Cemaatler bir üniversitenin fakülteleri gibi

Risale-i Nur gönüllüsü Zonguldak'lı Ali Özen, RisaleHaber'e konuştu...


Röportaj: Nurettin Huyut-RisaleHaber

Ali Özen'le yaptığımız röportajın ikinci bölümü...

(Röportajın birinci bölümü için TIKLAYINIZ)

12 Mart'ı ve o dönemi anlatır mısınız?

12 Mart Muhtırasından sonra hercü merc oldu her taraf. Ben çok sıkıntı çektim o zaman Yeni Asya Yayınlarında. Çünkü külliyatı gizli gizli dağıtıyordum. Perde altından. Depo gibi yerlerim vardı. Külliyatı tek tek satıyordum. “Bana ait ama senin ihtiyacın varsa vereyim.” diyerek satıyordum. Depolar gizli, her şey gizli. Çünkü sinek uçurmuyorlar. Bu arada Rahmetli Bekir Berk Ağabey'in: “Nurculuk Davası” diye kalın bir kitabı çıkmıştı. Kastamonu'ya gönderdim. Kastamonu'da Gültekin adında bir ağabeyimiz “İki tane gönderin bana” diye haber yolladı. Gönderdim. “Yolladığın iki adet atom bombasını aldım.” diye makbuzun arkasında bana mesaj yollamıştı. O devirde yani. Düşünün. (Gülüşmeler)

Bir gün yine yayınevindeyim. Bir kamyon dolusu kitap geldi. Onları yine zulaya yerleştirdim. Gizli bölmelere koyuyorum. Tek tek satıyorum. Ama meğerse emniyet benim kitapları nereden alıp, nasıl sattığımı biliyormuş.

Kitapları sakladığınız yer ayrı bir bölümde miydi?

Hayır. Yine yayınevinin içindeydi. Tekerlekli bir vitrin yapmıştım. Vitrini çekiyorsun, arkasında kitaplar. Yani bir insan oraya geçip, arkadan kitapları alabiliyordu. O şekilde bir yer yapmıştık. Meslek Lisesi mezunuyum ya... Neyse bir Çarşamba akşamı baktım bir kalabalık var. Askerler falan gazetenin etrafını sardılar. Kutlular ağabey yukarı katta. Ben orta kattayım. Merdivenlerden iniyordum. Askerlerle de karşılaştım tabi. İçimde de bir sıkıntı var. “Bu akşam okula gitmeyeyim” dedim. Risale dersi vardı. Derse gittim. İçimden öyle geldi. Dersteyken Kutlular ağabey bir arkadaşla haber göndermiş: “Baskın var gelsin, teslim olsun.” demiş. Ben o gelen arkadaşa: “Git bulamadım de.” dedim. “Abi nasıl olacak?” dedi. “Gelmiyorum ya ne olacak? Ben bu saatte gelmiyorum. Gecenin bu saatinde Cağaloğlu’na gideceğim. Polislere teslim olacağım öyle mi? Ben yarın sabah gelirim.” dedim. Sabahleyin tabi gene telaşlı telaşlı gittim. Askerler de yerinde. Ters ters bakıyorlar. Yayınevini açtım. İçeri girdim. Hemen kapıyı arkadan kilitledim. Ne olmuş, ne bitmiş? diye. Ortalık toz duman. Fakat baktım içeride bir tane Risale yok.

Önce temizlik yaptım. Etrafı düzelttim. Sonra kapıyı kilitleyip yukarıya çıktım. Baktım Kutlular ağabeyi bir tane yüzbaşı esir almış. Askerler falan. Kutlular ağabey beni görünce: “İşte yetkili geldi.” dedi beni göstererek. Hemen yüzbaşı kalktı. “Beraber açacağız” dedi. Gittik, dükkanı açtım. “Buyurun” dedim. “Dün buraya bir kamyon kitap geldi.” dedi yüzbaşı. Ben de inkâr ettim. Dedim “Ben var mıydım gece burada? Yoktum. Siz ve askerler buradaydınız. Varsa buyurun.” dedim. Kitaplar gerçekten yok… Ama ben de bilmiyorum nereye gitmiş? Tabi onlar rapor tuttular ve gittiler. “Bir şey yok, bulamadık” diye.

Sonra ben “Nasıl oldu bu iş?” diye Antalyalı Halil Yürür'e sordum. İyi bir şofördü kendisi. Meğer Kutlular ağabey ona gizliden anahtarı vermiş. “Halil kitapları kaçır aşağıdan” demiş. O da güzelce paketlerini yapmış. Alıp götürmüş kitapları. Yolda giderken Polis çeviriyor, ehliyet soruyor. Halil Yürür Cevşeni çıkarıp: “Benim ehliyetim budur.” diyor. “nasıl ehliyet bu? Ne resim var, ne isim.” diyerek Polis bir tokat atıyor Halil Yürür'e. O da: “bir tane daha vursana gözünü seveyim.” diye cevap veriyor. Polis de bu meczup mu, deli mi? diye serbest bırakıyor. Böylece Kasımpaşada bir eve götürüp bırakıyor kitapları. Böyle bir hadise...

O hengamede Ali Uçar Almanya'ya gitti. Tabi bizden kitap istedi. Kitap göndermemiz lazım ama postaneden başka yol yok. Postanede de her paket açılıp bakılıyor. Her şey Yüzbaşıların, askerlerin elinden geçiyor. Koli servislerinin başında oturuyorlar. Neyse aldım koliyi Beşiktaş postanesine gittim. Bir de bir paketi en fazla beş kilo yapabiliyorduk. Bir kişi ancak bir paket gönderebiliyor o da en fazla beş kilo olacak. Ayrıca o zaman bastırdığımız Sözler’in bir tanesi beş kilo geliyor. Düşünün o kadar ağır. Bir tanesi yetiyor zaten.

