Bizi neden rahat bıraktılar ve bırakıyorlar?

Afife ARTIK

Emirdağ Lahikası Müzakerelerinin 21.sinde pek çok mektublar tedkik edildi ve çok konular hakkında müzakere edildi. Fakat bu mektublardan biri insanın beyninde şimşekler çaktıracak mahiyette idi.

Emirdağ Lahikası 2’nin 26.mektubu (erisale) gizli bir entrikayı gözler önüne seriyor. Öyle bir entrika ki memleketimizde bugün bile bilenleri çok değildir. Nur Talebeleri haberdardırlar fakat bugüne yansımaları ile ve kılık değiştirmiş hali ile ne kadar mücadele edilebildiği tabiri caiz ise şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gereken bir konudur.

Tarihçilerin ayrıntılarını inceledikleri ve yakın dönemde ortaya koydukları meselenin özeti budur:

Lozan’da (adına antlaşma diyemeyeceğimiz bir şeydir), Türk murahhasalar hey’etine sokulmanın yolunu bulan Hayim Naum (Türk hey’etinin danışmanı olmuştur) önceden İngiliz murahhas hey’eti başkanı Lord Gürzon (Curzon) ile bir anlaşma yapmıştır. Gürzon’a teklifi budur ki: “Siz Türklerin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslamiyet’i ve İslamî temsilciliklerini, ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüd ediyorum.” Yani; evlerini onlarda bırakın ben o evin maneviyatını, huzurunu, ahlâki değerlerini çekip alacağım demeye getiriyor.

Naum (Nahum) bunu yapmazdan evvel de Amerika’da ciddi bir hazırlık yaparak kendini Türklere dost göstermiştir. Türklerin lehinde bir dizi konferanslar vermiştir. Adeta onları yere göğe koyamamıştır…(eskiden söylenen –bunu yazmak ne hoş (eskiden olduğunu yani)- anttaki ifadeler geldi hatırıma Türküm doğruyum, çalışkanım…..ahhh öyle bir yara açmışlar ki tabib ellese azacak cinsten. Türk olmanın bizi otomatik olarak çalışkan ettiği hissine öyle kapılmışız ki rehavetimiz ayyuka çıkmış.

Bu memlekette, Türk dostu zannedilen(!) Hayim Naum bunlarla da kalmayıp sahaya imiş, Ankara’ya kadar gelerek bir nabız yoklaması yapmış ve kendi emellerini gerçekleştirmeye kendinden daha hevesli iki muktedir ile de görüşmüştür. Bunlardan biri olan İsmet Paşa Lozan’da Türk murahhas hey’eti başkanı olarak zaten onlara bu teminatı vermiş ve Türklerin mazisindeki ruh ve mukaddesatından ayrılması, “dinin öldürülmesi”, Türk milletinin İslamî gelenekten ayrılması hususundaki azmini göstermiştir.

Bu mektubda daha bir kısım ayrıntılara yer verilmiş.

Peki bugün ne oluyor?

Çoğumuz kendi hayat standartlarımızı yükseltmek, yaşam alanlarımızı genişletmek, dünyanın rahatı için gerektiğinde dini mukaddesatı feda etmek, milliyetçiliğin bir küçük numunesi olan kendi akrabamız veya cemaatimiz için “diğerleri” olarak gördüklerimizin hak ve hukuklarını çiğnemek noktasında değil miyiz? Bizden olmayanın gıybetini adeta kendimize helal etmiş gibiyiz…

Halbuki “hak, hukuk, hürriyet, yekdiğerine zarar vermemek ve diğergamlık” bizim dinimizin kökleri ve esasları değil mi? Kur’anın dört esasından biri “adalet” değil mi?

Evet Hayim Naum bilmiyorum kaç kere gelmiş vatanımıza fakat burada öyle işbirlikçiler bulmuş ki onlar onun misyonunu devam ettiriyorlar. Şimdi birilerini düşman belleyenlerin “evet evet işte bizim karşımızdakiler onlardır” dediklerini duyar gibiyim… öyle mi?

Düşmanımız bellediklerimiz hakiki düşmanlarımız mı???

Rabbimiz “sizden bir grup diğer gruba düşmanlık etmesin” diyor. Ve hakiki düşmanımız bizim birbirimizin üstüne gidişimizden neş’e duyuyor olmalı.

İşârat-ül İ’caz’da harika bir misal vardır. Hatırımdaki kadarıyla diyeceğim: bir adam hasmını düşünür kızar kızar, sonra öyle coşar ki sanki düşmanı karşısındaymış gibi ayağa kalkar ve direk ona hitaben bağırmaya başlar… işte şu an o gibi bir haldeyim.

Yazarlara sormak lazım bu gibi coşkun hisler zamanında durulmayı mı beklemeli yoksa bu heyecanlar tam da yazılması gereken zamanlar mıdır?

Ne yapayım kısa bir yemek arası beni durultamadığına göre devam edeyim.

