Eğitim kalitesi nasıl yükselir?

Türkiye’de de demokratik ülkelerde olduğu gibi ekonomisiyle, müfredatıyla, ders kitaplarıyla devletten tamamen bağımsız okulların açılmasına imkân tanınmalıdır.

Risale Haber - Haber Merkezi

Farklı eğitim modelleri üzerine projeler geliştirilebilir. PISA raporlarında sergilen vahim durumdan kurtulabilir.


1924 yılında 430 sayılı kanunla “Türkiye dâhilinde bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekâletine merbuttur” denilerek kabul edilen ve yürürlüğe sokulan Tevhid-i Tedrisat kanunu aradan 87 yıl geçmesine rağmen hâlâ geçerliliğini muhafaza eden bir kanundur. Kısaca “eğitim birliği” olarak da bilinen Tevhid-i Tedrisat kanununa göre, bütün okullar devletin denetimine girmiştir. Askeri okullar her ne kadar bu kanundan muaf tutulsalar da kanuna göre Türkiye’de hiç kimse etnik ve dini okul açamaz. Tevdid-i Tedrisat kanunun çıkarılmasına neden olan en önemli etken kuşkusuz Osmanlı eğitim sisteminin milli kültürün oluşmasına engel olduğu inancıydı. Bilindiği gibi Osmanlıda medrese ve modern devlet okulları dışında, kendi dillerinde eğitim yapan azınlık ve yabancı okulları da vardı. Bu okullarda bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde olduğu gibi farklı eğitim modelleri uygulanıyordu aynı zamanda eğitim anlayışı değişik dil, kültür ve inanışa sahip insanlara göre şekil buluyordu.

BİR DÖNEMİN KANUNU

Ne var ki eğitimde çok kültürlüğüne vurgu yapan bu eğitim anlayışı, dönemin yükselen değeri milliyetçilik ve ulusçuluk gibi milli birlik ve bütünlüğe atıfta bulunan ideolojilerin de etkisiyle ülkede millî bir kültürün oluşmasının önündeki tek engel olarak görülüyordu. Bu sebeple çıkarılan Tevhid-i Tedrisat kanunuyla eğitim, politika olarak milli bir karaktere bürünmüştür. Bu uygulama aynı zamanda modernleşmenin ve çağdaşlaşmanın da bir gereği gibi düşünüldü. Fakat bundan daha da önemlisi devlet artık her şeyi denetiminde tutmaya ve kendi bildiği yoldan, kendine göre tasarladığı bir vatandaş yaratma yolunu tercih etmiş oluyordu. Türkiye’deki eğitim sistemin temel felsefesini oluşturan bu anlayışın tohumları 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat kanunuyla atılmıştır.

Demokrasi, özgürlük ve evrensel hukuk kaidelerine göre işlev gören bir ülkenin eğitimle hedeflediği ile otoriter, totaliter ve baskıcı bir anlayış ve tutumla varlığını devam ettirmeye çalışan bir ülkenin eğitimle hedeflediği kuşkusuz birbirinden farklıdır. İlki, eğitimle daha kaliteli, özgür ve çağın bilimsel gelişmelerine açık kaliteli bireyler yetiştirmeyi önceleyerek eğitimin müfredat, okul ortamı, finansmanı ve ders kitaplarına varıncaya kadar tüm unsurlarını daha esnek ve özgür modellerle çerçevelendirir. Diğeri ise sadece kendine itaatkâr vatandaş yaratma yoluyla ilgilenir. Dolayısıyla eğitimde alternatif uygulamalara, esnek eğitim modellerine ve farklı dil, görüş ve inançlara göre düşünülmüş ders kitaplarına vs. şans tanımaz. Eğitimin finansmanından, müfredatına, ders kitaplarından, bireyin tutum ve davranışlarına varıncaya kadar tüm unsurlarını tek merkezden emir-komuta biçiminde işleyen hiyerarşik bir yapılanmayla yönlendirmeyi tercih eder. Bu tarz eğitim-öğretim sistemlerinde doğal olarak kalite artışı gözlemlenmez. Birey ne içinde yaşadığı toplumun sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlarına katkıda bulunabilir nede çağın hızla ilerleyen bilimsel gelişmelerine ayak uydurabilir.