Ben Beşiktaş postanesine gittim. Memure hanım oturuyor masada. Yanında da yüz başı var.

Memure hanım tarttı. Tabi kitap sarılı bir haldeydi. “Açar mısınız?” dedi. Açtım paketi. “Sözler” yazıyor kitabın üstünde. Bayan sordu: “Ne yazıyor kitabın üstünde?” “Sen cahil misin? Okumayı bilmiyor musun?” dedim. Bir şey demedi. “Gerçekten görmüyor musun?” dedim. Memure hanım hemen kitabı paketledi, üstüne mühür vurdu. Almanya'ya gönderdi. “Cahil misin?” sorusunu yediremedi kendine. Demek ki okuyamadı. Okutmayan birisi de var tabi. Rabbim okutmadı.

Başka bir yayınevi var mıydı o dönemde?

Hayır henüz yoktu. Daha sonra kurulmuştu. Dünyanın her tarafına ben gönderiyordum kitapları. Oraya gelenlere ben “Kendi kitabımdır, isterseniz vereyim.” diyordum. Çünkü askeri geliyor, polisi geliyor. Mesela bir tane adam vardı normal Nur talebesi gibi geliyordu. Ben her gün ona kitap veriyordum, tanımıyorum adamı. Fakat niyeti başkaymış tabi. Bir gün Molla tipinde geliyor, bir gün cübbeli geliyor falan. Son gün Risale-i Nurun kerameti midir artık? O gün gene istedi. Ben de kitap var, vereceğim ama elim bir türlü gitmiyor. “Kitap yok.” dedim. Adam: “Ya Ali kardeş ben her gün senden kitap alıyorum. Niye bu gün vermeye çekiniyorsun?” diye sordu. “Çekinmiyorum. Olsa veririm.” dedim.

Tabi o gitti. Arkasından Abdulvahit ağabey geldi. “Bu haine kitap verdin mi?” dedi. “Yok, hayırdır?” Dedim. “Bu senin peşindeyken, ben de onun peşindeydim. Bu günden sonra daha gelmez her halde.” dedi. O günden sonra da gelmedi gerçekten. Demek o gün beni alıp götürmek niyetiyle gelmiş. Fakat Rabbim müsaade etmedi. Elim kalkmadı, çekmeceyi açamadım.

Kitaplarla ilgili başka ne tür hatıralarınız var?

Bir defasında Urfa mevlidine gitmiştim. Necmeddin Şahiner o sene ufak Tarihçe-i Hayat kitabını neşretmişti. Sanıyorum 1974 yılıydı. Ben de bol miktarda kitap götürmüştüm satmak için. Sergiyi açtım. Üç tane sivil polis geldi. Artık polislerin sivil olanlarını öğrenmiştim. Polis dedi ki: “Bu kitapları satmak yasak.” Ben de: “Getirin evrakınızı yasak olduğuna dair, ben de satmayayım.” dedim. “Asıl sen getir satmanın yasak olmadığına dair belgeyi.” diye karşılık verdi polis.

“Bakın hiçbir vatandaş cebinde ben suçsuzum diye bir kağıt taşımaz. Polis kişinin suçlu olduğunu ispat eder, götürür. Sen benim suçsuz olduğumu ispat et götür. Sattırma bana. Ama bilmiyorsan sana bir yol göstereyim. Nöbetçi bir savcılık var. Müracaat et. Nöbetçi hâkimden kararı getir. Topla kitapları.” dedim. Tabi polisler nöbetçi savcıya gittiler. Ama bizim İstanbul Edebiyat Fakültesinde okuyan Mehmet Gürler adında bir arkadaşımız vardı. O eline bir kitap aldı. Bir taşın üstüne çıkıp, cemaate seslendi. “Bakın böyle bir sıkıntı var. Polisler arkadaşımızı sıkıştırıyor. Kitap almıyor musunuz?”dedi. Bunun üzerine polisler tekrar gelene kadar bütün kitaplar satıldı. Polisler geldiler ama kararı da getiremediler. Çünkü biz her çıkan kitabı çıktıktan sonra sıkıyönetime veriyoruz. Onlar tetkik ediyorlar. Ondan sonra çoğaltıp, dağıtıyoruz.

12 Mart döneminde sıkıyönetim de mi vardı?

Evet. Sıkıyönetim de vardı. Daha sonra idamlar falan da oldu. Ters bir dönemdi yani. Başta Adalet Partisi döneminde oldu. Çünkü 1971 de seçim olacaktı. 69 da yeni seçim olmuştu. Adalet partisi başa gelince, onu parçalamak için çıkardılar 12 Mart muhtırasını. Fakat Rabbim bunu terse çevirdi. Çünkü Sol boş durmadı. Biz yaptık diye şımardılar. Daha sonra 1973'de seçim oldu. Nizam Partisi kapanmıştı. Yerine Selamet Partisi kurulmuştu. Nizam Partisi Genel Başkanı beş sene siyaset yasaklısı olmasına rağmen. İsviçre'den getirdiler Erbakan'ı. Tekrar partinin başına geçirdiler. Netice de maksatlarına ulaştılar ve AP’nin bir kısım oylarının MSP ye gitmesini sağladılar ve böylece Erbakan 45 milletvekili ile meclise girmiş oldu. Bu vesileyle hükümeti Ecevit'in Başbakanlığında, Erbakan'ın da başbakan yardımcılığında kurdurdular.