Bu 26. mektub Büyük Doğu’nun Yirmi dokuzuncu sayısında olan bir makaledendir. Bu sayı 6 Ekim 1950 tarihli olduğuna göre iktidarda olan Demokrat Parti’yi uyarmak ve Risale-i Nur’a ve müellifine ve talebelerine yapılan zulmün hakiki sebebini bildirmek için ve onları bu dessas plana karşı uyarmak amacıyla gönderilmiştir. Haberdar etmek için size gönderiyoruz diye bir not vardır mektubun başında. 

Malumdur ki bazen bir hükümetin başlattığı zulmü peşinden gelen de sürdürür. İşte Risale-i Nur’a ve onunla ilgili olan herkese yapılan zulmün haksızlığını ve asıl meselenin ne olduğunu bu vesikalar ortaya koymaktadır.

Bu mektubu okurken Üstadın tavsiyesini de gözden kaçırmamak gerek :”telaş etmemek ve meyus olmamak.” Zira insan bu mektubu okuyunca bu memlekette birbirine düşmanlık eden her kim var ise onlara bunu haykırmak istiyor. “Durun! Hakiki düşman bu memleketin evlatları ve aralarında bulunan masumlar değildir…”

Hakiki düşmanı tanımak, perde arkasındaki oyun kurucuyu teşhis etmek ve oyuna gelmemek mü’minin ferasetinin gereği….

Şimdi yaşadıklarımız ise geçen gün yolda bir gençten işittiğim bu haykırışı netice verdi ne yazık ki … ifadeyi yazamayacağım Müslümanlığa küfür ediyor idi[i]… evet artık iş o denli  çığırından çıktı dine uzak olanlar İslama uzak duruşumuz haklı imiş der oldular. Kutsallar günlük kavgalara malzeme edildi. Kutsalları kullanmamak hassasiyetini elbette kutsallara ziyade hürmet edenlerden beklerdik. Elindeki Amme cüzünü başına gelen darbeyi önlemek için siper etmemek...

Sükunetle, adalet-i mahzayı esas almak var iken masumları mazlum etmemek…

Evet bugün vatanımızın (Elbette Türkiye demek de bir zulümdür, sadece Türkler yok ki bu topraklarda) Mısır, Suriye ve benzeri memleketler gibi olmaması bir açıdan Risale-i Nur’un bir kerametidir. Sadaka gibi belayı def ettiğinden muhafaza altındadır.

Bir yandan bu da hatırımıza gelebilir ki “onların menfaatine o denli dokunacak bir halimiz yoktur ki o kadar ilişsinler. Çoğumuz onlar gibi yaşamıyor muyuz? Bize sundukları dünyayı bilerek ve severek almıyor muyuz? Bize gösterdikleri hedefleri kendimizin sanmıyor muyuz? En acısı da birbirimizle boğuşmuyor muyuz!!!

Bediüzzaman’ın Hücumat-ı Sitte Risalesinde Kur’an hizmetkarlarını ikaz ettiği (sadece Nur Talebelerine hitap değildir, Kur’an’ın talebeleri ve hizmetkarlarına hitaptır) altı madde adeta Hayim Naum’un dessas şahsında temessül etmiştir. Bir mü’mini imandan ve Kur’andan kopartmak için, en azından kutsal bildiklerine muhalif hareket ettirmek için kullanılan yollar burada izah edilmiş ve geçmişte de bugün de bunlar kullanılmaktadır.

Bu milletin din ile bağlarını kesmek için kullandıkları şeytanî desiseleri Bediüzzaman 29. Mektubun Altıncı kısmında ifşa etmiştir. Ve onlara karşı uyarmıştır.

Bugün kaç kişi hak bir sözü söylemeden evvel kendi içinde bir şeyleri kaybetme ihtimalinin hesaplarını yapmamayı başarabilmektedir? Ve sadece birilerinin nefretini üzerine çekmemek için susanlar az mıdır? Ya da korktuğu için..

Hakkın hatırını âli tutmaya gayret edenler ise “neden bize tarafgir değilsin” diye birbiri ile kavga eden tarafların hücumuna uğramakta…

Evet burada Üstadımızın vasiyeti yine arz-ı endam ediyor. Medresetüzzehra’nın Risale-i Nur Talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar…maddi manevi her şeyden feragat mesleğimden ayrılmasınlar.

Maddi ve manevi her şeyden feragat etmemek ise birileri tarafından bir noktada hapsedilmek anlamına geliyor.  Hür olmamak, koruması gerekenleri muhafaza için her şeyi hatta mukaddesatı gerekirse feda etmek. Feda etmese bile öncelik sıralamasında mukaddesatın geri sıralara düşmesi.

