ÂSÂR-I BEDİİYE- NOKTA RİSALESİ)

Ceset ruh çekilince yıkılır. Gözler, kulaklar, eller yerinde durur, fakat hiçbiri işlemez. İdrakte de aynı manzara var: dikkat çekilince göz açık, kulak sağlam kalır, fakat idrak yıkılır. Ruh cesedi nasıl ayakta tutuyorsa, dikkat de idraki öyle ayakta tutar.

Ruh cesede muhtaç değildir; ceset dağılsın ya da toplansın, ruhun var oluşuna dokunmaz. Ceset onun sadece hanesi ve yuvasıdır. Dikkat ile duyular arasında da böyle bir münasebet var. Videoda göz ve kulak sağlamdı, fakat dikkat onları terk edip hayalin sahnesine gitmişti. Demek ki dikkat duyulara bağlı değil; duyular onun hanesidir. Dikkat o haneye girince göz görür, kulak işitir; çıkınca hane boş kalır.

Ruh, cesede nispetle kendi başına kaimdir; ceset onu ayakta tutmaz. Fakat mutlak manada her şey gibi ruh da Kayyum isminin tecellisiyle kaimdir. Bu yüzden dikkate doğrudan "kayyum" demiyoruz. Ruh cesedin kayyumu olmadığı gibi, dikkat de idrakin kayyumu değildir. Her ikisi de Kayyumiyetin birer aynasıdır; ayakta tutma kuvvetini kendilerinden değil, o isimden alırlar. Nazar-ı dikkatin bir sıfat olması da bunu te'yid eder: ayna parlar, fakat ışık onun değildir.

Video örneğine fiziksel tarafından bakalım. Hoparlörden çıkan ses havada bir titreşim dalgasıdır. Bu dalga kulağa girer, kulak zarını titretir. Zarın arkasındaki küçük kemikçikler titreşimi büyütüp iç kulağa taşır. İç kulaktaki tüy hücreleri onu elektrik sinyaline çevirir. İşitme siniri de bu sinyali beyne ulaştırır.

Bu zincirin hiçbir halkası kopmamıştır. Fakat video bittiğinde insan "hiç dinlemedim" der. Demek ki sinyalin beyne ulaşması idrak değildir. Fiziksel süreç idrake kadar gelir ve kapıda durur.

Buradan Dikkatin vazifeleri;

Ayakta tutmak. İdrak bir kere kurulup kendi kendine devam etmez. Dikkat bir an başka yere kaysa, o anın idraki kaybolur. Cesedin ruhla her an kaim olması gibi, idrak de dikkatle her an kaimdir.

Yer göstermek. Video esnasında idrak yıkılmamış, hayalin sahnesinde ayakta durmuştu. Demek ki dikkat, idrakin nerede kurulacağını da belirler.

Bu vazifelerden bir zincir çıkıyor: Dikkat → İdrak → Hıfz. Dikkat yoksa idrak yok; idrak yoksa hıfz edilecek bir şey yok. Dimağdaki kütüphanenin içi tertip ve muhafazayla ayakta durur. Fakat oraya neyin gireceğine kapıda duran karar verir. Dikkat, o kütüphanenin kapıcısıdır.

"Arkadaş! Tahlil vasıtasıyla terkibin kıymetini ve küll ile cüzler arasındaki farkı idrak edebildiysen, bu misallerdeki kuyud ve hey'ata dikkat et." (İşârât-ül İ'caz)

Bu mehazda sıra tersinedir: önce idrak isteniyor, dikkat ondan sonra emrediliyor. Demek ki idrak de dikkati doğurur. İdrak edilen şeye daha ince bir dikkatle bakılır; o ince dikkat de daha derin bir idraki ayakta tutar. Zincir düz bir çizgi değil, yukarı doğru dönen bir sarmaldır.

Mehaz dikkatin nereye verileceğini de söylüyor: kuyud ve hey'ata, yani parçaları birbirine bağlayan kayıtlara ve düzene. Videoda kulağa gelen sesler cüzlerdi ve hepsi beyne ulaşmıştı. Fakat onları bir manaya bağlayan hey'et kurulamadı. Cüzler geldi, küll gelmedi. Terkibin kıymeti o bağdadır; dikkatin asıl işi de o bağı görmektir.

Bu cihetle denilebilir ki Hayal rakip mi, yardımcı mı?

Dikkat; yalnız yürümez, yanında daima bir yol arkadaşı vardır. Ve o hayal dir. Hayal dikkatin gittiği yere ya onu çeker, ya onunla gelir, ya da ona hizmet eder. Üç hâl görülür.