1974 yılındaki Urfa mevlidinde kitap satarken, İçişleri Bakanının talimatıyla geldiklerini söylemişti polisler. İçişleri Bakanı MSP milletvekili Oğuzhan Asiltürk idi...

Oğuzhan Asiltürk'ün o zaman bir iki kitap hakkında yasaklaması vardı diye biliyoruz. Hepsi için değil ama bir iki kitaba yasak getirmişti...

Ben bilmiyorum. Ama siyaset bu nihayetinde, biz onları desteklemedik diye böyle bir tavır koymuş olabilirler.

Tabi bu arada 1969'da hapishaneden kurtuluşumuzun sebebini de sonradan öğrendik. Ali Demirel vardı. Muhsin Demirel'in babası... O İstanbul valisine telefon açıyor: “Ben hacı Ali Demirel.” diyor. İstanbul Valisi de Süleyman Demirel'in kardeşi zannediyor. “Bizim çocukları içeri almışsınız. Durumları nasıl?” diyor. Vali o telaşla bizi götürdükleri polis karakoluna talimat veriyor. “Bırakın bunları” diye. Ama benim o gün defterim açıldı tabi. O günden sonra bütün hareketlerim kaydedilmiş. Bunu da şöyle anladım:

Mamak Muhabere Okuluna geldim. Asteğmen adayı olarak sınava gireceğim. Mit'ten gelen bir kalın kitap var. Ben orada soyadımı gördüm. Sakıncalılar arasında… Fakat listeye bakan yüzbaşı göremedi. Bu bir ikramı İlahi idi… Ve beni yedek subay adayları içine ayırdı. Çünkü bazılarına yedek subay olamaz diyordu. O durumda olanlar er olarak askerlik yapıyorlardı.

Ben yüzbaşıya dedim ki: “Ben İstanbul da yaşıyorum. Dört tane çocuğum var. Acaba Tuzla Piyade Okuluna gitmek için ne yapmalıyım?”, “Ne iş yaptığımı sordu. “İnşaat Mühendisiyim.” dedim. “Eğer cevapların iyi değilse piyade yaparız seni.” dedi. Ben aldığım bu tiyo üzerine cevapları düzgün yazmadım ve piyade olarak Tuzla Piyade Okuluna gittim.

İki ay sonra Binbaşı beni yanına çağırdı: “Sen sakıncalısın. Buraya kadar nasıl geldin?” diye sordu. “Ne yapmışım ben? Vatanı mı satmışım?” dedim. “Yok. Nurcusun.” dedi. “İnşallah olabilirsek ne mutlu.” dedim. “nasıl konuşuyorsun?” dedi. “Ne yapmamı istiyorsunuz? İnkâr mı edeyim? Etmiyorum. Ne yaparsınız yapın… Er olarak askerlik mi yaptırırsınız? Uğur Mumcu’ya yaptırdınız ne oldu? Dava açtı kazandı. Tazminatını da aldı.” dedim.

Uğur Mumcu'ya ne olmuştu?

Ona daha önce er olarak askerlik yaptırdılar. Oda dava açtı ve kazandı. Hem tazminatını aldı. Hem de hakkını aldı.

Neyse daha sonra Binbaşı bana: “Biraz tedbirli ol.” dedi. “Ne yapayım? Namaz kılmayayım mı? Ben namazı kılarım” dedim. Namazla ilgili de şöyle bir hadise olmuştu:

Tuzla Piyade okulundayken namaza gittim. Sadece bir kişi geldi arkamdan namaz kılmaya. “Senin mesleğin ne?” diye sordum ona. “ İlahiyatçıyım.” dedi. Adıyamanlı. Mehmet Sayıner... Dedim: “Mehmet, başka ilahiyatçı var mı?” “Çok” dedi. “ Yirmi iki, yirmi üç tane...” “Onlar neden namaza gelmiyor?” diye sordum. “Bilmiyorum. Gelmiyorlar.” dedi. “O zaman akşam hepsini topla, bir konuşalım.” dedim.

Hepsini akşam bir oda da topladık. “İçiniz de müftü var mı?” diye sordum. Birkaç kişi parmak kaldırdı. İl müftüsü var, ilçe müftüsü var. “Hocalar kusura bakmayın. Sizi fetva için çağırdım buraya. Ben inşaat mühendisiyim. Ben namaza gittim. Bu arkadaş da geldi. Başka gelen yok. Fetvaya ihtiyacım var. Askerde namaz kılınmaz diye bir fetva verebilir misiniz bana? Burada müftüler namaz kılmıyorsa, ben neden zahmet çekeyim?” diye sordum. Dediler: “Ya sen bizi mahvettin. Böyle bir fetva veremeyiz.” “ Tabi veremezsiniz. Peygamber Efendimiz savaşta cemaati bile terk etmemiş. Bir kısmını iki rekât, bir kısmını iki rekât kıldırmış. Cemaat sevabından bile mahrum olmazken, kaldı ki biz böyle okulun ortasında kimden korkuyoruz?” dedim. Ve orada organize olduk. Akşamla yatsı namazını beraber kıldık. Nöbetçi subaya ben liste veriyordum. Ve döndükten sonra listeyi yırtıp atıyorduk.

