Bizi bekleyen parlak istikbal

Abdulkadir MENEK

Kürt Meselesinde, çok zor ve çok sayıda muzır manisi olan hayırlı bir sürecin daha başlarındayız. Türkiye, bu kanı durdurursa, hem bölgesel ve hem de küresel ölçekte çok daha önemli bir konuma gelecek ve çok daha büyük roller üstlenebilecek. Türkiye’nin potansiyeli, jeo-politik konumu ve tarihi tecrübesi bu duruma çok müsaittir.

Fakat öncelikle iç barış ve huzur, her şeyden daha önemlidir. Çünkü öldürülen gençlerin, anne ve babalarının acısını ölçmek veya tahmin etmek mümkün değildir. Bu gözyaşları hiçbir şeyle ölçülemez. Kırk bine yakın evladını bu kanlı sürece kurban eden bir Türkiye’nin bu derin yarasını tamir etmek ve iyileştirmek için, vatanını seven her insan, samimi bir şekilde görevini yapmak zorundadır. Bu yaranın daha da derinleşmesini engellemek, uzun bir zaman alsa bile iyileşme sürecine geçmesi için gayret sarf etmek veya en azından bu sürece mani olmamak, bu ülkede vatanını seven, huzur ve kardeşlikten yana olan, insaf ve vicdan sahibi her vatandaşın en önemli görevleri arasındadır.

Yine bu barış sürecinin başarı ile sonuçlanabilmesi için, komşularımızdaki durumun de önemli oranda etkileyici olduğunu gözden uzak tutmamamız gerekir. Suriye’de çok kanlı olaylar devam ediyor. Her gün, çok hazin ve yürek kanatan katliam haberlerini almaya devam ediyoruz. Dünyadaki duyarsızlık ve tepkisizlik de, bir başka hazin durum. Türkiye’nin bu konudaki gayretleri ve çırpınmaları da şimdilik kâfi gelmiyor.

Son zamanlarda Suriye’de bulunan ve PKK ile yakın ilişkilerde olduğu ifade edilen PYD de bu kanlı sürecin önemli bir aktörü haline geldi. PYD, Suriye’nin kuzey bölgelerinde ve Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı sınır bölgelerinde, alan hâkimiyeti elde etmek için Türkiye’nin de BeşarEsed’e karşı desteklediği muhalif güçlerle çarpışıyor ve bazı yerlerde de önemli başarılar kazandığına dair haberler alınıyor.

Suriye’den Türkiye’ye giriş yapan bazı kişilerin, Cilvegözü Sınır Kapısında gerçekleştirdikleri ve on dört kişinin ölümü ile sonuçlanan eylemin de perde arkasını mutlaka ortaya çıkarmak gerekir. Bu hadisenin, başlayan bu barış sürecini sabote etmek için gerçekleştirilmiş olma ihtimali, diğer bütün ihtimallerden daha kuvvetli görünüyor. Defalarca ifade ettiğimiz gibi, Kürt Meselesini çözmüş ve iç barışı sağlamış bir Türkiye’nin, İslam Dünyasında üstleneceği büyük ve önemli roller, bazı çevrelerin tabir caizse ödünü koparıyor.
Yine Türkiye’nin Irak merkezi hükümeti ile ve özellikle Başbakan Maliki ile ciddi sorunları bulunmaktadır. Bu konuda da önemli bir gerginlik var ve bu durum siyasi ve ticari ilişkilere de büyük ölçüde yansıyor. 

İran ile olan sorunlarımız, bütün kardeşlik gayretlerine rağmen, yüzyılların ötesinden bugüne kadar, iniş ve çıkışlarla, fakat hiçbir zaman bitmeden ve istenilen düzeye yükselmeden devam ediyor. İran Türkiye’nin İslam âlemi üzerinde ağırlıklı bir konuma geçmesini Şii gelenekten kaynaklanan bir taassupla istemiyor. Osmanlı Devleti ile de, bu konudan kaynaklanan problemleri, bütün tarih boyunca devam etti. İran, Suriye’nin mevcut yönetimini bunun için destekliyor, Türkiye’nin İslam alemindeki ağırlığının artmasını istemiyor ve Kürt Meselesinin de tamamen çözülmesi konusunda da isteksiz davranıyor.

Rusya, sorunlarını çözmüş ve Orta Asya’daki Türki Cumhuriyetleri üzerinde etkinliğini ve ağırlığını artırmış bir Türkiye’yi, kendi çıkarları için elbette istemez ve bunu engellemek için de elinden geleni yapar. Zaten Rusya’nın Osmanlı Devleti ile başlayan ve Türkiye ile de devam eden esas sorunlarının başında, bu önemli konunun, perde arkasındaki en önemli etken olduğu konusunda bir şüphe olduğunu zannetmiyorum. Rusya’nın Suriye’de BeşarEsed’i desteklemesi ve silah sevkiyatına devam etmesinin arkasındaki en önemli etken bence budur.
Avrupa ülkeleri arasında da, iç barışı sağlamış, güçlenmiş, İslam dünyasında liderliğe yükselmiş, dünyada etkinliğini ve ağırlığını arttırmış bir Türkiye’yi istemeyen ülkelerin sayısı da bir hayli fazla. Yani bu Kürt Meselesinin barış zemininde bütünüyle çözülebilmesi için etkili olabilecek etkenler bir hayli fazla ve bütün bu karmaşık ilişkiler ağında, sağlam ve kalıcı bir barışı yakalamak da hiç de kolay değil.

