Dinler arası diyalog hezeyanı ve Bediüzzaman!

Hüseyin YILMAZ

Cumhuriyet tarihi bir kavga ile başlar: Yeni Ankara rejimi ile dindarların kavgası! Kavgayı en üst seviyede temsil eden iki isim, Kamal Atatürk ile Bediüzzaman Said-i Nursî!

Batıperest bir anlayışı Anadolu’da hâkim kılmak isteyen Hristiyan dünya, Ankara rejiminin inşâsında her merhalede usta başıdır. Fransız İhtilâlinin Avrupa’yı yeni bir kargaşanın cehennemine sürüklediği yıl tahta çıkan Üçüncü Selim’le Başlayan Batı sevdamız, Kamal Atatürk’le zirvesini bulur. Çöküş devrinin hemen bütün aydınlarına göz kırpan garbın fahişe medeniyeti, devlet ricalinin de içini gıcıklayan rüyadır. Kamal Atatürk ve şürekasının bütün hülyâsı; Ankara’dan bir Paris, Anadolu’dan bir Fransa çıkarmakdır. Önlerindeki en büyük engel, bütün unsurları ile cemiyetin ruhu olan dindir: İslâmiyet…

Belli ki, İslâmiyet yaşadığı müddetçe, ne Ankara Paris olacaktır, ne Anadolu Fransa. O zaman yaşasın inkılâblar, yaşasın büyük yıkım!..

Karşı koyanları, İstiklâl mahkemelerinin celladları darağaçlarına sürükler. Eften püften sebepler idâm sebebi olur. Ankara, beşeriyet tarihinde emsâli görülmemiş bir şiddeti kendi milletine tatbik eder. Giyecek don bulamayan milletin sırtından Batılı şapka üreticileri zengin edilir. Bin yıllık inanç, târih, irfân ve değerlerin kapısı hükmündeki Kur’an alfabesi çöpe atılarak gavurların kadim harfleri “Türk harfleri” olarak millete dayatılır. Kamal Atatürk’ün dilinde Hz. Muhammed “Arab uşağı”, Kur’an ise “yave/saçmalık” olur.

Batının dinsizleştirmeye dönük bütün taleblerini ihyada Batılılardan daha istekli davranan Ankara’nın karşısına ilk safta Bediüzzaman dikilir. Küfr-ü mutlakın intişarına çalışan rejime ilmî zeminlerde imân hakikatlerini neşrederek karşı durur. Bedeli yirmi sekiz yıllık sürgün ve hapishane hayatının ağır şartları, defalarca zehirlettirilmek, mahkemeden mahkemeye sürüklenmek, idamla yargılanmak, zulmün bin türlüsüne katlanmak olur. Dirisiyle başa çıkamayan devlet, mübarek naaşına da tahammül edemeyip bir gece vakti kabrini parçalayıp meçhule tevdi eder. Devlete ruh olmuş Kemalist zihniyetin bütün söyleyebildiği, Bediüzzaman’a gerici ve hain, demekten ibaret. Dünyada bundan daha alçakça bir iftira, bundan daha büyük bir yalan yoktur. Onu mahkemelerde mahkûm edemeyenlerin son sığınağıdır, iftira ve yalan!

Bu çetin kavganın galibidir Bediüzzaman. İradenin, imanın, mücadele azminin, Allah’a dayanmanın ve büyük zaferin sembol ismidir o.

Bediüzzaman’ın en küçük bir risâlesini okumamış, okusa bile anlamamış olanların hâlâ yaptıkları tek şey, iftira ve yalanla bu eşsiz insanı milletin, ümmetin, beşeriyetin gözünden düşürmeye çalışmaktır.

Bu aptalca, bu ahmakça hamlelerin sonuncusu akademisyen unvanı taşıyan birinden geldi: Doç. Ramazan Kurtoğlu.

Habertürk TV’de çıktığı bir programda sözünün ehemmiyetini arttırmak için esrarengiz bir mahiyet vermeye çalışan Kurdoğlu, utanmadan, sıkılmadan Bediüzzaman’ın “dinler arası diyalog”u başlatan kişi olduğunu, Papa’ya mektub yazıp Fener Patriği Athenagoras’un da elini öptüğünü söyledi. Bu şeni iftira ve asılsız hakareti de Gülen’in Bediüzzaman’dan “beslendiği”ni söylemiş olmak için sarfetti!

Daha önce de bu hezeyanı sarfedenlere verdiğimiz müdellel cevablar var, isteyen makalelerimize bakabilir. Uzun bir tekrara girmeden şu kadarını bir daha ifade etmek isterim:

Bediüzzaman’ın dinler arası diyalog gibi bir meselesi yoktur, olmamıştır. Zirâ Bediüzzaman bütün ömrünü İslâmiyet hakikatlerini ifade etmek uğrunda çileli bir hayatı göze alarak tamamlamış eşsiz bir kahraman, emsâlsiz bir İslâm âlimidir. Muharref Hristiyanlık ve Yahudilik’ten beklediği tek bir hakikat yoktur. Bir çok eserinde bu iki muharref, baştan sona hezeyanlarla dolu, aklı çatlatan tezadlar yumağı inancın müntesiblerini İslâmiyet’e dâvet eder. Papa ve Patrik ile teması da bu çerçevededir.

