Zan Delil Değildir

Dr. Bilal TANRIVERDİ

RİSALE-İ NUR PERSPEKTİFİNDEN ŞÜPHE, İSPAT VE MASUMIYET KARİNESİ

Bir insan hakkında herkes aynı şeyi söylüyor olabilir.

Bir görüntü binlerce defa paylaşılmış olabilir.

Bir iddia, tekrar edile edile neredeyse tartışılmaz bir gerçek gibi algılanabilir.

Hatta kişinin davranışları bizde ciddi bir şüphe de uyandırabilir.

Peki bütün bunlar, o insanın suçlu olduğunun delili midir?

Hukukun cevabı nettir:

Şüphe araştırmanın başlangıcı olabilir; fakat mahkûmiyetin yerine geçemez.

Bu ayrım yalnız ceza hukukunun teknik bir meselesi değildir.

İnsan hakkında hüküm verirken adaletle zan arasına çekilmiş temel bir sınırdır.

Şüphe Başlatabilir, Delil Sonuçlandırır

Ceza muhakemesinde şüphe önemsiz değildir.

Bir suç işlendiğine ilişkin şüphe soruşturmayı başlatabilir.

Cari kanunda ön görülen şartlar gerçekleştiğinde bazı araştırma ve koruma tedbirlerine de dayanak oluşturabilir.

Fakat soruşturmanın başlamasını sağlayan şüphe ile bir insanı suçlu ilan etmeye yeterli ispat aynı şey değildir.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 217. maddesi, hâkimin kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabileceğini; yüklenen suçun da hukuka uygun şekilde elde edilmiş delillerle ispat edilebileceğini düzenler.

CMK’nın 223. maddesi ise yüklenen suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması hâlinde beraat kararı verilmesini öngörür.

Burada çok önemli bir fark vardır:

Bir konuda delil bulunması ile suçun sabit olması aynı şey değildir.

Bir tanık anlatımı delil olabilir.

Bir mesaj delil olabilir.

Bir görüntü, kayıt veya belge delil niteliği taşıyabilir.

Fakat hukukun sorusu yalnız “Delil var mı?” değildir.

Asıl soru şudur:

Bu deliller, bütün hâliyle değerlendirildiğinde isnat edilen fiili ve failini mahkûmiyete yetecek kesinlikte ortaya koyuyor mu?

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun yerleşik yaklaşımında da “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi, mahkûmiyetin ihtimale değil, kesin ve açık ispata dayanmasını gerektirir. Yüksek ihtimal dahi tek başına cezalandırma için yeterli sayılamaz.

Hukuk, ihtimal ile hakikat arasındaki mesafeyi delille kapatmak zorundadır.

Masumiyet Karinesi Bir Nezaket Kuralı Değildir

Anayasa’nın 38. maddesi:

“Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.” der.

Bu cümle bazen yalnız sanığı koruyan hukukî bir ayrıcalık gibi anlaşılabiliyor.

Oysa masumiyet karinesi, adalet sisteminin temel çalışma yöntemlerinden biridir.

Çünkü ispat yükünü tersine çevirirsek şöyle bir hukuk ortaya çıkar:

“Sen suçsuz olduğunu ispatla.”

Masumiyet karinesi ise bunun tam tersini söyler:

Suç isnat eden, suçluluğu ispat etmek zorundadır.

Anayasa Mahkemesi de kişinin suçsuzluğunu ispat etmekle yükümlü olmadığını; suçluluğun makul şüphe bırakmayacak biçimde ortaya konulması gerektiğini belirtmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesi de aynı güvenceyi taşır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadında masumiyet karinesinin üç önemli sonucu öne çıkar: mahkeme kişinin suçlu olduğu peşin fikriyle hareket etmemeli, ispat yükü iddia makamında olmalı ve şüphe sanık lehine değerlendirilmelidir.

Dolayısıyla masumiyet karinesi “Suç işlenmiş olamaz.” demek değildir.

“Sanık mutlaka masumdur.” şeklinde olayın sonucunu önceden ilan etmek de değildir.

Şunu söyler:

Suçluluk ispat edilinceye kadar hukuk, kişiyi suçlu kabul ederek hareket edemez.

Kur’ân’ın İki Ölçüsü: Haberi Araştır, Zanla Hükmetme

Kur’ân-ı Kerîm’in Hucurât Sûresi bu konuda dikkat çekici biçimde birbirini tamamlayan iki ölçü getirir.

Altıncı âyette şöyle buyrulur:

“Size bir fasık bir haber getirirse... o haberin doğruluğunu araştırın.”

Âyet bunun gerekçesini de bildirir: Bilmeden bir topluluğa zarar vermek ve ardından yapılanlardan pişman olmak. Diyanet’in Kur’an Yolu tefsirinde bu hükmün güvenilir olmayan haberleri araştırmadan kabul etmeme yönünde genel ve her zaman geçerli bir ilke taşıdığı belirtilmektedir.

On ikinci âyette ise ikinci sınır gelir:

“Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır.”

Tefsirde, başkalarını suçlamak veya onların aleyhine karar vermek söz konusu olduğunda zannın dayanak ve delil yapılamayacağı özellikle belirtilmektedir.

