Eleştir ama baş koparma?

Recai ALBAY

Eleştirinin maksadı bir şeyin iyi veya kötü taraflarını, menfi veya müsbet yanlarını bulup meydana çıkarmak, ortada olanla olması gereken arasında karşılaştırma yapmak ve böylece doğru ve iyiyi yerleştirmektir. Fakat bu iyiye ve hakikate ulaşırken değişik yolların ve fikirlerin olabileceğini kabullenmek oldukça önemlidir. Doğrunun ve hakkın sadece bizim bakış,görüş ve anlayışımızın dışında da olabileceği hakikatini kabul ve müsaade etmeliyiz ki; farklı görüşler ve fikirler ortaya çıksın. Farklı düşünen insanlar da bu hoşgörü ortamından cesaret alarak kendi düşünce ve fikirlerini ortaya koyabilsinler. Aksi taktirde kışla toplumu dediğimiz bir yapılanma oluşur. Ilmi istibdat yahut ta mahalle baskıları dediğimiz başka fikirlere hayat tanımayan bir anlayış hakim olur.

 

Karşı düşüncede olanlara da söz söyleme hakkını tanımalıyız. Bu hususta “22. Mektub”ta  geçen şu düsturlar oldukça önemlidir:

“Birincisi: Sen. Mesleğini ve fikirlerini hak bildiğin vakit, “mesleğim haktır veya daha güzeldir “ demeye hakkın var. fakat,” yalnız hak, benim meleğimdir” demeye hakkın yoktur.insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlân (haksızlıkla,boş ve abes olmakla, hak olmamakla) ile mahkum edemez.

İkinci düstur: Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu demek, doğru değildir. Zirâ, senin gibi niyeti halis olmayan bir adam, nasihati (sözleri) bazan damara (his,inat) dokundurur, (aksülamel) ters tesir yapar.

Üçüncü düstur: Adâvet (düşmanlık) etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine (kalbinden düşmanlık duygusunu söküp atmak) çalış. Hem sana en çok zarar veren nefsani ve boş arzularının ıslahına çalış. O zararlı nefsin hatırı için, müminlere düşmanlık etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kafirler, zındıklar çoktur;onlara adâvet et.

Dördüncü düstur: Kin ve düşmanlık sahibi kişiler, hem nefsine, hem mümin kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder, tecavüz eder…”

 

Ayrıca  27.Söz’de içtihat bahsinde: “Hak bir olur, muhtelif ahkâmlar hak olabilir mi? sorusuna Bediüzzaman hazretlerinin verdiği cevap olaylara hangi çerçevede ve nasıl bir bakış ile bakmamız gerektiğini gözel bir misal ile ortaya koymaktadır: “Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre beş hüküm alır, şöyle ki. Birisine, hastalığının mizacına göre, su, ilaçtır; tıbben vaciptir. Diğer birisine göre hastalığı için zehir gibi zararlıdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine, az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine, zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine , ne zarardır, ne menfaattir, afiyetle içsin; tıbben ona mübahtır. Işte hak burada çoğaldı. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur.

 

Yukarıdaki bakış ve değerlendirmelere bilhassa muhafazakâr kesimin çok ihtiyacı vardır. Toplumun olayları ve hadiseleri daha geniş açıdan görebilmesi ve sağlıklı değerlendirebilmesi için değişik görüşlerin ve fikirlerin rahat bir şekilde ifade edilmesi gerekir. Şayet kişi fikrini hür bir şekilde söyleyemiyorsa, acaba bu farklı bakışımdan dolayı nasıl bir tepki alırım endişesi içinde ise hakikatin önü kesilmiş demektir. Burada kastettiğimiz şeriat ve mezhepler değildir. Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de iman, ahlâk, ibadet, fazilet gibi konuları sabit ve değişmez bir şekilde hükme bağlamıştır. Bunlar evrenseldir, zamanın geçmesiyle veya ülkelere, iklimlere göre hiçbir şekilde değişiklik kabul etmez. Bediüzzaman’ın başka bir yerde ifade ettiği gibi, İslâmiyetin yüzde doksan hükümleri böyledir. Esasen bu husus 27.sözde açık ve net bir şekilde izah edilmiştir. Burada vurgulamaya çalıştığımız şey dinin zaruriyatına girmeyen kısımlarla ilgili söz ve fikir beyanları hakkındadır.

 

Bugün toplumda Anayasa, yasalar, hürriyet, cumhuriyet, meşrutiyet, demokrasi, istibdat, tahakküm gibi ifadeler gün geçmiyor ki, konuşulmasın, görsel ve yazılı medyada yer almasın. Yeni bir yapılanmanın, oluşumun içindeyiz. Bilhassa müslüman ve muhafazakar kişiler fikir ve düşüncelerini açık ve net bir şekilde ortaya koymalıdırlar. Sadece ağam bilir, efendim bilir, hocam bilir…gibi  peşin ve kolaycı bir tavır sergilemekten ziyade, kişiye çekinmeden, korkmadan yıllarca beslendiği ve diz çöktüğü kaynaktan aldığı fikir ve düşüncesini kendi aynasına göre ortaya koyabilecek ilmi bir serbestiyet zeminini sağlamak kanaatimce bugünkü müslüman kesimin ve kalem erbabının oldukça önemli bir görevi olsa gerektir.

