DKM’de, ‘’Ahirzamanda Takva ve Amel-i Salih’’ konusu işlendi

Takva içinde bir nevi amel-i salih var

DKM’de 28.11.2014 tarihinde, AHİRZAMANDA TAKVA VE AMEL-İ SALİH konulu semineri, Sıddık Kılıç sundu. Semineri, ‘’Ahirzamanın Dehşetli Hali’’ ’’Amel-i Salih ve Takva Kavramları’’ ‘’İştirak-i A’mal-i Uhreviye’’ olmak üzere üç başlık altında topladı.

AHİRZAMANIN DEHŞETLİ HALİ

‘’Ahir zaman Ne Demektir?’’ sorusunu irdeleyerek başlayan Kılıç, ‘’Dünyanın son zamanı ve dünya hayatının kıyamete yakın bir evresidir’’ dedi. Günahların arttığı, haramla helalin bir yerde satıldığı, imanı muhafaza etmenin zorlaştığı zamanı ifade ettiğini söyledi ve cep telefonlarını örnek gösterdi. ‘’Hepimizin elinde bir akıllı telefon var. Her türlü günahın işlenebileceği bir yer olduğu gibi her türlü güzellikleri de içerisinde barındırabiliyor. Kur’an dinleyebiliyor, okuyabiliyoruz...’’

‘’Bundan taa bin üç yüz sene öncesinden bütün ümmet korkmuş ve ahirzamandan Allah’a sığınmış, içerisinde ‘’Allahumme ecirna min fitneti ahirizzaman’’ geçen duayı bir tek Bediüzzaman Said Nursi Hazretler yapmamış, bütün ümmet...’’

Ahir zamanla ilgili pek çok hadis-i şerif olduğunu belirten Kılıç, bunlardan birkaç tanesini aktardı;

Ø Ümmetimin helakı sefih gençler eliyle olacaktır(Sahih-i buhari VII, 88; sunenu ibni mace II, 1331 (no: 4015)).

Ø İlerde büyük fitneler çıkacak kişi o fitnelerde ve babasından ayrılacak (o zaman ) fitneler erkeklerin kalplerinde kıyamete kadar yayılacak. Hatta o fitne zamanında bir kimse, zinakâr kadının ayıplandığı gibi, Allah’ın emirlerine uymasından dolayı ayıplanacak.

Ø “Ahirzaman dehşetli fitneleri o kadar dehşetlidir ki kimse nefsine hakim olamaz.” Bin üç yüz sene boyunca bütün ümmet bu dehşetli asrın fitnesinden uzak durmuş. 

Risale-i Nur’da bunları açıklayan yerler olduğunu söyledi ve ”O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar kendi istekleriyle, seve seve o fitneye atılır. Kadınlar açık saçıklığa vurur kendini ve erkekler de nefislerine mağlup olup o ateşe atar kendini. Kendi istekleriyle ve seve seve kendilerini ateşe atarlar. Yoksa zorla yaptırmayacak kimse onlara” dedi ve bir parça daha bunu açıkladıktan ve Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin ahir zamanda iki dehşetli halinin olduğunu vurguladığını söyledi.

Birincisi, ‘’Akıbeti görmeyen, bir dirhem hazır lezzeti, ilerde bir batman lezzetlere tercih eden hissiyatı insaniye, akıl ve fikre galebe ettiğinden ehl-i sefahati sefahatten kurtarmanın çare-i yegânesi; aynı lezzetinde elemi gösterip hissini mağlup etmektir’’ bunu açıklamak için, ‘’Birine desek ki şimdi sana on lira mı vereyim, yoksa yüz sene sonra bin lira mı, on lirayı seçecek, sen bana şimdi on liramı ver de, diyecek; yüz sene sonrasına sonra bakarız diyecek. İşte insan da böyle diyor, bir dirhem hazır lezzeti tercih ediyor, hem diyor kabir uzak, Allah da Gafur-u Rahim’dir.’’  

‘’Artık öyle bir hale gelmiş ki bile bile günahlara giriliyor. Nefis ve heva ve his ileriyi görmüyor.  Bu dünyadaki küçük bir lezzeti, ahiretin sonsuz lezzetlerine tercih ediyor.‘’

İkincisi, ‘’Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalaletler ve küfr-ü inadiden gelen temerrüt, bu zamana nispeten pek azdır. Eskiden küfür cehaletten geliyordu Eski zamanda küfr-ü mutlak ve fenden gelen dalaletler ve küfr-ü inadîden gelen temerrüd, bu zamana nisbeten pek az idi. Onun için eski İslâm muhakkiklerinin dersleri, hüccetleri o zamanlarda tam kâfi olurdu. Küfr-ü meşkuku çabuk izale ederlerdi. Allah'a iman umumî olduğundan, Allah'ı tanıttırmakla ve Cehennem azabını ihtar etmekle çokları sefahetlerden, dalaletlerden vazgeçebilirlerdi. Şimdi ise; eski zamanda bir memlekette bir kâfir-i mutlak yerine, şimdi bir kasabada yüz tane bulunabilir. Eskide fen ve ilim ile dalalete girip inad ve temerrüd ile hakaik-i imana karşı çıkana nisbeten şimdi yüz derece ziyade olmuş.’’