İki âyeti birlikte okuduğumuzda çok açık bir yöntem ortaya çıkıyor:

Haber geldiyse araştır. Araştırmadan kanaat oluşturma. Kanaatini de delil yerine koyma.

Bu ölçü bugün belki geçmiş dönemlerden daha fazla önem taşıyor.

Çünkü artık haber yalnız bir kişiden gelmiyor.

Bir paylaşım binlerce hesap tarafından çoğaltılabiliyor.

Aynı iddia yüzlerce internet sitesinde yer alabiliyor.

Aynı görüntü tekrar tekrar karşımıza çıkabiliyor.

Fakat bir iddianın çok tekrarlanması, onun doğruluğunu artırmaz.

Tek bir yanlış bilgi bin defa paylaşılınca bin delile dönüşmez.

“Vâhi Emareyi Burhan” Görmek

Risale-i Nur’da bu meselenin insan psikolojisine ilişkin çok çarpıcı bir karşılığı vardır.

Bediüzzaman, insanın sû-i zan veya tarafgir bir bakışla değerlendirme yaptığında ölçüsünün nasıl tersine dönebileceğini şu ifadeyle anlatır:

“Vâhi emareyi burhan, burhanı vâhi emare görür.”

“Vâhi emare”, zayıf işaret; “burhan” ise güçlü delildir.

Yani insan bazen görmek istediği sonuca önce karar verir, sonra karşısına çıkan işaretleri o sonuca göre değerlendirir.

Küçük bir belirtiyi kesin delil sayar.

Kendisine uymayan güçlü delili ise önemsizleştirir.

Bugünkü ifadeyle söylersek:

Önce hükmü verir, sonra delil arar.

Oysa adalet bunun tersini gerektirir.

Önce delil görülür.

Sonra delilin güvenilirliği araştırılır.

Lehte ve aleyhte bütün veriler birlikte değerlendirilir.

En sonunda hükme varılır.

Hüküm başta verilmişse, artık yapılan şey hakikati araştırmak değil, daha önce verilmiş kanaate malzeme toplamaktır.

Risale-i Nur’daki sû-i zan eleştirisinin hukuk bakımından dikkat çekici yönü burada ortaya çıkar. Bediüzzaman sû-i zannın toplumsal ilişkileri zedelediğini, bir fenalığın kişinin bütün güzel taraflarını örtecek şekilde genelleştirilmesini de insafla bağdaşmaz gördüğünü ifade eder.

“Herkes Biliyor” Bir İspat Yöntemi Değildir

Günlük hayatta sıkça şu cümleyi işitiriz:

“Bunu herkes biliyor.”

Fakat hukuk bakımından bu ifade tek başına hiçbir şeyi çözmez.

Herkes aynı kişiden duymuş olabilir.

Bir iddia aynı kaynaktan çoğaltılmış olabilir.

Bir fotoğrafın öncesi ve sonrası bilinmiyor olabilir.

Bir ekran görüntüsü eksik olabilir.

Bir video bağlamından koparılmış olabilir.

Bir cümle başka bir anlam taşıdığı hâlde farklı yorumlanmış olabilir.

Bir insanın başka biriyle görüşmüş olması doğru olabilir; ancak o görüşmenin isnat edilen suç bakımından ne ifade ettiği ayrıca ispatlanmak zorundadır.

Bu yüzden olgu ile yorum, emare ile delil, delil ile ispat birbirinden ayrılmalıdır.

Her emare delil değildir.

Her delil de tek başına mahkûmiyeti gerektirmez.

Delilin bağlamı, kaynağı, güvenilirliği, hukuka uygun elde edilip edilmediği ve diğer delillerle ilişkisi önemlidir.

Ceza muhakemesinin titizliği tam da bundan kaynaklanır.

Bir insanın hürriyeti, itibarı ve geleceği söz konusuysa “muhtemelen böyle olmuştur” demek yeterli değildir.

Sosyal Medyada Mahkeme Çok Hızlı Kuruluyor

Modern çağda masumiyet karinesinin en ağır sınavlarından biri sosyal medyadır.

Bir iddia ortaya çıkıyor.

Birkaç dakika içinde isim bulunuyor.

Fotoğraflar çıkarılıyor.

Eski paylaşımlar taranıyor.

Arkadaşlıklar listeleniyor.

Sonra hüküm geliyor:

“Zaten belliydi.”

Oysa çoğu zaman soruşturma dosyasının içeriğini kimse bilmiyor.

Karşı taraf dinlenmemiş oluyor.

Görüntünün tamamı görülmemiş oluyor.

Bazen olayın ilk anlatımı birkaç saat içerisinde değişiyor.

Fakat dijital hüküm çoktan verilmiştir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Toplumun bir olay hakkında soru sorması doğaldır.

Basının haber vermesi de demokratik toplumun vazgeçilmez unsurudur.

Bir iddianın araştırılması gerektiğini söylemek de masumiyet karinesine aykırı değildir.

Sorun şurada başlar: İddia ile hüküm arasındaki mesafe ortadan kaldırıldığında.