Rakip hâl: Hayal dikkati götürür.

Video misalimiz budur. Hayal, ayna ile nesne arasına girmiş ve aynayı kendi tarafına çevirmiştir. Nesne idrake hiç girmemiş, hıfz edilecek bir şey de kalmamıştır.

Karışan hâl: Hayal dikkatle birleşip nesneyi boyar.

Yaz sıcağında uzun bir yolda yürüyen susamış bir yolcu düşünelim. Uzakta, yolun üstünde parlayan bir su görür. Dikkatini o noktaya verdikçe su daha da belirginleşir. Oraya vardığında ise hiçbir şey yoktur.

Havanın sıcakla titremesi gerçektir; göz gerçekten bir şey görmüştür. Fakat susuzluk hayale, hayal de gözün önüne geçmiş ve o titremeyi suya çevirmiştir. Hayali boyayan bazen de korkudur: loş bir odada ipi yılan sanmak gibi. Bazen özlemdir: her ayak sesini beklenenin sesi sanmak gibi. Duygu değişir, hâl aynı kalır. Ayna yönünü değiştirmemiş, lakin üzerine bir renk almıştır. Bu durumda ayna nesneyi değil, bakanı gösterir.

Nur Suresi, 24:39. "Kâfirlerin amelleri ise çöldeki bir serap gibidir. Susamış kimse onu su zanneder. Nihayet oraya varınca onu bir hiç olarak bulur."

Serabı su zanneden "susamış" olandır. Serap herkesin önündedir, lakin onu su olarak gören suya ihtiyacı olandır. Yanılgının kaynağı sadece gözde değil, bakanın hâlindedir. Bu sebeple dikkatin saflığını korumak, bakanın kalbinde taşıdığını da gözetmeyi gerektirir.

Hayal dikkate hizmet eder.

Bir metni okurken anlatılanı zihinde canlandırırsın. Hayalde bir sahne kurulur, temsilî bir görüntü belirir. Metin sadece okunmuş olmaz, görülmüş olur. Burada hayal dikkatin önüne geçmez, onu boyamaz da...

Kapıcı kitabı içeri alır, hayal de onu raftaki yerine yerleştirir.

Aynı hayal, dikkati götürürse idrak başka yerde kurulur; dikkatle karışırsa idrak eşyayı olduğundan başka gösterir; dikkate hizmet ederse idrak derinleşir ve kalıcı olur.

Karışan hayal ile hizmet eden hayal... İkisi de dışarıdan aynı görünür. Ölçü şudur: hayalin merceği sadece istekten örülmüşse serap üretir. İlimden, veriden, tecrübeden örülmüşse dürbün olur. "İlim ma'lûma tâbidir" kaidesi burada da işler: görüş bilinene bağlı kaldıkça sahihtir, bilinenden koptuğunda seraptır.

Dikkat nereye gider? Çoğu zaman insanın istediği yere. Ne istersen ona dikkat edersin; neye dikkat edersen onu idrak edersin.

Serapta bu açıkça görülüyor. Susuzluk bir istektir. İstek dikkati o noktaya yöneltmiş, hayal de isteğin rengini idrake taşımıştır. Demek ki istek dikkatin pusulasıdır.

“İncimad etmiş bir kudret-i basîre olduğu gibi öyle bir fiilin mahsulüdür ki istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor.” (Mesnevi-i Nuriye)

İstidat neyi isterse o veriliyor. İdrakte de benzer bir kanun işliyor. İnsan neyi isterse dikkati oraya gider, dikkati nereye giderse idrak orada kurulur. Böylece insan, idrakinin ne üzerine kurulacağını büyük ölçüde isteğiyle seçmiş olur.

Burada bir incelik var. İnsan Kadîr-i Ezelî'ye ma'kes olmayı tam da isterken gerçekleştiriyor; talep, aynalığın kendisidir. Dikkat için de aynısı söylenebilir: dikkat, idrakin bir şeyi istemesidir. İstenmeyen şey idrake girmez; istenen şey ise bazen olmadığı hâlde bile görünür. İsteğin doğru yöne çevrilmesi, dikkatin de doğru yöne çevrilmesi demektir.

Dikkat idraki ayakta tutar, fakat idrak kendi ölçüsünden büyük bir şeyi sığdıramaz. Ayna ne kadar temiz olursa olsun, gösterebildiği kendi büyüklüğü kadardır. Bu sınır iki yönde karşımıza çıkıyor.