Ben sadece bu mektubun ve hakkında konuşulanların hatırıma getirdiklerini paylaştım yakıcılığına çok değinmedim. Öyle “hep beraber halimize ağlayalım” tavrına girmek de istemedim. Bu hale zamanında milyon gözler ağlamışlar. Ve bizim şimdi hakkıyla ağlayamayışımız bu dessas planın izlerinden biridir belki. Hele bu gibi planların suret değiştirerek devamına karşı körlüğümüze ne demeli?

Bu duruma rağmen Bediüzzaman çok müjdeler veriyor bize ve bu planın düşünüldüğü gibi işlememesi sevindiricidir; Kur’anın manevi bir mucizesi olan Risale-i Nur’un kerametidir.

Bu topraklarda dinden uzak ve dine düşman ne kadar bizim insanımız varsa bu dessas planın bir mağdurudur diyebiliriz. O zaman, düşmanlık değil şefkat ederiz. Evet görünüşte kendi hür iradesi ile tercih tapmıştır fakat tepeden inme dayatmaların, önemsediği büyüklerinin yanılgılarının, bilinçlice bilinç altına küçükten işlenenlerin ne kadar farkındadır ki? Bunları sorgulamadan alıp şartsız kabul ettiğinin ne kadar bilincindedir?

Hele milliyetçilik zehiri o denli ince işçilikle ve öyle süslü püslü kağıtlara sarılarak servis edilmiş ki dindarları bile tesiri altına almış. “benim cemaatim doğru, gerisi yanlış” noktasına kadar getirmiş. Kimleri? Omuz omuza verip çalışmaya çok muhtaç olduğunu her gün hatırlaması gerekenleri ve tek başına azınlıkta kalırsa muvaffakiyetsizliğe düşeceklerini her gün hatırlaması gerekenleri bile….

Evet cemaatlerimiz arasında hakiki bir tesanüd ve yardımlaşma olmayıp meşrep ve meslek farklılıklarının ihtilafa[ii] sebeb olması az bir tahrip midir? Bir nevi asabiyet değil midir? Ve bu memlekette birbiri ile kavga eden ne kadar insan var ise altından hep asabiyet (milliyetçilik) çıkmıyor mu? Birbirimize “benim ailem senin ailenden soylu” demenin anlamı nedir?

Elbette teşrik-i mesai ve iştirak-i amal aynı işi yapan, bir cemaatte bulunanlar arasında olduğu gibi cemaatler arasında da olur ve kader planında zaten vardır. Her biri bir vazife ile tavzif edilmiştir. İhlastan sonra en büyük kuvvet olan tesanüd ise bütün müminler iledir. Uhuvvet-i İslamiye de bütün Müslümanlar iledir. İnsaniyeti sebebiyle de bütün insanlarla irtibatımız vardır. Bir mü’min için kainatta “öteki” diyebileceği bir şey var mı?

Bu mektub elbette siyaset bilimciler, sosyologlar, tarihçilerin inceleme alanıdır.

Nur talebelerinin büyük entrikadan hükümeti haberdar etmeleri de üzerinde düşünülecek bir konudur.

Bir diğer konu da Bediüzzaman’ın kırık küsür sene evvel bir Hadis-i Şerif’in verdiği haberi beyan ederken yaptığı izahların tam da bu gerçekleşen hadise ile örtüşmüş olmasıdır.

Dikkate alınacak bir husus da, Bediüzzaman’ın mektublarında dessas ve düşman şahısların isimlerine yer vermemesi, desiselerden ziyade o desiseleri tard edecekleri zikretmesidir.

Bu haftaki bereketli müzakere, hakkında onlarca yazı yazılmayı hak ediyor. Müzakereden sonra aklımda cevelan eden onlarca konu ve yazıdan temayüz eden bu oldu. Katılımcıların zihninde belki de binlercesini yazmıştır.

Bediüzzzaman’ın nefsim de kalbim gibi kabul etmiş ki; berzahtaki evliyalar temessül edip helva baklavaları hizmet-i imaniyeye hürmeten verseler, yine onların ellerini öpüp kabul etmemek ve uhrevi bâki meyveleri dünyada fani surette yememek… dediğini müstakil bir yazıda tefekkür etmek temennisiyle…

 

[i] Hem ilginç hem de direk Müslümanlığın kendisiyle o gencin bir problemi olmadığının ifadesidir ki “onların Müslümanlığı” diyordu. Yani esasen konu Müslümanlığın kendisinin kötülüğü değil, bir grubun Müslümanlığı temsildeki veya yaşamadaki tavrına eleştiri idi. Her grubun ayrı bir Müslümanlığı varmış algısı elbette doğru değil. Milliyetçilik tarzında ve tarafgir tavırlar ise ne yazık ki bu hissi uyandırıyor…. İslamiyet ve İslamî temsilcilik grupların menfaatinin, güç ve kuvvetin arkasında mı kaldı??? 

[ii] İhtilaf, en büyük düşmanlarımızdan değil mi? “Aman yolumuz kesişmesin” diyeceğimiz, bir mü’min kardeşimiz midir, ihtilaf mıdır?

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.