“Şüpheli” yerine “suçlu” denildiğinde.

“İddia edildi” yerine “yaptı” denildiğinde.

Henüz yargılanan bir insan hakkında karar kesinleşmiş gibi davranıldığında.

Anayasa Mahkemesi, masumiyet karinesinin yalnız mahkeme salonundaki bir güvence olmadığını; kamu makamlarının da kesin hükümden önce kişinin suçlu olduğu izlenimini doğuracak ifadelerden kaçınması gerektiğini vurgulamaktadır.

Mahkeme ayrıca beraat veya kovuşturmanın sona ermesi sonrasında kişinin toplum nezdinde suçlu olduğu izlenimini sürdürecek uygulamalara karşı da bu güvencenin devam ettiğini belirtmektedir.

Şüpheden Yararlanmak Suçu Görmezden Gelmek Değildir

“Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi bazen yanlış anlaşılabiliyor.

Bu ilke suçla mücadele edilmemesi anlamına gelmez.

Delil toplanmasın demek değildir.

Şüpheli olayların araştırılmaması hiç değildir.

Tam tersine:

Şüphenin giderilmesi için daha iyi soruşturma yapılmasını gerektirir.

Çünkü çözülmemiş şüphe mahkûmiyet gerekçesine dönüştürülemez.

Soruşturmanın görevi şüphe üretmek değil, şüpheyi mümkün olduğu ölçüde delille çözmektir.

Bu sebeple şüpheden sanığın yararlanması, sanığa verilmiş keyfî bir ayrıcalık değildir.

Yanlış kişiyi cezalandırma ihtimaline karşı adalet sisteminin kendisine koyduğu sınırdır.

Bir suçlunun cezasız kalması elbette adalet bakımından ciddi bir problemdir.

Fakat suçlu olduğu ispatlanmamış bir insanın cezalandırılması da adalet değildir.

Ceza hukukunun güçlüğü, bu iki risk arasında delile dayanan bir yol kurabilmesindedir.

Zan ile Tedbir, Zan ile Hüküm Aynı Şey Değildir

Burada bir noktayı özellikle ayırmak gerekir.

Hukuk, her şüpheyi yok saymaz.

Bazı işlemler için kanunun aradığı derecede şüphe yeterli olabilir.

Fakat geçici bir tedbir için aranan şüphe ile kesin mahkûmiyet hükmü aynı ispat seviyesine dayanmaz.

Bu ayrım unutulduğunda ciddi bir hata ortaya çıkar:

Bir insan hakkında soruşturma açılmış olması, onun suçlu olduğunun delili gibi algılanır.

Tutuklanmış olması mahkûm olmuş gibi yorumlanır.

Hakkında dava açılmış olması “demek ki yapmış” düşüncesine dönüştürülür.

Oysa bütün bunlar farklı hukukî aşamalardır.

Soruşturulmak suçlu olmak değildir. Yargılanmak suçlu olmak değildir. Suçluluk, ancak hukukî süreç sonunda sabit olduğunda hükme dönüşür.

Masumiyet karinesinin asıl anlamı budur.

Adaletin Başlangıcı: Hükmü Erteleyebilmek

İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz.

Bir olay duyduğumuzda hemen taraf seçmek, sonucu açıklamak ve faili belirlemek isteriz.

Fakat hukuk çoğu zaman insandan daha zor bir şey ister:

Beklemek.

Dinlemek.

Araştırmak.

Karşı delili görmek.

Bilmediğimiz yerde “bilmiyorum” diyebilmek.

Belki de adaletin en zor ahlâkî taraflarından biri budur.

Bediüzzaman’ın “vâhi emareyi burhan” görme uyarısı ile ceza hukukunun “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi aynı kavram değildir. Biri ahlâkî ve fikrî bir ölçü, diğeri hukukî bir güvencedir.

Fakat ikisi önemli bir noktada buluşur: İnsan hakkında hüküm verirken kanaat ile hakikati birbirine karıştırmamak.

Kur’ân haberin araştırılmasını emrediyor.

Zanla hükmetmeye karşı uyarıyor.

Modern hukuk suçluluğun ispatını istiyor.

Masumiyet karinesi ise ispat tamamlanıncaya kadar insanın üzerinde hukukî bir kalkan oluşturuyor.

Çünkü adalet yalnız suçluyu cezalandırmak değildir.

Suçlu olduğundan emin olunmayan insanı cezalandırmamayı da bilmektir.

Bir iddiayı bin kişinin tekrar etmesi onu delil yapmaz.

Bir şüphenin kuvvetli olması onu hüküm yapmaz.

Bir emarenin bize inandırıcı gelmesi onu burhan yapmaz.

Bu yüzden adaletin dili, kanaatin dilinden daha ihtiyatlı olmak zorundadır.

Özetle; Zan araştırmanın başlangıcı olabilir; hükmün sonu ise ancak delille yazılmalıdır.

Ve hukuk açısından daha açık net söylersek: Adalet, şüpheyi görmezden gelmek değildir; şüpheyi delilin yerine koymamaktır.

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.