Sonra onlar: “Bu adam Nurcudur, neden onun peşinden gidelim?” dediler. İçlerinde Ülkücü var. Selametçiler var. “Gelmeyin öyleyse. Ama ayrı gidersek namaz kıldırmazlar bize burada.” dedim. Nitekim namazı yasakladılar. Tek tek gittiğimiz için. Sonra ben parkemi serdim namazımı kıldım… Onlar baktılar olmayacak gelip “Yine liste yap beraber kılalım” dediler. Bu haller orada dikkat çekti. Bu sebeple yüzbaşı beni yanına çağırmıştı. O konuşmamızdan sonra “Namazımı kılarım. İstediğiniz yere de giderim.” dedim. Kura çektirdi bana. Kura İstanbul Merkez Komutanlığına çıktı. Oradan da Şirinevler'e gönderildim. Evimin yanına yani…

Askerliği ne zaman yapmıştınız?

12 Eylül'den sonra yaptım. Tuzla Piyade Okulunda konuştuğumuz yüzbaşı bana: “Sen Almanya'ya da gitmişsin.” dedi. “Evet, gittim.” dedim. “Nurculuk eğitimi almaya gitmişsin.” dedi. Onun üzerine “ Bunu yazan çok ahmakmış. Eğer sen yazdıysan sen de ahmaksın.” dedim. “Nasıl yani” dedi. “ Orada Nurculuk mektebi yok” dedim. “Neden gittin oraya?” diye sorunca: “Ders vermeye gittim.” dedim. Yüzbaşı daha çok korkmaya başladı benden. “Sen o kadar ilerde misin?” dedi. “Evet. Ne sandın?” dedim.

Almanya’ya kiminle gitmiştiniz?

Mehmet Birinci abi ile Almanya'ya gittik. Onun arabasıyla gitmiştik. 1976'nın sonu, 1977'nin başıydı.

Diğer ağabeylerden tanıdıklarınız veya bizzat hatıralarına şahit olduklarınız var mı?

Mustafa Nezihi Polat ağabey var mesela. Gazetenin resmi hale geçtiği zamandı. O zaman altı ay yayın yaptıktan sonra resmiyete geçiyordu gazeteler. Polat ağabey yirmi dokuz yaşında çok genç sayılacak bir yaşta trafik kazasında vefat etti. Fakat onunla pek hatıramız olmadı. Görüşürdük ama o çok yoğundu. Tek başına gazete çıkarıyordu. Başmakaleleri yazardı, haberleri tanzim edip, profesörlerin yazdığı makaleleri kendisi yeniden yazardı. Profesörler hiç biri itiraz etmezdi. Koskoca edebiyat profesörü yazı yazmış mesela, Polat ağabey onu değiştirerek yayınlardı. Yirmi dört saat gazetede çalışırdı kısacası. Durmadan terlerdi. Şişmanlığından ziyade içindeki enerji dışarı çıkardı.



Tahiri ağabeyle de görüşüyordunuz değil mi?

Evet. Tahir ağabeyin evine giderdik. Haftada bir gün evinde ders yapardı. Bazen de gazeteye geldiği zaman görüşüyorduk. Tahir Barçın ağabey vardı bir de. Zeytin burnunda muayenehanesi vardı. Kendisi fakirlerin doktoruydu. Para verirlerse alır, vermezlerse almazdı. Dua ederdi gelenler. O da kayda değer müstesna bir insandı.

Bekir ağabeyi de zaten sürekli mahkemeler dolayısıyla görüyordum. Gazete veya evrak götürüyordum. Aslında kendisiyle Zonguldak'ta tanıştık. Lise talebesiydim o zaman. Bir mahkeme için gelmişti. Ereğli'de beraber çektiğimiz bir fotoğrafımız da hala albümümde duruyor.

Bekir ağabeyin annesi çok sık gelirdi bize. Bekir ağabeyin yazıhanesi Çemberlitaş’taydı. Onun altında bir tane kitapçı vardı. Abdullah ağabey'indi. Ufak bir kitapçıydı. Bekir ağabey oradan ayrılıp Mekke'ye gittikten sonra o kitapçı başka bir yere taşındı. Birinci ağabey de Bekir ağabey olmadığı zamanlarda onun yerine bakıyordu. Gelen gidenlerle ilgileniyor, önemli şeyleri not ediyordu. Bir nevi sekreter vazifesi görüyordu.

Siz o zaman Yeni Asya'da mı çalışıyordunuz?

Hayır. O sene üniversiteyi bitirmiştim. O sebeple ayrıldım oradan. İnşaat işine girdim. Almanya'da işlerim vardı. Giderken de Birinci ağabey'in arabasına bindim. Almanya da şunu gördüm. Orada Muhammed Salim Abdullah adında bir Alman vatandaşı vardı. Bir pazar günü öğleden sonra saat bir için bize randevu verdi. Biz gittik. Bayağı kalabalık bir gurup halinde gitmiştik. Bire beş dakika kala kapısının ziline bastık. Kapıyı açtı. Saatine baktı. “Daha beş dakikanız var bekleyin.” dedi. Zamanın çok önemli olduğunu o zaman anladık. Çünkü “Beş dakika sonra gelseydiniz sizi içeri almazdım.” dedi. Saat bir oldu. Kapıyı açtı. Yarım saat veya kırk beş dakikalık bir zaman ayırdı bize. Randevu defteri vardı. Bizden sonra da bir sürü randevusu vardı. Fakat sohbet çok ilerlemişti.

