Birinci Söz’ün birinci sözü

Senai DEMİRCİ

En son makalede, “Bismillah her hayrın başıdır” cümlesinin, “hayırlı işlere başlarken ‘Bismillah’ demeliyiz” tembihinden fazlası olduğunu hatırlamıştık.

Bugün de kaldığımız yerden devam etmeye niyetliyim. Muhatap olduğumuz Risale-i Nur, yenileyici bir dille konuşur. O dilin bazı özelliklerini hatırlayarak devam edelim:

Birincisi, Risale-i Nur’da öteden beri bilinenler tekrarlanmaz, hep söylenegeleni söylemekten fazlası söylenir. Sıkça söylenegelenler üzerinden yeni şeyler söylenir. Aşina seslere yeni muhtevalar kazandırılır. Hep tekrarlanan lafızların içine taze anlamlar yerleştirilmek istenir.

İkincisi, Risale-i Nur’da, yeni şeyler söyleniyor diye eskiden beri söylenenler küçümsenmez, yok sayılmaz, inkâr edilmez. Eski sözler, yeni muhtevalarla ihya edilir, diri içeriklerle tazelenir.

Üçüncüsü, ilk ikisinin sonucu olarak, taklidî olanı, tahkikî olana doğru yoğurur Risale-i Nur. Bu işlemi şefkatle yapar; itikadını taklidî sembollere bağlayan, zahire tutunarak var olmaya çalışan avamı incitmez. Ümmilere taklitlerini tahkike doğru inşa etme fırsatı sunar; zahirî anlayışlarına hürmet eder.

Dördüncüsü,  Risale-i Nur’da, bir taraftan tezler ortaya konulurken, bir taraftan tezleri uygulayan ve besleyen bir dil tercih edilir. Meselâ “Allah-ü Teala’nın 99 güzel ismi vardır” denmez (ki bu zaten malumdur); bu gerçek ince ince yaşanır, zarafetle uygulanır. İddiada kalmaz tez. Risale-i Nur’da kurulan bir cümlenin fiili neyse, o fiilin faili olan esma ile kurulur o cümle. Misali Birinci Söz’den verelim: “…senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîm’in dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.” Bu cümlede acze karşılık Kadîr, fakra karışlık Rahîm esması zikredilir. Bir bakıma, alt metinde, Kadîr ve Rahîm esması, insanın acz ve fakr hali üzerinden inşa edilir. Sahiden; aciz olan Kadîr olan birini, fakir olan Rahîm olan birini arar. Hem aciz hem fakir olan ise Kadîr-i Rahîm olan birine muhatap olmak ister. Sadece Kadîr olan ama Rahîm olmayan yetmez aciz ve fakire. Sadece Rahîm olan ama Kadîr olamayan yetişmez güçsüz ve yoksul olana. Demek ki ‘nefsini bil[dikçe ins]an, Rabbini [esmasıyla] bil[meye başl]ıyor.”

Risale-i Nur’un bu özel dilinin kristalize olduğu cümlelerin ilkidir “Bismillah her hayrın başıdır.”

Bu cümlede, “hayır” derken kastettiği, “var olan” her şeydir. “Var olan her şey hayırdır, çünkü var olan her şey var edilmektedir. O halde ‘şey’ diye bildiğimiz her var, Var Eden’in tercihidir. Var Eden’in varlığını yokluğuna tercih ettiği ‘şey’ elbette ki hayırdır. Var Eden’in tercihi şer olamaz. Peki şer niye var âlemde? Kader Risalesi’ne kadar varan derslerde öğreneceğiz ki, şer insanın tercihindedir. Bir şeyin hayır ya da şer oluşu, insanın o ‘şey’e dair tercihine bağlıdır. Mesela ateşin varlığı ‘hayır’dır; ama insan ateşi tahrip etmek için kullanmayı tercih ederek ya da bir şeyi yakmakta kullanarak kendine ‘şer’ yapabilir.

Buraya kadar ‘hayr’ kelimesini açıklamış olalım.