Papa ile teması mektub yazmak değil, Zülfikâr adlı eserini ulaştırmak şeklindedir. Kurduğlu’nun zannettiği gibi, beş yüz sayfaya yaklaşan bu büyük eseri Hristiyanlık neşidesi değil, İslâmiyet’in üç büyük rüknünü isbat cehdidir, tebliğdir. Eser üç ana kısımdan müteşekkil: Öldükten sonra dirilmeyi bütün derinliği ile izah ve esbat eden Haşir Risâlesi, üç yüzü aşkın mucize ile Hz. Muhammed (A.S.V.) son peygâmber olduğunu isbat eden Mu’cizat-ı Ahmediyye Risalesi ile Kur’an’ın kırk cihetle Mu’cize olduğunu isbatlayan Yirmi Beşinci Söz. Bu büyük dâveti, Hristiyanlık hesabına bir çalışma olarak takdim edebilmek için ya akıl ve iz’andan büsbütün mahrum olmak, ya da iflah olmaz bir düşman olmak gerekir.

Patrik ile görüşmesi ise daha basit, daha çal kapı bir temasdır. Detayları bir çok kaynakta yer alan bu temas esnasında ise Bediüzzaman, etrafındakilerin şehadeti ile sabit olan bir emniyet-i nefs ile Patriği İslâmiyet’e dâvet eder ve müsbet de bir cevab alır. Fakat hasmı, içinde bulunduğu şartların nazikliğini öne sürerek ilânatta bulunamadığını da ilâve eder.

Sevgili Kurdoğlu! Bu iki iftirayı değil sen, yeryüzünde ispatlayabilecek tek kimse yoktur. Zirâ yokun isbatı aklen ve mantıken mümkün değildir. Bediüzzaman’ın Papa’ya mektub değil eser gönderdiği ilgili makamın kaleminden gelen cevabî mektubla sabittir. Arkadaşlarım defalarca neşrettiler, tekrarlamayacağım. Araştırmacısınız ya, bir zahmet arayıp bulunuz!..

El öpme iddianız ise, bir akademisyen, bir yazar, bir hatib, hattâ herhangi bir insan için bile intihardır! Bediüzzaman’ın Patriğin elini öptüğünü nasıl isbatlayacaksınız? Cidden merak ediyorum!.. Ya oradakilerin şehadeti ile ortaya koyabilirsiniz, ya tek karelik bir fotoğraf veya resmî bir vesika ile!.. Eee, bunların hiçbiri de yok! Peki bu şekilde yalan söylemek, iftira atmakta hiç mi utanılacak bir şey yok? Yerinde olsam dilimi keser, kalemimi kırar, üniversiteden de istifa eder Serik dağlarında üç beş keçi besleyerek kendimi unutturmaya çalışırdım. 

Ya da sana birkaç gün müsaade! Yalan ve iftiralarını isbatlayacak delilleri koltuğunun altına sıkıştırıp aynı ekranda karşıma çık. Bakalım hangi muhkem delillere dayanarak dünyanın bu en imkânsız iddiasında bulunuyorsun?

Gülen meselesine gelince, onu da yüz sefer yazdım, yüz sefer konuştum: Gülen, başından beri Nurculuk başta olmak üzere, bu topraklarda boy atmakta olan İslâmî hareketleri bozmak, söndürmek için yetiştirilmiş bir “elemân”dır. Hayatının hiçbir safhasında Nurcu olduğunu söylememiş, söyleyememiş, olmadığını ise defalarca ikrar etmiştir. Buna rağmen hâlâ Gülen ve FETÖ’yü Bediüzzaman ve talebeleri ile aynileştirmeye çalışmak, en basit ifadesi ile ard niyettir. İleri hükmü, hıyanet ve iflah olmaz bir düşmanlık!

Bediüzzaman’ın sadece komünizm (dinsizlik, küfr-ü mutlak) istilâsına karşı Hristiyanların ruhanî dindarları ile işbirliği tavsiyesi olmuştur ki, dar çerçeveli ve bir meseleye münhasır stratejik bir düşüncedir. Tek başlarına karşı duramadıkları kömünizmin karşısında birlik olmaya davet eden bu düşünceyi “dinler arası diyalog” olarak takdim etmek ya cehl eseridir; ya da düşmanlık.

Kurdoğlu!

Bediüzzaman, bugün sadece Türkiye ve İslâm dünyasının değil, bütün bir beşeriyetin müşterek değeridir. Eserleri elliden fazla dünya diline tercüme edilmiş, şâkirdleri yüz milyonları aşmıştır. İlmen çürütülemediği, düşüncesi sukut ettirilemediği için de her geçen günle birlikte gönüllerdeki saltanatı irtifa kazanıyor.

Size yapabileceğim dostane bir tavsiye, Bediüzzaman’ın rahle-i tedrisine oturup eserlerini okumanız ve imanınızı takviye ile kurtarmaya çalışmanızdır. Zirâ, Bediüzzaman, kendisine en ağır zulmü yapmış, iftira ve hakaretlerde bulunmuş olanlara bile, Risâle-i Nur’la imanlarını kurtarmak şartıyla, bütün haklarını helâl etmiştir. Bu göz kamaştırıcı insanlık kapısı sizin için de açıkdır, geç kalmayınız, derim!

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (14)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.