 

Fakat ne yazık ki, bu asırda bile hala kendi kafalarındaki doğrulara kilitlenmiş, başka düşüncelere kapalı insanlarımızın olması oldukça düşündürücü ve bir o kadar da üzücüdür. Bu hususun eğitim ile alakalı olduğu aşikardır.

Eğitim  noktasından baktığımız zaman Müslüman dünyasının en büyük düşmanının cehalet olduğunu görüyoruz

 

Bugün Müslüman dünyadaki okuma-yazma oranımız yüzde 40‘lar seviyesindedir. Oysaki bu oran Hıristiyan dünyasında yüzde 90 ve onbeş  Hırıstiyan çoğunluğa sahip ülkede ise yüzde 100 dür. Hırıstiyan dünyadaki okur-yazarların yüzde 40’ı üniversite mezunudur ve bu oran Müslüman dünyasında yüzde 2’yi geçmemektedir.

Sonuçta; Istatistiklerde de görüldüğü gibi bilgi üretebilecek kapasiteden mahrumuz. Düşünen, tartışan, bilgi üreten  ve bilgi uygulamasını gerçekleştiren insanlarımızın sayısı artmalıdır.  

 

Böyle bilgi fakiri ve cehaletin kolgezdiği ülkelerde “bilgi boşluklarının”  oluştuğunu görüyoruz. Toplumda oluşturulan bu bilgi boşlukları bir şekilde, birileri tarafından doldurulmaktadır. Doldurulduğu renge ve kendilerine takılan gözlüğe göre fertler olayları, hadiseleri değerlendirmektedirler.

 

İşte problem de burada başlamaktadır. Kafalardaki doğruya uymayan bir fikir ve düşünce sahipleri acımasızca eleştirilmekte ve düşmanca saldırıya maruz kalmaktadırlar. Bu kişiler en yakın arkadaşları ve dostları olsa bile.

 

Halbuki yukarıda işaret ettiğimiz gibi, farklı gözlerle, bakışlarla olayları tahlil etmeye çalışan insanlara saldırmak şöyle dursun; hakikati ortaya çıkarmak için iyi niyetle çabalayan birisi olabilir diye yaklaşmak gerekir. Şayet bu kişi yakinen tanıdığımız birisi ise; karşı eleştirimizi yaparken cümlelerimizi oldukça dikkatli seçmeliyiz. Kırıcı, yıkıcı, öfke ve kin kusan görüntüden uzak olmalıyız. Hele hele sözü kendimize göre lastik gibi çekerek itikadî çerçeveye büründürerek tehlikeli ithamlarla dostlarımızı damgalamamalıyız ki, böyle kelimeler bazen mermiden daha yıkıcı olabilir. Büyük inşikaklara, yaralara yol açar, tedavisini imkansız kılar. 

 

Elbette olumlu manada kendi zaviyemizden eleştirel değerlendirme yapmak bizim hakkımızdır. Ne var ki, onun da bir üslûbu ve uygun bir şekli vardır. Her şeyden önce, tenkit eden kimse insaflı davranmalı, söyleyeceklerini kendi egoları hesabına değil, Hak rızası adına söylemeli ve hayır düşüncesinden başka bir niyeti bulunmamalıdır.

 

Maalesef, günümüzde eleştiri oklarını atanlar alternatif fikir ve düşüncelerini ortaya koymamaktadırlar. Sadece ve sadece karşısındakini muğalata ve demogoji ile küçük düşürüp kendini haklı ve büyük göstermek yolunu seçmektedirler. Gayesi; hakkın ortaya çıkmasından ziyade kendi fikrinin doğruluğunu ispat etmektir. Bu nedenle bir an bile olsa karşıdakinin elinde de hak olabilir ihtimalini kabul etmez. Egosu ve ön kabulü  onu kuşatmıştır adeta. O baştan başa “BEN” kesilmiştir artık ne yapıp edip kendi düşüncesini karşı tarafa kabul ettirmenin mücadelesini vermektedir.

 

Öyle ki, bu hususta ölesiye gayret sarf ediyor; yer yer kelime ve mantık oyunlarına giriyor; hasımlarını kışkırtma, ilzam etme ve mahcup düşürme gibi yakışıksız şeylere başvuruyor ve hakikate karşı hep kapalı durur.

Bu hususta muhterem ve kahraman Zübeyyir Gündüzalp’in nefis terbiyesine yönelik nasihatleri muazzam bir ilaçtır. O şöyle der:

A benim güzel dostum!.. Çok kere olduğu gibi bugün yine çok tenkidler ettin. Kusurlar, hatalar saydın. Acaba gıyabında tenkidler yaptığın, gıybetini ettiğin Allah'ın kullarının o yaşa kadar olan iyiliklerinden, hayra hizmetlerinden, güzel huylarından, zararsız hallerinden ne kadarını yâdettin, kaç tanesini saydın? Münekkid ve kusur sayıcılardan olma! Korkarım ki, zulümkâr olursun...

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.