Aslında meseleye bir de İslami açıdan da bakmak gerekir. İslamiyet’te barış esastır ve barış için de bütün kapılar zorlanmalıdır. İslam tarihi ve Peygamber Efendimizin(ASV) hayatı dikkatle incelendiği zaman, bu husus apaçık bir şekilde görünecektir. Çünkü İslamiyet’in hakkaniyeti ve rahmet ciheti, ancak barış ortamında net ve aşikâr bir şekilde görünmektedir. Hudeybiye Antlaşmasının bu cihette çok özel bir öneminden bahsetmek mümkündür.

Hazret-i Ömer (RA) gibi bir Raşid Halife’nin antlaşma metnine Peygamber Efendimizin attığı ‘’Abdullah oğlu Muhammed’’ imzasına gösterdiği tepki ve metnin yazımında kâtiplik görevi yapan Hz. Ali’ni(R.A.) bu tabiri yazmakta isteksiz davranması gibi hususlar göz önüne alındığında, Efendimiz’in (ASV) başlangıçta taviz gibi algılanabilen bir metne imza atmasının, neticede ne kadar büyük hayırlara vesile olduğu, daha sonraları ortaya çıkmıştır.
Şüphesiz barış savaştan çok daha hayırlıdır. Savaş tabiri, belki bazılarını sevimsiz gelebilir. Kendilerine göre elbette haklılık payı da vardır. Konunun asayişin temini, uluslararası hukuk terminolojisi gibi diğer bazı cihetleri de göz ardı edilemez. Fakat uçakların, tankların, topların, tüfeklerin, her türlü teknolojik savaş araç ve cihazlarının kullanıldığı bir ortama uyacak en uygun tabir herhalde ‘’savaş’’ olmalıdır.

Kanın, öldürmenin ve asayiş problemlerinin olduğu yerde huzur olamaz. Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, ‘’Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumî, aff-ı umumî ve ref-i imtiyaz lâzım. Tâ ki, biri bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın.’’ (Divan-ı Harbi Örfi, sayfa; 39) Bu ülkede bazı insanlar kavga ortamından ve imtiyazlardan çok nemalandı. Artık bunları geride bırakarak, nifakın önüne geçmemiz gerekir.
Barış ve huzur ortamında, kardeşliği tesis ve takviye eden bağların daha da kuvvetlenmesi ve iyice tahkim edilmesi için de çok daha hayırlı hizmetlere uygun bir zemin temin edilmiş olacaktır. Belki de Hafız-ı Şirazi’nin"İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir"(Mektubat, 258) sözünün hakikati çok bariz bir şekilde bu ülke insanlarının hayatına yansımış olacaktır.

İslam âlemi ve Türkiye, her şeyden önce sağlam ve kalıcı bir barışa şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Türkiye, belirlediği hedeflere ulaşmak istiyorsa, öncelikle kendi içindeki bütün problemlerden kurtulmak zorundadır. Bu problemleri de bertaraf etmek için, en güzel ve komplikasyonları olmayan seçenekleri tercih etmelidir. Dökülen her damla kanın, öldürülecek her insanın, bırakacağı yan etkiler mutlaka olacaktır. Önemli ve öncelikli olan hususun insanları yaşatmak olduğunu herkes bilmelidir. Yetmiş beş milyon insanın ‘’işte benim devletim’’ diyebileceği bir hedefe mutlaka ulaşmalıyız. Bu hedef, ekonomik ve siyasi bütün alanlara şamil olmalıdır.

Asayiş ve huzur ortamında yapılacak hizmetlerin ve atılacak adımların, istenilen maksada çok daha büyük hizmetlerde bulunacağı ve bu ülkede yaşayan yetmiş beş milyon insan arasında barış ve kardeşliğin tesis ve tahkimine büyük hizmetlerde bulunacağı, inşallah zamanın kaydını ihzar etmesi ile bedihi bir şekilde ortaya çıkacaktır.
Bin yıllık cihad arkadaşı olan ve İla-yıKelimetullah için omuz omuza çarpışan Türklerle Kürtlerin kaderi, kim ne derse dersin, beraberliktedir ve iç içe yaşamak şeklinde yazılmıştır. Her şeye rağmen, Anadolu’da birbirlerine dayanarak ve güvenerek yaşayan Türklerle Kürtlerin; birliği, beraberliği ve kardeşliği, biraz zedelenmiş olsa bile sağlam bir şekilde devam ediyor ve inşallah bütün muzır manileri ve hileleri bertaraf ederek, kıyamete kadar devam edecektir. Son yüz yılda, büyük bir fitnenin eseri olarak ortaya çıkan dehşetli olayları ve talihsizlikleri, artık hep beraber unutmak ve geride bırakmak zorundayız. Ortak saadet ve huzurumuz, ancak bu şekilde tam olarak sağlanabilecektir.

Bütün bu dezavantajlara rağmen, hükümetin ortaya koyduğu ve bizce de en makul çözüm yolu olabilecek bu teşebbüsün, bütün risklere ve sıkıntılara rağmen, barış elde edilinceye kadar ve her türlü zorluğu aşma çabası gösterilerek sonuna kadar zorlanması gerekir. Bu kanlı süreci sona erdirmek için, herkes üzerine düşen fedakârlığı yapmak zorundadır. Barış ve huzurun bir bedeli vardır ve bu bedelden, herkes üzerine düşen payı ödemelidir. Bu şekilde inşallah ‘’bizleri bekleyen parlak istikbale’’  hep beraber kavuşmuş olacağız.

https://twitter.com/AbdulkadirMenek

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.