Bu Muhammed Salim Abdullah'ı bir müddet Türkiye Mit'i kullanmış Nurcuların aleyhinde. Köln radyosunda program yapıyor, kendi ifadesi: “Ben Nurcuların aleyhine çok yayın yaptım. Ama sizi tanıdıktan sonra artık sizin manevi temsilcinizim.” diyerek o kırk beş dakikalık zamanı genişletti. Bizden sonraki randevusunu iptal etti. Biz üç vakit namaz orada, onun evinde kıldık. O kadar uzun sürdü sohbet. Türkçe bilmiyordu. Kendi ifadesine göre babası Trablusgarp'ta generalmiş. Tabi Cumhuriyet ilan edildikten sonra onların Türkiye'ye girmesi yasaklanınca Fransa'ya geçiyor, oradan Almanya'ya geçiyor. Almanya'da evleniyor. Babasını tanıyıp tanımadığını hatırlamıyorum ama: “Ben hiç Hıristiyan olmadım. Gene babamın dininde kaldım.” dedi. Daha sonra Türkiye'ye geldi. Bizle Almanca konuşuyordu tercüman vasıtasıyla ama Arabistan da falan kalmış. Altı yedi dil biliyordu.

Kendi ülkende yabancı dil öğrenmek biraz zordur. Dilin olduğu yerde öğrenilmesi lazım. O milletin konuştuğu yere giderse insan daha rahat öğrenir. Ben de bir yaştan sonra Kırgızistan'a gittim. Orada Rusça ve Kazakçayı öğrendim.

Sözler Yayınevi ne zaman kuruldu?

İhtilalden önce kuruldu. Yani 12 Eylülden önce. Ben bırakmıştım o zaman.

Cağaloğlundaki binada mıydınız?

Cağaloğluyla bir ilgim yok. Ben Molla Fenari sokaktaki kiralık yerdeydim. O dört beş katlı binanın nasıl alındığını bilmiyorum.

“HER CEMAAT ÜNİVERSİTENİN BİR FAKÜLTESİ GİBİ”

O zamanki hizmet mekanları oldukça sade, yardım edenler de bir elin parmaklarını geçmeyecek kadardı. Birçok zorluklar yaşanarak bu günlere gelinmiş. Fakat şimdiki hizmetler oldukça genişledi. Rahatladı. Risale-i Nur’a hizmet eden gönüllü insanların sayısı her geçen gün katlanarak artıyor. Hizmetlerin, neşriyatların bu gün geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz? Risale-i Nur hedefine ulaşıyor mu?

Ben şöyle düşünüyorum. Bir Üniversitenin fakültelere tazimi gibi bir durumla karşı karşıyayız... Her cemaati üniversitenin bir fakültesi gibi görüyorum. Yani herkes kabiliyetine göre ayrı bir dalda hizmetini sürdürüyor.

O zaman faklıydı sanki, çok basit şeylerden inkişaflar meydana geliyordu. Bir adam vardı mesela namaz kılmıyordu. Küçük sözleri verdim ona. “Bunu oku.” dedim. Aradan bir zaman geçti. “Okudun mu?” Diye sordum. “Eh işte” dedi. Ben ona: “Bak o risalelerde bir yer var. Şöyle: Bir gün sinnen, cismen, rütbeten yüksek bir adam bana geldi. Dedi ki: Namaz kılmak iyidir ama günde beş defa çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor. O adamın o sözünden bir hayli zaman sonra nefsimi dinledim. Nefsim dahi bana aynı şeyi telkin ediyor. Dedim: “Ey nefis! Her gün he gün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin. Onlar sana usanç veriyor mu? Vermiyor. Çünkü ihtiyaç tekerrür ettiğinden usanç değil belki telezzüz ediyorsun. Kalbimin gıdası, ruhumun abı hayatı namaz neden sana usanç veriyor?” gibi bir hikâye anlatılıyor.” Dedim. “Ağabey sen ezberlemişsin.” dedi. “Yok, benim aklımda kalanlar bunlar. İstersen gel beraber okuyalım.” dedim. Okuduk: “Ben niyetliyim. Ramazanda namaza başlayacağım.” Dedi ve hakikaten başladı ondan sonra da devam etti.

Anlatmak istediğim bu hizmet böyle tek tek başlamış. Şimdiki gibi medyayla Televizyonla veya radyo gibi vasıtalarla değil. Onlarda önemlidir ama bire bir hizmet olunca daha çok tesir ediyor.

Mesela şimdi ilk defa okuyan bir kişi Risale-i Nur'u anlamadığını söylüyor. Ama anlattığınız olaya göre o adam bir defa okumakla namaza başlamış. Nasıl oluyor bu?

Evet, haklısın teke tek programında da dile getirilmişti. Ben onu söyleyen o programcıya mail attım: “Ya sen yalan söylüyorsun, ya da gerçekten Osmanlıca bilmiyorsun. Osmanlıca bilsen manayı harfiyi, manayı ismiyi bilirsin.” Ne demek yani? Her şeyin bir hakiki manası var, bir de mecazi anlamı var. Ortaokul talebesi bile bilir mecazın, hakikinin ne olduğunu. İşin tuhafı Osmanlıca bildiğini iddia ediyor. Ama ben onu tebrik de ettim aynı zamanda.

