Cemil Meriç’in gözüyle Kürt mes’elesi

Şahin DOĞAN

Cemil Meriç… ‘Bir fikir adamı. Bir mütefekkir. Geçmişi ve geleceği kucaklayan bir entelektüel. Bulutları delen bir kartal. Düşüncenin gökkuşağı. Münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi. Kendi semasında tek yıldız. Ufukların muhasibi. Araftaki kahin. Çuvala sığmayan mızrak. Kavramlar çangılının bilgesi. Hasbi tefekkürün dev kalesi. Mağara içerisindeki tecessüs. Tefekkürün hasbi kalemi. Söz sultanı. Kelime imparatoru…’

Bu kabilden hakkında ne denilirse denilsin hangi yüce vasıf ile tavsif edilirse edilsin tümünü belki daha fazlasını anasının ak sütü gibi hak ediyor merhum Cemil Meriç. Yakın tarihimizde onun kadar felsefeden teolojiye, edebiyattan sosyolojiye, geniş bir yelpazede kalem oynatan bir başka aydın var mıdır? Sanmıyorum. Minnacık fildişi kulesini ülkenin bütün meselelerine ardına kadar açmış müstesna ve ayrıksı bir bilge. Sadece ülkesinin değil bütün dünyanın çağdaş ve kadim meselelerine aynı zamanda. Yılar yılı kitaplarıyla hemhal olmuş biri olarak onun ülkemizin en önemli ve en hayati meselesi olan ‘Kürt Sorunu’ ile alakalı herhangi bir kanaatinin olmayışına çok şaşırmış ve ne saklamalı epey içerlemiştim. Meriç, kitabını gönderdiği biri için şöyle hayıflanır: “Kamçatkadaki sineklerin cinsel yaşamını bile merak eden Çetin Altan yolladığım kitaba (Kırkambar) bakmamış bile.” (Jurnal II, s.265)

Bu ve buna benzer haklı serzenişleri her okuyuşumda şunu geçirirdim içimden: Bizden binlerce kilometre uzak olan Himalayaların eteklerinde dolaşıp tefekkür çiçekleri devşirmeye çalışan hazret nasıl oluyor da en yakınında daha yerinde bir deyişle burnunun dibinde soluyan, açılan, kabaran, kanatlanan Kürt realitesini görememiş, bununla alakalı müspet veya menfi birkaç kelam etmemiş? Meriç Usta’nın düşünce serüveni adına en ciddi ve en kayda değer zaafının bu nokta olduğunu düşünüyordum çoğu zaman. Çok şükür ki yanılmışım zira çoktandır yayınlanmış, haberdar olduğum ama henüz yeni okumaya muvaffak olduğum hazine değerindeki bazı hatıralar meselenin bildiğimden ibaret olmadığını gösterdi yani üstad Meriç'in Kürt sorunuyla alakalı düşünceleri varmış da benim haberim yokmuş.  Dilerseniz evvela bu konudaki düşüncelerini okuyalım:

“…Kürtçülüğü tasvip etmediğimi daha önce söylemiştim. Ortada bir dil yok. Bir devlet geleneği yok. Edebiyat yok. Neye göre devlet kuracaklar ki? Vakıflar Yurdu’ndaki etnolojik-bölücü faaliyetlerden ben de üzüldüm. Biz bu adamları devlet memuru, bakan, profesör, asker yapıyoruz, hiçbir zaman ayrı görmüyoruz. Niye böyle yapıyorlar anlamak güç evladım, güç… Ben bir ilim adamıyım. 1967-1968’lerde sosyolojide hoca iken hadislerin en kızıştığı bir devrede solcu talebelerimin yüzüne karşı hakikati haykırabiliyordum ve çıt çıkmıyordu sınıftan. Ben hakikatin arayıcısıyım çünkü. Eskiden batıda ilim dili Latince idi, bizde Arapça. İsteyen bu dilleri öğrenir ve ilimden faydalanırdı. Alim de kitabını bu dillerde yazdığı için ilmin yayılması o kadar kolay oluyordu. Şimdi ise muhakkak başka başka ilim dillerini öğrenmek mecburiyeti var. Bir insan ömrü ancak iki dili öğrenmeye yeter. Her gün hemen hemen her dilde birçok ilmi neşriyat, keşifler, buluşlar çıkıyor ve biz bunlardan mahrumuz, ilim yayılmalı. İlim dili olarak bir dil kabul edilse çok sevdiğim Türkçeden vazgeçer, o dilde okur-yazarım ki, ben Türkçe’de üslup sahibiyim. Ömrümü Türkçe’nin inceliğine hasretmişim. Buna rağmen bırakabilirim. Hal böyleyken Kürtçülere ne oluyor?” (Cemil Meriç ile Sohbetler, Halil Açıkgöz, Doğu Kütüphanesi y. s. 27-28)                                             

Türk entelektüel dünyasının zirve ismi ve ilginçtir göçmen bir ailenin çocuğu olan Meriç’in, haksız ve hukuksuz uygulamalar yüzünden yıllardır teraküm ederek büyüyen ve zamanla ülkenin en asli birincil sorunu haline gelen Kürt meselesi ile alakalı kanaati böyle. Düşünce ve yaklaşım biçimi çok tanıdık. Doğru, bu ülkede Kürtler devlet memuru, bakan, profesör, asker olabiliyor ama ‘Kürt’ olamıyor. Ulus devletin kurulduğu günden beri her türlü cebri yolu kullanarak zihinlere zerk etmeye çalıştığı ve kısmen de başarılı olduğu malum tezlerin zirve isimler tarafından bile vird-i zeban edilmesi ne kadar şayan-ı teessüftür!

Meriç gibi biri böyle düşünürse Erol Güngör, İbrahim Kafesoğlu, Dündar Taşer, Necip Fazıl, İsmet Özel, İhsan Fazlıoğlu, Dücane Cündioğlu gibi müelliflerin ne düşündüğünün bir önemi yoktur artık. Çünkü zirve böyle düşünürse diğerlerinin ne düşüneceği izahtan vareste. Kaldı ki mezkûr isimler içinde Meriç seviyesinden bir kalem ileriye irtifa edebilen çıkmadı henüz. Anlaşılan o ki sağ/mukaddesatçı/muhafazakar muhayyile ne kadar mürekkep yalarsa yalasın bilhassa Kürt meselesi nokta-i nazarından dedikleri ve yazdıkları, birbirine benzer farklı tonlarıyla, Türk ulus devletinin malum resmi tezlerini tekrarlamaktan öteye geçmiyor/geçemiyor. Yazık, hem de çok yazık.

(Bu yazı 05.10.2015 tarihinde kaleme alınmıştır)

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (8)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.