Şimdi sıra, gözümüzden kaçan diğer kelimede: “başıdır”. Başımızı iki elimizin arasına alalım ve “…hayrın başıdır” cümlesinin zahirinden batınına doğru yürümeyi deneyelim. Unutmayalım, konumuz “Bismillah” ve hemen yandaki cümlenin fiili ise “…başlarız”dır. Ana temamız ‘başlamak’tır.

“Hayr” kelimesinin yerine “mevcud”u, yani “var edilen”i koyarsak, “Bismillah her var edilenin başı ya da başlangıcıdır” diyebilir miyiz? Cevap vermeden önce, Said Nursi’nin ilk eserlerinden bir cümleyi hatırlayalım. Sünûhat’a şöyle bir not bırakıyor: “…tertib-i mukaddematta tefviz, tembelliktir; terettüb-ü neticede tevekküldür.” Burada “mukaddemât” kelimesine dikkat!  “Başlangıçlar” demeye geliyor. Cümlede “başlangıçlar”ın zıt anlamlısı olarak “netice” seçilmiş. Yeni tabirle “sonuç”. [Ne güzel ki, sonuç’un ‘son’ öneki ‘başlangıç’ın ‘baş’ önekini istiyor!] Biliyoruz ki “netice” “sebepler” üzerinden gerçekleşir.

Said Nursi’nin tembellik ve tevekkül kavramlarını karşı kutuplara koyduğu bu cümlede, “mukaddemât” “sebepler” anlamına gelir. Yani sebepleri bir araya getirmekte/tertip etmekte, tefviz edilirse, yani iş Allah’a havale edilirse, bu tembellik olur ama aynı tefviz, sebepleri bir araya getirdikten sonra, sonucun bir araya gelmesi, yani terettübü için olunca, tevekkül oluyor.

Bu bahis uzayabilir, hatta uzatmayı fazlasıyla hak eder. Ama konumuza dönelim.

Birinci Söz’ün ilk cümlesindeki “başıdır” kelimesini, “sebebidir” diye okuma imkânımız varsa, “Bismillah her var edilen şeyin var edilme sebebidir” diye bir cümle kurabiliriz. İşte o zaman “Bismillah”ı sadece “denilen söz” değil, “yaşanan gerçek” olarak fark etmenin yolu açılır. “Allah namına… vardır her var edilen.” “Var edilen ne varsa Allah adına var edilir/Allah’ın izniyle vardır.” “Var olan her şey, var olduğu için var değil; var edildiği için vardır;”

Şimdi bir bardağa su dolduralım ve içmeye kalkalım. Elimizdeki bardağı tam da ağzımıza götürmek üzereyken, an’ı donduralım, fotoğrafımızı çekelim, gerçeğimize bakalım. Bu donmuş fotoğrafta ‘var olan’lara yeni bir gözle bakmayı deneyelim: “Su, elbette ki benim var ettiğim bir şey değil. Bardak bana ait değil. Bardağı tuttuğum parmaklarımı ben var etmedim. Parmak uçlarımdaki biriciklik mührünü bile yeni fark ettim. O parmakların ucuna takılı olduğu bileğimi, o bileği taşıyan kolu, o kolun bağlı olduğu omuzu, o omuzun parçası olduğu gövdemi ben var etmedim. Şimdi o bardağı yanaştırdığım dudağım bana ait değil. Suyu içirdiğim damağım, dilim, gırtlağım benim icadım değil. Şimdi ve burada, bu suyu içerken içinde olduğum mekân ve yaşadığım an bana ait değil. Bu tabloyu hayal eden aklım da, gören gözlerim de, o gözlere ulaşan ışık fotonları da, tüm bunları dile döken şuurum da bana ait değil, benim icadım değil.

Sonuç olarak, “ben” “şimdi” “burada” “varlığı yokluğuna tercih edilmiş bir şey” olarak, “var edilmiş” bir yudum suyu içerken, kendime ait olmayan bir alanda, kendime ait olmayan bir şeyi, kendi lehime kullanıyorum. O halde bu alanın, bu imkânın Sahibinden izin almalıyım. İzin almasam da, gerçek şu ki, bu sade eylem O’nun izin vermesiyle gerçekleşiyor, O’nun adına icra ediliyor. Şimdi ve burada O’nun adına hareket etmekten başka seçeneğim yok. Bu yüzden “Bismillah…” derim suyu içerken.”