“Said Nursi Kürtçü müdür?” diye sorulan soruya “Hayır değildir.” cevabını verdi. O hakikati tespit edebilmiş. Ama “Osmanlıca biliyorum dediğin halde Risale-i Nur'u anlamıyorum demen yakışık almadı.” Diye mailimde belirttim. Cevap yazdı. Saidi Nursi yazmış. “Yazısını dahi bilmiyorsun.” diye ikinci maili yolladım sonra. Aradaki tire işaretini bile koyamamış. Kaldı ki Bediüzzamanın “Said-i Nursi” şeklinde hiçbir imzası yok. Hep “Said Nursi” şeklindedir. Ne zaman var? Cumhuriyet tarihinden önce Osmanlı döneminde Said-i Kürdi lakap olarak var. Çünkü o zaman öyle anılıyordu insanlar. O diyardan geldiği için “Kürdi” lakabı verilmişti. Tabi bu gibi şeyler kasıtlı yapılıyor.

Şimdi bayağı güzel gelişmeler oluyor birçok komşu devletle protokoller imzalanıyor. Birkaç devlet için vizeler de kaldırıldı. Dış Politikadaki bu gelişmeler hakkında neler düşünüyorsunuz?

Ben dış politikadan fazla anlamam. Gerçi altı sene Kazakistan’da kaldım. Dünyanın birçok yerine de gittim. Avrupa, Almanya, Hollanda, Belçika... İki defa arabamla Bulgaristan üzerinden Yugoslavya'yı, Avusturya'yı gezdim ama politika pek ilgi alanım değil.

Bediüzzaman Hazretleri ellili yıllarda Türkiye- Irak- Pakistan ittifakını çok güzel karşılamış. Menderese mektup yollamış. Şu an birçok insan “eski Osmanlıya dönüş mü oluyor?” Diyor. Bazı ileri gidenler de “İslam Birliği mi oluyor?” Diye fikir beyan ediyorlar. Az evvelki soruyu bu açıdan sorduk aslında…

İnşallah olur da… Yalnız Sento paktının kurucularının akıbeti normal bir ölüm değildi. O kadar basit değil demek istiyorum.

Risale-i Nur hedefine ulaşmış mı sorusuna gelince aynen bir üniversitenin fakültelere ayrılması gibi. Bazı katı düşünceler de diğer guruplarda yumuşamaya başladı.

Acaba her cemaat içinde diğerleriyle ilgili yanlış bilgiler verildiği oluyor mu sizce?

Mutlaka oluyordur. Hatta bırakılmıyoruz, bırakmıyorlar. Veyahut şeytan sürekli bizi didikliyor. Neden Üstat İhlas Risalelerini on beş günde bir defa okumayı tavsiye ediyor? Tabii ki biz buna riayet etmediğimiz zaman şeytan bir yerden yaklaşacak. Bakıyorsun en sevdiğimiz arkadaşımıza düşman kesiliyoruz. Ya da en düşman gibi görünenlere dost olabiliyoruz.

Neden?

Çünkü Yirmi İkinci Mektup’ta denildiği gibi: “Bir gemi de dokuz cani bir masum bulunsa o bir masumun hatırı için o gemi batırılamaz.” Prensibine uymuyoruz da ondan başımıza bunlar geliyor. Yani bu misali ölçü alırsak… Bir Müslüman’ın da dokuz kusuru varsa bir tane güzel hasleti için ona kötü nazarıyla bakmamak gerekirken, biz tam tersine dokuz iyilik bulunan birinin bir kötü hasleti yüzünden düşmanlık ediyoruz. Bunlar şeytanın işidir.

Fakat şimdilerde bu düşünceler kırıldı inşallah değil mi? Artık cemaatler birbirlerine methedici nazarla bakıyor... Mesela ağabeyleri de hep bir arada görüyoruz...

Şöyle bir konsensüs var sanıyorum. Bu daha da ileri götürülebilir. Mesela tek elden neşriyat yapılsın. Almancası, İngilizcesi, Rusçası... Hepsinden bir heyet bulunsun. Her guruptan heyetlerin ortak meşveretiyle, bir elden neşriyat (Risale-i Nurların neşri) yapılsın. Ne kadar güzel olur.

Sizce bu mümkün müdür?

Olabilir. Neden olmasın ihtiyaç da var yani. Mesela ben Yurt dışı hizmet komisyonundaydım. İCBA diye bir dernek kurduk. “Kültürler arası köprü derneği” İngilizcesi açılım yapmadan İCBA oluyor.

Dernek toplantılarının birinde “ne yapabiliriz?” Dedik. “Madem uluslar arasında köprü derneğiyiz. O zaman Mecusi, Yahudi, Hıristiyan bizim için fark etmez” dedik. “Tabiat Risalesini İngilizce basalım. Önce turistlere dağıtma amacıyla aramızda para toplayarak bin tane basalım üzerine de İCBA diye adresimizi yazalım.” Şeklinde bir karar aldık. Bunu Köprü derneğinin başkanı Hakan Yalman bir makale olarak yazdı. Ardından bir vatandaş telefon açtı: “Bin Euro’luk da benim adıma basın.” Başka bir vatandaş da: “Bin beş yüz Euro’luk benim adıma da basın.” derken şu an kırk bine çıktı tabiat Risalesinin basımı. Bu arada Rusça'sını da basacağız inşallah.

“7 MİLYAR TABİAT RİSALESİ BASIP DÜNYAYA DAĞITACAĞIZ”

Şu anda yapıyorsunuz bu hizmetleri değil mi?

Evet. Hatta hedefi daha da büyüttük. Dünya nüfusu ne kadar? Yedi milyar... “Yedi milyar tane tabiat risalesi basalım” diyoruz. On Ekim’de de Müslüman Uygurlarla bir toplantı yaptık. Çin'deki katliam sebebiyle bir nezaket ziyareti yaptık. Onlar Uygurca Tabiat Risalesi istediler. “Bize verin biz dağıtırız. Biz size talebe verelim yetiştirin.” dediler.