"Ve keza bu güzel, müzeyyen, münevver masnuatın Sâni'i için mücerred manevî bir cemal vardır. Ve onun, o mahfî hüsün ve cemal için pek çok mehasin ve letaifi vardır ki kısa akıllarımız ile idrak edemeyiz." (Risale-i Nur – Mesnevi-i Nuriye)

Serapta idrak, var olandan fazlasını görmüştü. Burada ise var olan, idrakin görebildiğinden fazladır. Birinde hata hayalin kattığından, öbüründe sınır idrakin kısalığındandır. Masnuata dikkatle bakan, Sâni'inin mahfî cemalini idrak edemese de o Cemalin var olduğunu idrak eder. Masnuattaki güzellik, idrake sığmayanın idrake sığan işaretidir.

"İ'lem eyyühe'l-aziz! Nefsine olan muhabbeti icab ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise Hâlık'ına muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünkü nefsinden o daha karibdir. Evet senin fikrin, ihtiyarın idrak edemedikleri sendeki mahfiyat, Hâlık'ın nazarı ve ilmi altındadır." (Risale-i Nur – Mesnevi-i Nuriye)

Kulağa giren sesin beyne ulaştığını fakat idrak edilmediğini söylemiştik. Kalbin atışı, hücrelerin işleyişi, sinirlerin taşıdığı sayısız sinyal de böyledir: bizde olur, fakat idrakimizde olmaz. Bunlar mehazdaki "sendeki mahfiyat"tır der. Dikkat idraki ancak küçük bir köşede ayakta tutabilir. Geri kalan her şey, hiçbir aynaya muhtaç olmadan, doğrudan Hâlık'ın nazarı ve ilmi altında kaimdir. İnsanın dikkati bir yere gittiğinde öbür yerler sahipsiz kalmaz.

Mehazın muhabbet hükmü de buradan çıkıyor. İnsan kendine yakın olduğu için nefsini seviyorsa, kendisine kendisinden daha yakın olanı daha çok sevmelidir. Muhabbet de bir istektir, istek de dikkatin pusulasıdır. Dikkatin en doğru yönü, en yakın olandır.

"Fıtratta israf yoktur. Eğer insan-ı ekber denilen âlemdeki hikmetleri idrakten âciz isen, âlem-i asgar denilen insandaki nüktelere, hikmetlere dikkat et." (İşârât-ül İ'caz)

Mehaz idrakin aczini kabul ediyor, lakin orada durmuyor. İdrak âciz kalınca dikkat yön değiştiriyor: büyük âlemden küçük âleme. Küçük ayna büyüğü sığdıramaz, fakat büyüğün küçük nüshasını gösterebilir.

Burada iki mehaz arasındaki ayrım; Biri insandaki mahfiyatın idrak edilemeyeceğini, öbürü insandaki hikmetlere dikkat edilmesini belirtiyor. İkisi çelişmez: insandaki görünen nükteler dikkate açıktır, mahfiyat ise Hâlık'ın ilmindedir.

Bizde Dikkati anlamak için büyük teorilerden değil, âlem-i asgardan başladık: dinlenmeyen bir video, kulağa giren bir ses, bir yolcunun gördüğü serap. "Fıtratta israf yoktur" hükmü de burada bir anlam kazanıyor: dikkatin dağılması bile, dikkatin ne olduğunu öğreten bir derstir.

Dikkat bir ayna ise, aynanın bakımı da lazımdır.

İsteği önce belirlemek. Bir şeye başlamadan önce "Bundan ne istiyorum?" diye sormak. İstek netleştikçe dikkat dağılmadan oraya yönelir.

Hayale vazife vermek. Okunanı veya dinleneni zihinde canlandırmak. Hayal boş kalırsa kendi sahnesini kurar ve dikkati oraya götürür; vazife verilirse dikkate yardımcı olur.

Okurken yalnız kelimelere değil, onları bağlayan kayıtlara ve dizilişe dikkat etmek. Terkibin kıymeti o bağdadır.

Dikkatin gittiği anı yakalamak ve nazikçe geri getirmek. Kaybolan dikkat değil, sadece yönüdür; geri çevrilebilir.

Bir şeye bakarken "Burada ne görmek istiyorum?" diye sormak. Serabı serap olarak görmenin yolu, susuzluğunu bilmektir.

Kısa ve sık dönüş yapabilmek. İdrak her an yeniden kurulduğu için dikkat de uzun bir sıçramayla değil, sık dönüşlerle güçlenir.

