Bismillah, her hayretin başıdır

Senai DEMİRCİ

Öyle bir ağaç düşünün ki, kökleri taşları parçalıyor, dalları ateşi söndürüyor. Kökleri Mûsa’nın elindeki âsâ olarak taşa toprağa vuruyor. Dalları ateş karşısında İbrahim teni olup ateşe direniyor.  Öyle bir ağaç ki, kökleri taşları parçalayarak Firavun katılığını dağıtıyor; dallarındaki yaprakları güneş altında yaş kalarak, Nemrut’un ateşli nefretinden gül serinliği çıkarıyor.

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Birinci Söz’ündeki ‘Besmele’ bahsini, sonunda, ağaç sembolüne bağlıyor. Ağaç, “vur asânı taşa!” mealindeki ayetin anlamını kökleştiriyor toprakta. Ağaç, “ey ateş, serin ve selametli ol!” mealli ayeti yaprak yaprak heceliyor. “Asâ-yı Mûsa” latif köklerin sert olan toprağı ve taşı parçalamasında canlanıyor, şimdileşiyor. “Aza-yı İbrahim” ateş saçan hararet karşısında yaş ve canlı duran yapraklarla tazeleniyor, buraya geliyor.

Bu bahsi, Besmele’yi ‘söyleyiş’ten öteye taşımak için açıyor Üstad. Evet, bir ‘oluş’tur Besmele. Olmakta olanın dile gelmesidir, söze dökülüşüdür. “Allah adına” yürür işler. Allah adına akıştadır âlem. Hiçbir şey kendi ‘tabiat’ına göre hareket ediyor değildir. Her şey kendisinden istenene göre davranır, yoğrulur, akar ya da durur. Şeylerin kendisinden isteneni yerine getirmesine ve bunu her daim yerine getirmesine, zaman içinde, alışkanlığımız icabı-belki de alışmak istediğimiz için- ‘tabiat’/‘doğa’ deriz. Her şeyin kendi doğasınca hareket ettiğini varsaymak bize bir akıl konforu sağlar. Aklımızın her daim kamaşmasını önleriz böylece, Daha az hayret eder, daha az yoruluruz. Alışmak hoşumuza gider. Öteden beri gördüklerimizi ‘tabiat kanun’ diye isimlendiririz. Üstü örtülü olarak, her şeyin kendi adına hareket ettiğini varsayarız. “Böyle gelmiş”lerden yola çıkar, “böyle gider!” demeye varırız.

Velakin vahiy, sürekliliğin zihnimizi kandırmasına izin vermiyor; bir bilinç kamçısı olarak vuruyor aklımıza: “Hayır; o ‘kendi kendinelik’ dediğin “Allah adına’lıktır.” “Bismillah” dediğimizde, her şeyin kendi başına buyruk, kendi tabiatınca, doğası gereği değil, Allah adına hareket ettiğini ilan etmemiz de istenir. Alışkanlığa, sıradanlığa itirazdır bu. Bu itirazın ilk başlayacağı yer ise, gündelik hayatta en sık gördüğümüz için en çok alışık olduğumuz iki ‘doğal özellik’tir: “katılık ve yakıcılık.”

Mûsa’nın [as] asâsı, sert taşın, yeni bir emirle yumuşayabileceğini gösterirken, taşın katılığının da ‘emir’le olduğunu açık eder. İbrahim’ın [as] bedeni, yakıcı ateşin, yeni bir emirle, serin ve selametli olabildiğini gösterirken, ateşin yakıcılığının da kendinden değil ‘Allah adına’ olduğunu ifade eder. Tersi olsaydı meselâ; taş hep yumuşak ve ateş hep serin olsaydı; bu defa taşın katılığı ve ateşin yakıcılığı bize “mucize” görünecekti. Belli ki, istisna gördüğümüzü mucize sayıyoruz. İstisnalar yer değiştirirse, mucize gördüklerimiz de yer değiştirecek. Bu iki özel mucizenin bize özel olarak aktarılması, bu yanılgımızla bizi yüzleştirir. Said Nursi’nin hatırlatılanı Besmele adına hatırlatması ise, Bismillah’ı ‘denilen’ değil ‘kuşanılan’ bir sorumluluk olarak teklif eder.

Bismillah, ‘olmakta olan’ı yeniler ve sürekli bir heyecan yükler bakışımıza. Öyle ki insan, taşın katılığının da en az yumuşaklığı kadar mucize olduğu, ateşin yakıcılığının da en az serin ve selim oluşu kadar mucize olduğu heyecanıyla yaşasın.

Ağzımızdan çıkan “Söz”ün kendisi de-meselâ ‘Bismillah’-bir ağaç gibi kökleriyle alışkanlığımızın katılığını parçalamalı, dallarıyla çoğunluğun bakışına direnmeli; hep taze kalmalı…

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.