Hatta orada birisi: “Ben hapishanede tanıdım Risale-i Nurları.” dedi. Genç bir Uygurdu. Fakat Türkçe konuşuyordu: “Euzubillahimineşşeytani vessiyaset” cümlesini okuduğum zaman pek anlayamadım, fakat Üstadın: “Siyasi muhalifini dindar olduğu halde, onu dinsiz addedebilir, dinsiz bir siyasetçiyi de dindarmış gibi telakki eder” manasındaki cümleleri açıklandığı zaman o kelimeyi anladım.” Dedi.

Mesela ben Kazakistan'a ilk gittiğim zaman otelde sabah ezanı okunduğunda namazı nerede kılacağımı düşünürken otelin yakınlarında ezan sesinin geldiği yere doğru yürüdüm. Baktım bir cami var. Camide Uygurlar var. Onlara: “Öncelikle sizi tebrik ederim. Buralarda ezan sesini duymak insanı rahatlatıyor.” dedim. Sonra o kardeşliğimiz, samimiyetimiz devam etti.

Kazakistan'a hizmet için mi gittiniz?

Yok, iş için gittik. Ama yine de bir şeyler yaptık gibi geliyor bana hizmet adına. Çünkü bir Türk köyüne gittim. “Selamünaleyküm” dedim. Onlarda bana: “Selamünaleyküm” diye karşılık verdiler. Yani “Aleykümselâm” demediler. Ben dedim ki: “Neden böyle yapıyorsunuz?” Şimdi Rusça da bizdeki gibi Iraspeti, ıraspeti... Merhaba, merhaba...

O köyde de Erzurumlu bir hoca var. Yirmi beş yaşlarında, sakallı o da. Yedi sekiz senedir o köydeymiş. Dedim “Hocam bu insanlar selam almayı bilmiyorlar. Sen burada ne iş yapıyorsun?” “Dini öğretiyorum.” diye cevap verdi. “Dini Öğretmeye önce Selamdan başlasan daha iyi olmaz mı?” dedim. Tabi biraz konuştuktan sonra neyin ne olduğunu kendisi çözdü. El Ezher Üniversitesinden mezundu. O gün öğle namazını kıldık. Gene Hoca Efendi imam oldu. Orada köyün yerlilerinden aynı zamanda pehlivan olan birisi bizi videoya kaydetmiş. Ben gittikten sonra da hocayla münakaşaya girmiş. “Bu adam mühendis... Bize Selam alıp vermeyi, beraber namaz kılmayı gösterdi. Sen sekiz senedir burada hocasın. Bir defa namaz kılmayı bize göstermedin. Ben bundan sonra o mühendisten ders alacağım.” demiş. Sonra biz bir iki görüşme yaptık. Adam tövbe etti. Namaza başladı. Terekemeydi kendisi. Ağızka Türklerindendi...

Bir gün o Pehlivanı ziyaret edeyim dedim. Giderken yolda birisi ile karşılaştım, bağlama var yanında. O'na “Bunu çalmayı biliyor musun?” diye sordum. “Biliyorum.” dedi. Çaldı. “Nereden öğrendin?” dedim. Bir mızıka okulundan öğrenmiş. Zaten orada her mesleğin bir okulu var. “Nereye gidiyorsun?” dedim. “Falanca köye” deyince “Ben de oraya gidiyorum, Pehlivanı görmeye.” dedim. “O benim dayımdı. Bu gün kırkı var.” dedi. Meğer vefat etmiş, pusu kurmuş, öldürmüşler.

Dünya şampiyonu bir pehlivandı. O köyün hamisiydi. Gittik. Ailesi ağıt yakıyordu. Babası ağıt yakıyor, kardeşleri ağıt yakıyor. Onlara: “Ağıt yakmayın. Bakın o tövbe etti. Dinine döndü. Günahsız gitti inşallah. Geri getirme şansınız yok. Bundan sonra ona sadece dua edin.” Dedim. Babası benim yaşımdaydı. Ona “Sen de oğlunun yaptığını yapsana. Niye yapmıyorsun?” dedim. “Biz yetmiş senedir böyleyiz.” diye cevap verdi. “ya artık böyle değilsiniz işte. On senedir kominizim yok.” gibi telkinlerde bulundum.

Oradaki mescitlerde, camilerde bazı şeyler yaptık. Bir tane Rus kızı vardı. Müslüman olmuş. “İslamiyet’i kimden daha rahat öğrenebilirim? Herhalde Müslümanlardan öğrenebilirim” diyor. Bir Müslüman’la evleniyor. Bu da işin kötü tarafı tabi… Bir gün geldi: “Ben bu gün boşanıyorum.” dedi. “Neden?” dedim. “ Kocam İslamiyet’i bilmiyor. Namaz yok, abdest yok, oruç yok. Ben bununla evli kalacağıma Rus'la evlenirim. Ona dinimi öğretir, Müslüman olmasına vesile olurum.” dedi. Ve boşandı kocasından.

Bizim gittiğimiz yıllarda eski bir cami vardı. İhtiyarlar vardı. Çizmeyle camiye geliyorlardı. Abdest var mıydı? Bilmiyorum. Ayaklarını uzatıp yatanlar vs... Ama İslamiyet tekrar hızla yayıldı ve orada büyük bir cami daha yapıldı. O caminin süslemesi de bize nasip oldu. En son gelirken kırk tane cami olmuştu. Tek camiden kırk camiye... Çeçenler cami yaptırdı, Araplar cami yaptırdı.