DEĞİŞMEYEN YASALAR OLMAZ

1924′lü yıllarda Dünya’daki hayatın akışı içerisinde belki Tevhid-i Tedrisat kanununun bir anlamı olabilirdi. Oysa bugün dünya o yıllara bakınca çok değişti. Ve hayat bugün gerçekten çok hızlı akıyor. Bugünün dünyasında hâkim olan ve insanları çekip çeviren ideoloji artık nasyonalizm değil aksine bugün dünyayı şekillendiren anlayış, özgürlükçü, insan haklarına dayalı bir demokrasi anlayışıdır. Eski yönetim anlayışları halkların taleplerini artık karşılayamıyor. Bunun en güncel örneğini Arap ülkelerinde de gördük. O yüzden dünya demokratik, özgürlükçü, insanı ve değerlerini öne çeken yönetim, eğitim ve ekonomik sistemleri işletiyor ve geliştiriyor. Bugün demokratik ülkeler artık eğitimle ilgili politikalarını gözden geçirerek daha esnek eğitim modelleri üretmeye başladılar. Birçok ülke zorunlu eğitime alternatif “homescooling” adı verilen “evde eğitim” uygulamalarını bile devreye sokmuş durumdadır. Yine farklı kesimler finansmanını ve müfredatını kendileri belirlemeleri kaydıyla özel okullarını açabiliyorlar. Ve bu aynı zamanda eğitimde ciddi bir rekabet ortamını da beraberinde getiriyor. ABD ve Kanada’da bunun farklı örneklerini görmek mümkündür.

Türkiye’de ise eğitim hala standart müfredatı ve felsefesi ile tek merkezden yürütülen bir faaliyet olarak varlığını devam ettirmektedir. Devletin eğitim ve eğitim kurumları üzerindeki kontrol mekanizmaları hala faal durumda. Kısacası devlet eğitimi başlı başına kontrol eden ve tekelinde tutan tek güç… Bu yüzdendir ki Türkiye’de eğitim sistemi hala 1973 yılında o günün şartlarına ve hayat anlayışına dönük olarak hazırlanmış ve yürürlüğe sokulmuş olan 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu çerçevesinde bir anlayışla faaliyet göstermektedir. Bırakınız esnek eğitim modelleri üzerine proje üretmeyi son 18. Milli Eğitim Şurasında eğitim-öğretimin oy birliği ile 13 yıl zorunlu hale getirilmesi kararı alınmıştır.

Her şeye rağmen Türkiye’de -endoktrinasyona rağmen- ciddi bir demokratik kültürün oluştuğu bir geçek. Bu özgürleşme sürecinde eğitim ve eğitim kurumlarının rolü de mutlaka masaya yatırılmalı ve eğitim kurumlarının özgürleştirilmesi yönünde ciddi tartışmalar yapılmalıdır. Özgürlükçü, demokrat ve insan haklarına saygılı kendine güvenen, erdemli, ahlaklı nesiller yetiştirmek için mutlaka eğitimi ve eğitim kurumlarını militer görüşlerden ayıklamak durumundayız.

EĞİTİMDE ÇEŞİTLİLİK OLABİLMELİ

Türkiye’de de demokratik ülkelerde olduğu gibi ekonomisiyle, müfredatıyla, ders kitaplarıyla devletten tamamen bağımsız okulların açılmasına imkân tanınmalıdır. Devlet, bu okulların müfredatlarını sadece insan hakları açısından denetleyebilmelidir. Müfredat tekeli kalkmalıdır. Bunun dışında okullar istedikleri müfredatı hazırlayıp topluma sunabilmelidir. İsteyenler kendi dinî inançlarına yönelik ve kendi dillerinin de öğretildiği eğitim de verebilmelidir. Türkiye’de yaşayan farklı kesimler, cemaatler müfredatlarını ve eğitim politikalarını kendileri belirlemesi kaydıyla okullarını açabilmelidir. Neticede talep bulan okul devam eder, talep bulamayansa kapanır. Türkiye’de çeşitli eğitim kurumlarının kendi aralarında yapacağı rekabet hem eğitimin maliyetini düşürecektir, hem kalitesini artıracaktır. Kısacası Prof. Dr. Mustafa Erdoğan’ın ifadesiyle artık “Tevhid-i Tedrisat’tan Tefrik-i Tedrisat’a” geçilmelidir.
Türkiye bu 87 yıllık eğitim politikasında bir değişikliğe gidebilir. Farklı eğitim modelleri üzerine projeler geliştirilebilir. PISA raporlarında sergilen vahim durumdan kurtulabilir. Bunun için her şeyden önce Tevhid-i Tedrisat tüm unsurlarıyla tartışılmaya açılmalıdır. Türkiye’nin gelişmesi, özgürleşmesi ve kaliteli bireylerle yoluna devam etmesi için bu elzemdir.
 

Güncel Haberleri