Gördüğümüz gibi, bu “Bismillah” deyiş, temel bir ihtiyaçtan kaynaklanır. İnkâr edilmez bir gerçeğin, derinlemesine yaşanılan bir duyuşun/kavrayışın/fark edişin sonucu olarak geldi dilime. Zoraki değil; gönülden geldi. “Bismillah” “deyiş”im bir “oluş”un sonucu oldu.

Bahsi uzatarak, bu sade gerçeği karmaşıklaştırmaktan korkuyorum.

Yanlış anlaşılmayı da göze alarak, bu bahsi her anlattığımda, dinleyenlerin gözlerini ışıldatan, yüzlerini güldüren, içlerini rahatlatan şu yaygın deyimi hatırlatmak istiyorum. “Miyavlamak adamı kedi yapmaz.” Kedi olmanın sonucudur miyav demek. “Miyav” sesini iyi çıkarıyor olmak, kedi olmayan insanı kedi yapmaya yetmiyor. (Bu vesileyle kedili bir evde yaşadığımı da hatırlatayım.)

Kediyi var eden, o kedinin ağzına yakışan sesi koyuyor: “Miyavvv!”  İnsan diye şuurlu bir canlıyı var etmeyi tercih eden de, onun ağzına “Bismillah”ı yakıştırıyor. Said Nursi’nin ‘vird-i zeban’ dediği tam da bu yakıştırma olsa gerek diye düşünüyorum. Her şey hal diliyle, “Ben bana ait değilim” diyor, “Ben kendi adıma hareket ediyor değilim” diyor.

Peki ya insan? “Ben de kendi adıma hareket ediyor değilim!” demeli değil mi? Kendi başına hareket edecek bir kudreti olsaydı diyebilirdi. Kendi ihtiyaçlarını kendisi karşılayacak bir serveti olsaydı diyebilirdi. “Ben kendime yeterim” diyorsa insan, kendi gerçeği hakkında aldanır; “mağrur” sayılır. (Gurur, ‘aldanmak’ demektir Kur’ân dilinde, mağrur da aldanmıştır.) Gerçek şu ki, insanın “aczi fakrı hadsiz; düşmanı ve ihtiyacı nihayetsiz”dir. Gerçeğinin bu olduğunu bilen insan, “Ben Allah adına hareket ediyorum” der; mütevazı’ olur. Yani kendini olması gereken yere vaz’eder, koyar, konuşlandırır. (Tevazu, konuşlandırmak, yerli yerine koymak anlamındaki vaz’etmek fiilinden kaynak alır. Mütevazi’ olan kendini doğru yere koymuştur.)

Birinci Söz, bizi ‘olma’ sınavına çağırır: Mutevazı’ olmaya davet eder. Tevazu, “Bismillah” demenin, olma karşılığıdır. Eğer “deme”den ibaret olsaydı, der geçerdik çoktan. Onunla başlamış olur ve geride bırakırdık onu. Mesele, olmak olunca, olmaya hep başlarız, her yeni anda, her yeni günde, her yeni imkân içinde, olup olmamakla sınanırız. Mütevazı’ olmaya başlarız.

Kaldı ki, başlamalarımızdan bellidir mütevazı’ olmaktan başka bir seçeneğimizin olmadığı… Çünkü sadece “mukaddemeleri tertip ederiz, sonuç, netice ‘tertip edilsin” diye bekleriz. Tamamladığımızı ya da bitirdiğimizi söyleyemeyiz. Bir işin başını sonuna bağlayacak ne kudretimiz var ne servetimiz… Ömür dediğin, sadece başlamaktan ibarettir.

Tevazu biricik halimizdir. Tevazua niyetleniyorsak, tevazu’un biricik var oluş seçeneğimiz olduğunun farkında değiliz demektir. Başka bir şey değiliz ki, bir de “şimdi mütevazı’ olayım!” diye niyetlenmeye gerek kalsın. Bu yüzden olsa gerek, “tevazua niyet onu ifsad eder.”

Mesnevi-yi Nuriye’de geçen bu cümledeki “onu” ile Birinci Söz’ün ikinci cümlesindeki “ona”yı alt alta koyarsak, yeni bir derse başlarız.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (3)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.