Buna dair, eski zamanı ve hatta şimdi, bize göre bir parça eskiyi yaşayan köyleri gösteren Kılıç, ‘’İmamları, şeyhleri ne diyorsa kabul, sorular yok. Günümüzde ise artık herkes iddiasını ispatlamak zorundadır. Bu durumda günümüzde bu zor şartlarda bir çare gerektir. O da Risale-i Nur’dur. Böyle zor zamana Allah rahmetinden böyle yüksek ilaçları da vermiştir. Günümüzün ihtiyaçlarına uygun reçeteler sunan risale-i nur elbette küfrün belini kırmış ve ispatla imanî meseleleri halletmiştir’’ dedi. Bunu açıklayan Kılıç, ‘’Risale-i Nur’a baktığımızda Sa’d-ı Taftazani’nin kırk sayfada ancak alimlere anlattığı kaderi bir iki sayfada çocukların dahi anlayabileceği bir tarzda anlatıyor. İbn-i Sina gibi bir dâhinin akıl bu yolda gidemez dediği haşri Onuncu Söz ve Yirmi Altıncı Söz’de öyle bir anlatıyor ki, bu ikisini tamamen okuyup anlayan ve haşre iki kere iki dört eder derecesinde inanmayan gelsin, parmağını gözüme soksun diyor’’ dedi.

‘’Küçük bir tanım yaptıktan sonra TAKVA VE AMEL-İ SALİH KAVRAMI başlığımıza geçebiliriz’’ diyen Kılıç, ahirzamanın dehşetli hallerine karşı çare olacaklarını söyledi.

‘’Takva, günahlardan korunmak, çekinmek anlamlarına gelir. Takvanın derecesine göre, kebairlerden, haramlardan, mekruhlardan kendini koruyup uzak durmak gerekir.

Takva Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinden menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek, ibadetin kemali, hilkat-i beşerdeki hikmet, ibadetin neticesi, en büyük mertebe olarak vasıflandırılmaktadır.

Ayrıca, “Takva, tabakat-ı mezkûrenin ibadetlerine terettüb ettiğinden, takvanın bütün kısımlarına, mertebelerine de şamildir. Meselâ: Şirkten takva, kebairden masivaullahtan kalbini hıfzetmekle takva, ikabdan ictinab etmekle takva, gazabdan tahaffuz etmekle takva. Demek تَتَّقُونَ kelimesi bu gibi mertebeleri tazammun eder.” (İşarat’ül İ’caz) dedi ve bunları açıkladı.

‘’Amel-i Salih güzel ve hayırlı iş, Allah’ın rızasına uygun fiil, Risale-i Nur’da, Amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır” dedi ve açıkladı.

‘’Üstad Kastamonu Lahikası’nda “Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm.” Gerçekten de düşündüğümüz zaman neden imandan sonra takva ve amel-i salih gelmiş acaba? “Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def-i mefasid ve terk-i kebair üss-ül esas olup, büyük bir rüchaniyet kesbetmiş.”      Kaidesine istinaden bu kadar günahların ve fenalıkların sel gibi üzerimize aktığı bir zamanda, en önemli iş onlardan kendimizi muhafaza etmek olur. Özellikle bu zamanda farzları yapıp büyük günahlardan sakındığımızda inşallah kurtuluruz. Çünkü bu dehşetli zamanda küçük bir sevaplı amel çok hükmündedir. Çünkü imtihan ne kadar dehşetli olursa mükafatı o kadar çok olur.

Hem takva içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünki bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var.  İşte böyle bir zamanda takvayla binler günahlardan çekinip ter ettiğimizde binler vacip işlemiş oluruz. Tabi takva nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla olmalı. Bir de günahları işlememeye karşı bir sabır olduğu için menfi ibadetten gelen salih ameldir.

Risale-i Nur şakirdlerinin bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribata ve günahlara karşı takvayı esas tutup davranmak gerektir. Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtimaiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takva ile ve niyet-i içtinab ile yüz amel-i sâlih işlemiş hükmündedir. Malûmdur ki; bir adamın bir günde harab ettiği bir sarayı, yirmi adam yirmi günde yapamaz ve bir adamın tahribatına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken; şimdi binler tahribatçıya mukabil, Risale-i Nur gibi bir tamircinin bu derece mukavemeti ve tesiratı pek hârikadır. Eğer bu iki mütekabil kuvvetler bir seviyede olsaydı, onun tamirinde mu'cizevari muvaffakıyet ve fütuhat görülecekti.’’

Havf ve Reca

Halbuki âhiret ve dünya muvazenesini muhafaza etmek ve her vakit havf ve reca ortasında bulunmak maslahatı iktiza eder ki; her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun.

Üçüncü sözde geçen temsilde iki asker sırtında çanta ve silah taşırlar. temsilin hakikatinde çanta ve silah ibadet ve takva ya karşılık gelmektedir. Burada takva bir silah olarak görülmüştür. Takva bizlerin günahlara karşı bir savunma silahıdır.

