Ciddi ve sâfi bir hizmet

Habibi Nacar YILMAZ

Bir sabah kahvaltıda, teşekkürümüze biraz tefekkür katınca, sesli düşünmeye başladık. Hanımla, karşılıklı hayretlerimizi dile getirmeye çalıştık. Önümüze konulan başta ekmek, diğer nimetlerin soframıza gelinceye kadar geçirdiği yolculukları anlamaya çalıştık. Bir ekmek ve su ile bile ayakta kalabilecekken, insanın sofrası çeşit çeşit nimetlerle süslenmiş, donatılmış. Birini gafletle yutsan bile diğerinden geçemiyor, görmezden gelemiyorsun. Azıcık düşünmekle anlıyorsun ki bir rahmet ve şefkat sahibi, bu kadar türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini bize gösteriyor. Basit ve kuru toprağın bağrından süzülerek bize göre özel ambalajlarla hazırlanan bunca nimet gösteriyor ki merhamet sahibi bir Zât bu rahmeti ile bizi gördüğünü, bildiğini bildiriyor. Bir nevi diyor ki ben sizi biliyorum, görüyorum; şefkat de ediyorum. Bunu görüyorsunuz. Birinde anlamazsanız, diğerinde anlayın diye de nimetlere çeşitli tatlar, şekiller, kokular, lezzetler yerleştiriyorum.

Şimdi bir duvar düşünün. Duvar yarılıyor, size her sabah bir kahvaltı; öğlede öğle yemeği, akşamda yine tekrar yemek gönderiliyor. Bu sevkiyat hiç aksamıyor, ihmal edilmiyor. Bu hâl ve keyfiyet size neyi düşündürür? Yani hâl, bu nimetlere olan ihtiyacımız; keyfiyet, bunların hepsinin duvar keyfiyetindeki kuru bir topraktan tam da size göre ayarlanmış şekilde gönderilmesi. İnsan olan insan, bu keyfiyet karşısında nasıl hayret etmez, anlamak gerçekten zor. Hele bir tebessümü dahi esirgemek ve tam bir vurdumduymazlık içinde bir ömür bitirmek ise, tam bir iflas ve hayatın işlevsiz ve tepkisiz bir cesede dönüşmesi, bir nevi hantallaşması hâli.

Çeşitli zaman ve zeminlerde, bu hakikati dile getirdiğimizde, değişik tavırlarla karşılaşırız. Bir gün sınıfta yukarıda yazdıklarımızı anlatıp elbette ki böyle bir rahmet, bizden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddi ve sâfi bir hürmet ister, diye bitirmiştim. Ciddi ve sâfi bir hürmet kısmı dikkat çekip etkili olmuştu.

Hürmet ciddi olmalıydı. Yani yarım yamalak, emir-yasak ekseninde değil de her gün taze bir hayret ve heyecanla gerekçelerini, nerede olduğumuzu ve durduğumuzu hissederek olsun. Diğer bir yönüyle, Allah'a muhatap olma ve O'nun tarafından muhatap alınma keyfiyetini içinde saklasın. Nimetler karşısında yetmezliğini anlamak ve bunlara O'nsuz ulaşamayacağı idrâki de hürmetinin içinde olsun. Hürmetin, ubudiyet kıvamına ulaşsın. Yani hiçbir şeyin maliki, gerçek sahibi olmadığı şuuru taşısın. İmanî bir gerekçe ile taçlansın. Yani "Evet Cenab-ı Hakk'a iman eden, elbette O'na itaat edecek." katiyetinde olsun. Hayatın hepsini dönüştüren, hayata hayat olan bir asîl duruş hüviyeti takınsın. Hürmeti, sıradanlığın seline kapılmasın, vakti teslim alsın.Hülasa farzdır, yapmak zorundayız gerekçeleriyle değil; insan olmanın sancısını çeken bir kalple, hürmetin gerekliliğini hissederek yapsın.

Halis de olsun hürmetin. "Bize bu iyiliği kim yapıyor, ona nasıl teşekkür etmeliyim?" sorularının cevabı olan hürmet ve ibadetin, sonsuz bir minnetin dillendirilmesidir. Sonsuz minnet, sadece sonsuz bir Zât'a duyulur ve sunulur. O hürmete, başka nazar ve müdahaleler ortak edilmez, edilemez. Bu, insanın şerafetine yakışmaz.