"Risale-i Nur'u himmet ve dualarınızla, dikkat ve tefekkürle okudukça bu muazzam eser külliyatının tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaf olduğunu, hal ve istikbalin bir mürşid-i ekberi ve bir rehber-i a'zamı olduğunu, yine dua ve himmetinizle idrak ediyoruz." (Tarihçe-i Hayat)

Dikkat ve tefekkür okumayı taşıyor. Dikkat aynayı metne çeviriyor, tefekkür kuyud ve hey'at arasındaki bağı kuruyor.

"Okudukça" kaydı, idrakin bir anda değil, tekrarla ve yavaş yavaş ayakta durduğunu gösteriyor.

"Dua ve himmetinizle idrak ediyoruz" ifadesi en ince noktayı veriyor. Talebeler idraki kendi dikkatlerinin mahsulü saymıyor. Dikkat şarttır, fakat idrak verilen bir şeydir.

Girişte dikkat emek ister, idrak teslimiyet ister demiştik. İşte o teslimiyetin adı duadır. Aynayı tutmak insana, aynaya ışık vermek Kayyum'a aittir. Dua, aynayı tutanın ışığı istemesidir.

İnsan, zihninin derinliklerinde bir okyanusa dalmış gibi kendini müşahede eder. Bu görmeyi hayal edişi mi oluşturur, yoksa idrakiyle mi görür? Okyanusa girmeden topladığı verileri dikkatle zihninden geçirdiğinde, dikkat her uzvuna bir görme hissiyatı vermez mi?

"İsm-i Kayyum'un cilve-i a'zamını görmek istersek hayalimizi bütün kâinatı temaşa edecek; biri, en uzak şeyleri; diğeri, en küçük zerreleri gösterecek iki dürbün yapıp birinci dürbünle bakıyoruz, görüyoruz ki ism-i Kayyum'un cilvesiyle küre-i arzdan bin defa büyük milyonlar küreler, yıldızlar, direksiz olarak havadan daha latîf olan madde-i esîriye içinde kısmen durdurulmuş, kısmen vazife için seyahat ettiriliyor." (Risale-i Nur- Lem’alar)

Hayalden dürbün yapmayı bize Risale-i Nur öğretiyor. Bu temsille bakınca zihin derin bir okyanusa döner. İnsan o derinliğin karanlığında, talim ettiği tecrübelerle görebilir hâle gelir. Hayal zihinde bir dürbün olur; bir yanıyla ta semadaki yıldızları, öbür yanıyla ta hücredeki alyuvarları keşfeden bir görme faaliyetine dönüşür. Gözlerin hakikati bu olsa gerek: maddi göz, batındaki basiretin bir yansımasıdır. Batındaki bu görme tek yönlü değildir; her boyuttan bakabilir.

Fakat dürbünün asıl gösterdiği, uzaklık ya da küçüklük değildir. Risale-i Nur onu bir iş için kurar: İsm-i Kayyum'un cilvesini görmek. Hangi yöne çevrilirse çevrilsin, aynı manzara görünür: direksiz duran, düşmeyen, vazifesine devam eden eşya. Hayal dikkate hizmet ettiğinde gösterdiği son manzara budur. Dikkat, hayalin dürbününden bakınca Kayyumiyetin aynası olduğunu görür.

Bu görme bir serap değildir, çünkü hayalin merceği istekten değil, ilimden ve tecrübeden örülmüştür. Serabı doğuran susuzluktu; dürbünü kuran ise bilgidir.

Maddi göz tek yöne, önüne bakar. Işık olmadan görmez, perdenin arkasını görmez. Batındaki görme ise karanlıkta, her boyuttan, hücreden yıldıza kadar bakabilir. Demek ki aslı gören batındadır; göz onun dışarıya açılan dar bir penceresidir. Nazar-ı dikkat de sadece gözü inceltmez; kulağı, eli, zihnin kendisini bir göze çevirir. Dikkat, bütün varlığın bakar hâle gelmesidir.

Başta sormuştuk: Görmek için bakmak yeter mi? Yetmez. Göz bakar; nazar dikkatle incelir; idrak o ince nazarın üzerinde ayakta durur; basiret de hepsinin hakikatidir. Fakat bu zincirin hiçbir halkası kendi kendine kaim değildir. Ceset ruhla, idrak dikkatle, dikkat ise kendisine verilen ışıkla ayakta durur.

Dikkat, idrak üzerindeki Kayyumiyetin bir aynasıdır. Bu bir temsildir. Dikkat idrakı yaratmaz, ona şart olur. Ayna ışığın kaynağı olmadığı gibi, dikkat te idrakın kaynağı değildir. Sadece Kayyumiyetin idrak üzerindeki tecellisini gösterir.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.