 

İŞTİRAK-I A’MALİ UHREVİYE (RİSALE-İ NUR KALESİ)

Bu kadar ahlaksızlığın, zulüm, anarşinin, dinsizliğin arttığı; sosyal hayatın temel taşları olan hürmet ve merhametin sarsıldığı bir zamanda, Risale-i Nur'un talebeleri, böyle bir hâdisede manevi mücadeleleriyle sahabeler gibi az amelle çok sevap kazanabilirler. Bunun için de en önemli kuvvet ihlastan sonra iştirak-i a'mal-i uhrevî düsturudur. İştirak-ı a’mal-i uhreviye, adından da anlaşılacağı gibi uhrevi amellerde ortak olmak manasını taşır. Yani her bir nur talebesinin işlediği sevap bir diğerinin amel defterine aynen yazılır ve hiçbir eksiklik de olmaz. Örneğin bu şirkete yüz kişi varsa ve her biri bir sevap işlerse bu her bir kişinin sevapları toplanır ve her bir üyeye toplam sevap kadar yani her birine yüz sevap yazılır. Her bir Nur talebesi kardeşleri adedince amel defterine sevap yazılır. Onların dualarını kazanır. Bu ahir zamanda belaların günahların sel gibi üzerimize geldiği bir zamanda bütün Risale-i Nur talebelerinin sayısınca binler diller ile dua ve sevaplarıyla kendimizi o bela ve günahlara karşı muhafaza edip imanla kabre girmemize vesile olur.

Birbirimize kalemler ile her birinin a'mal-i sâliha defterine hasenat yazdırdıkları gibi, lisanlarıyla her birinin takva kal'asına ve siperine kuvvet ve imdad göndermektir. Ve bilhâssa fırtınalı tehacüme hedef olan bu fakir ve âciz kardeşinize, bu mübarek şuhur-u selâsede ve eyyam-ı meşhurede yardımına koşmak, sizin gibi kahraman ve vefadar ve şefkatkârların şe'nidir. Bütün ruhumla bu imdad-ı manevîyi sizden rica ediyorum. Ve ben dahi, iman ve sadakat şartlarıyla, Risale-i Nur talebelerini bütün dualarıma ve manevî kazançlarıma, yirmi dört saatte, iştirak-i a'mal-i uhreviye düsturuyla, bazan yüz defadan ziyade Risale-i Nur talebeleri unvanıyla hissedar ediyorum. Tabi bunun için de o ortaklığa uygun hareket edip Risale-i Nur’a sahip çıkmak gerekiyor.

Konuyla ilgili olarak ihlas risalesinde geçen şu haşiyeyle bitirmek istiyorum

“Evet, sırr-ı ihlas ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi; korkulara hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünki ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile rıza-yı İlahî yolunda, âhirete müteallik işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, "Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar; zira o ruhlar her vakit sevabları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idame ettiklerinden ben ölmüyorum." diyerek, ölümü gülerek karşılar. "Ve o ruhlar vasıtasıyla sevab cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum." der, rahatla yatar.”

Kalben dedim ki: "Her biri bin yerden gelen günahlara karşı bir dil ile nasıl mukabele eder, galebe eder, necat bulur?" diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukabil ihtar edildi ki:

Risale-i Nur'un hakikî ve sadık şakirdlerinin mabeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirak-i a'mal-i uhreviye kanunuyla ve samimî ve hâlis tesanüd sırrıyla herbir hâlis, hakikî şakird bir dil ile değil, belki kardeşleri adedince diller ile ibadet edip istiğfar ederek bin taraftan hücum eden günahlara, binler dil ile mukabele eder. Bazı melaikenin kırkbin dil ile zikrettikleri gibi; hâlis, hakikî, müttaki bir şakird dahi, kırkbin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak ve inşâallah ehl-i saadet olur. Risale-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takva ve içtinab-ı kebair derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahib olur. Elbette bu büyük kazancı kaçırmamak için takvada, ihlasta, sadakatta çalışmak gerektir.

Risale-i Nur şakirdlerinin iştirak-i a'mal-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı mikdar, her bir kardeşlerine aynı mikdar defter-i a'maline geçmesi o düsturun ve rahmet-i İlahiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlas ile girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Her biri, binler hisse alır. İnşâallah emval-i dünyeviyenin iştiraki gibi inkısam ve tecezzi etmeden herbirisine aynı amel defterine geçmesi; bir adamın getirdiği bir lâmba, binler âyinelerin her birisine aynı lâmba inkısam etmeden girmesi gibidir. Demek Risale-i Nur'un sadık şakirdlerinden birisi, Leyle-i Kadr'in hakikatini ve Ramazan'ın yüksek mertebesini kazansa, umum hakikî sadık şakirdler sahib ve hissedar olmak, vüs'at-ı rahmet-i İlahiyeden çok kuvvetli ümidvarız.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.

Nur Talebeleri Haberleri