O'nun bizde tasarrufu, ikramı, merhameti olmasaydı tek bir nefeslik huzurumuz bile olmazdı ve ona gücümüz bile yetmezdi. Böyle bir merhamete karşı duyulan minnettarlığa başka ortak aranır mı? O zaman hürmetimiz yani ibadetimiz, Allah'ın görmesine değer kalitede ve onun bilmesine uygun şekilde olsun.Sadece o görsün ve bilsin. O'nun huzurunda başkalarının nazarı, bakışı bir değer ifade eder mi? Hayret ve minnet içindeki her hâlin, özellikle bunun en anlamlı ifade şekli namazın, şuurlu hareketin zirvesidir.

Hayret ve minnetine O'ndan başkasını ortak etmek, yüksek bir kuleden gayet derin bir çukura düşürür insanı. Öyleyse hürmetin sadece O'na olsun. Minnetin, O'ndan başkasına olmasın.

Gariptir, bu mânaları seviyeye göre birkaç cümle ile anlatınca, bir öğrenci "Hocam, bunlar güzel de sizin hürmet ve minnet dediğiniz şeyin kapısı, bizi namaza çıkarıyor. Namaz da her gün her gün kılınıyor, bitmiyor. Bu da usanç veriyor" demesin mi? Ne garip tecelli değil mi? Aynı soruyu, tâ asrın başlarında rütbe ve yaşça epeyce yukarıda biri de üstada sormuştu. İçimden, kızım dedim, bu soruyoru ilk sen sormuyorsun. Tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alan bütün nefisler soruyor. Bu suale üstadın verdiği harika "Beş İkazı" özetle anlatmıştım.

Bakıyorum da gerek tevhid gerek de risalet, hususen Peygamberimizle (asm) ilgili sorulan sualler, asırlardır mahiyet değiştirmiyor. Hep aynı sualler, şüpheler dillendirmeler... Sadece soranlar ve onların asırları, asır şartları değişiyor. Değişen şartlara göre de yeni izah tarzları, yeni cevaplar gerekiyor. Müceddidlerin yaptıkları da onlara olan ihtiyaç da bundan değil mi zaten?

Bu noktada beş ikazın geçtiği 21. Söz'ün Birinci Kısmının girişi, önemli ipuçları veriyor insana. Üstad, namazın her gün kılınmasının insanı niçin usandırmadığını ve usandırmaması gerektiğini izah ederken, mesajını var olan Müslümanlık bilgiler üzerine bina etmiyor. Yani bir sürü âyet ve hadîs meali vererek, mesajını onlara yüklemiyor. Mesajını nefisten yani sıfır noktasından başlayarak veriyor. Bir yönüyle işin nasılı ile değil, nicinliği ile; şekli ile değil, özüyle, dinî bir görev, sorumluluk yönünden çok insanî ve hikmet yönü ile buluşturuyor insanı. Başlarken ötekine değil, nefsine sesleniyor. Neticede okuyucusunu da nefsini sorgulamaya zorluyor. Bir bilgi birikimi kazandırmayı hedeflemiyor; bir dönüşüm ve değişimi hedefliyor. Bununla bir duruş ve duyuşu inşa ediyor. Meşhur sualin altında yatan o soruyu besleyen ana damarı ise, "Ey nefis! Cehl-i mürekkep içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğim şu söz" ifadesi ile açık ediyor.

Bilmediğimizi bilmemek, çaresiz bir derdimiz. Tembellik ve ertelemek ise, munis yaklaşımlarla insanın yakasına yapışıyor. Gaflet uykusu ise, "görüle  görüle gerçek sanılan", uyanılması ancak kabir ile mümkün, dünyayı dâimi zannetme yanılgısına götürüyor insanı. Bu da felaketimiz oluyor zaten.

Evet dostlar, sonsuz diriliğin kapısını aralayacağımız ölümle tanışmadan önce, nefs-i emmare cihetiyle ölmemiz; yani onu ıslah etmemizden başka çaremiz yok.

Selam ve dua ile.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.