Cemaat nasıldı?

Cemaat müthişti. Çoğu gençler. Her türlü cemaat buradan gidip orada hizmet yapmaya çalışmış. Doğru İslamiyeti, cami adabını öğrenmeye başlamışlar. Zaten öğrenmeye de çok müsaitler. Çünkü orası daha önce İslam yeri olduğu için, zaten Üstad da diyor: “Rus da dinsiz kalamaz.”

Mesela her şey serbest… Devlet okullarında başörtüsü serbest… Türk Okulu var. Türkiye'den başörtülü bir kız gelmiş: “Belki orada okuyabilirim” diye. Gittim. Götürdüm. “Başını açarsa kayıt yaparız.” dediler. Sonra Kazak Üniversitesine gittim. Durumu anlattım. “Biz de başörtüsü sorunu yok.” dediler. Amerikan Üniversitesine gittim. Orada da “Yok” dediler.

Ben bir taksi tutup gitmiştim. “Burada bir işim var bekle.” dedim taksiciye. İşim uzun sürdü. Baktım taksi gitmiş. Tekrar taksi durağına gidip: “Neden beklemedin?” diye sordum. “Ağabey böyle çok yapıyorlar. Bir kapıdan girip arkadan çıkıyorlar. Sen de öyle yaptın zannettim. Bekledim sen gelmeyince gittim” diye cevap verdi. “Al şu paranı.” dedim. “Hangi millettensin?” dedi. Yani böyle şeylere alışkın değiller. Hep çalmaya, çırpmaya, dolandırılmaya alışmışlar.

Gene bir Ramazan günü işim vardı. Bir şoför tuttum yanıma. Benim araba arızalıydı. Şoföre adını sordum. “Yakup” dedi. Azeri’ydi. “Manasını biliyor musun?” “Bilmiyorum.” dedi. “Kaç yaşındasın?” dedim “Yetmiş.”dedi. “Daha kaç sene yaşamayı düşünüyorsun? Bir Yetmiş sene daha yaşama şansın var mı?” dedim. “Yok” dedi. “On sene?” “Bilmem.” dedi. “Beş sene?” “Bilmem” “Bir sene?” “Bilmem” dedi. “Peki sen Müslüman’ım diyorsun ama namaz kılmıyorsun, oruç tutmuyorsun. Nasıl olacak? Bu işe bir çare bulmak lazım.” dedim. “Ben iş işliyorum.” dedi.

“Ben de iş işliyorum. Bak sen şoförlük yapıyorsun beni oradan oraya götürüyorsun. Görüyorsun o işçilerin halini. Hava muhalefeti olsun, çamuru vs. olsun. Ama ben vaktinde namazımı kılıyorum. Orucumu tutuyorum. Çünkü bu saatten sonra yaşama şansım olup olmadığını bilmiyorum. Korkuyorum.” Dedim. “Allah'tan senin araban tamir olmadı.” dedi. “Neden?” dedim. “Çünkü senin yanında rahatım.” dedi. Ramazanın son günleriydi oruç tutmaya başladı. Evi camiye yakındı. Namaz kılmayı öğrendi. Ona: “Bir gün camiye gel bak. Yanındakinin yaptığını yap. Allah senin kalbini biliyor. Yeter ki bir Rabbin huzurunda olduğunu düşün. Dua et o affedicidir.” dedim. Yani bunun gibi çok güzel neticeler oldu.

İki sene önce tekrar gittim. Orada İCBA bir dershane açmaya çalışıyor. Dr. hakan Yalman’la beraberiz. Geleceğimizin son günüydü. Caminin avlusunda kazak bir talebe telefonda Türkçe konuşuyordu. Konuşması bitince yanıma geldi ve “Ağabey adın Ali Özen değil mi?” diye sordu. “Evet. Nereden tanıyorsun beni?” dedim. “ Ben senin ofisine geldim. Orada Bediüzzaman'ın resmini gördüm. O zaman merak edip sormuştum. Sen de bana onu tanıtmıştın. Ben şimdi Konya İlahiyatta okuyorum.” dedi. Hakan da şaşırdı. Az değil ki altı sene yani. Çok büyük de değil orası. İki milyon nüfusu var. Ama tekrar gittiğimiz zaman tanıyamadık. Çok değişmiş. Bir anda gelişmiş. O talebeyle irtibatımız hala devam ediyor. Geçenlerde umreye giderken aradı “Sana dua edeceğim” falan dedi. Önümüzdeki yıl okulu bitiyor. Tekrar Kazakistan'a dönecek. Onunla orada bir dershane açmayı düşünüyoruz.

Diğer cemaatlerin de orada hizmetleri var değil mi?

Evet var. Mesela Sungur ağabey cemaati orada üç katlı güzel bir bina yapmışlar. Biz orada kaldık zaten. Daha önce de Sungur ağabeyin orada birkaç tane dershanesi vardı. Bütün cemaatlerin var yani. Sami Efendinin hizmetleri var. Orada Prof. Dr. Ali Özerk’le karşılaştım. Ona: “Senin ismini Risalelerde gördüm.” dedim. “Risalelerde adını gördüm. Bu sebeple çok sıcak bakıyorum sana. Bana Bediüzzaman hakkında bilgi verir misin?” dedim. “Çok değerli bir zat kendisi.” dedi. Yani bu şekilde her türlü hizmetler devam ediyor. Biz de karınca kararınca ne yapabilirsek…

Röportaj Haberleri