İttihad‑ı İslâm’ın Tarihsel Zorunluluğu

Dr. Bilal TANRIVERDİ

- İhfâ ve havf riyadandır.

Farzda riya yoktur.
Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslam’dır.
İttihadın hedef ve maksadı, o kadar uzun, münşaib ve muhit ve merakiz ve meabid-i İslâmiyeyi birbirine raptettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları ikaz ve tarîk-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir.

Bu ittihadın meşrebi muhabbettir.
Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır.

Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki, bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur.
Gayr-ı müslime karşı hareketimiz iknadır. Zira onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbup ve ulvî göstermektir.
Zira onları munsif zannediyoruz. Laubaliler iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebîye sevdiremezler.

Zira mesleksizliklerini göstermiş olurlar.
Mesleksizlik, anarşilik sevilmez. Ve bu ittihada tahkik ile dahil olanlar, onları taklit edip çıkmazlar. -

İttihad-ı Muhammedî (aleyhissalâtu vesselâm) olan İttihad-ı İslâmın efkâr ve meslek ve hakikatini efkâr-ı umumiyeye arz ederiz.

Kaynak: Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin DİVAN-I HARB-İ ÖRFİ RİSALESİ adlı eserinden Sadâ-yı Hakikat 27 Mart 1909

**

İttihad‑ı İslâm, İslâm düşüncesinin en köklü kavramlarından biridir.

Tarih boyunca Müslüman toplumların karşı karşıya kaldığı meydan okumalar, bu fikri kimi zaman bir ideal, kimi zaman bir zaruret, kimi zaman da bir diriliş çağrısı hâline getirmiştir.

Esasen, İttihad‑ı İslâm, yalnızca geçmişin romantik bir hatırası değil; modern dünyanın karmaşık yapısı içinde insanlık ve müslümanlar için yeniden anlam kazanan, hatta zorunlu hâle gelen bir medeniyet projesi olarak karşımızda durmaktadır.

İslâm dünyasının tarihsel tecrübesi incelendiğinde, birlik fikrinin yalnızca siyasî bir hedef olmadığı, aynı zamanda toplumsal, kültürel ve manevî bir bütünleşme ihtiyacından doğduğu görülür.

Hz. Peygamber’in (s.a.v) Medine’de kurduğu toplum düzeni, farklı kabileleri, farklı inanç gruplarını ve farklı sosyal yapıları ortak bir sözleşme etrafında birleştirmiştir. Bu birlik, yalnızca siyasî bir otorite değil; aynı zamanda ortak ahlaki ve insani değerler, ortak sorumluluklar ve ortak bir gelecek tasavvuru üzerine kurulmuştur.

Dört Halife döneminde Medine Sözleşmesi merkezli idare anlayışı, Emevî ve Abbasî dönemlerinde siyasî merkezîleşme, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde çok milletli imparatorluk modeli, İslâm dünyasının birlik fikrini farklı biçimlerde yaşattığını gösterir.

Bu tarihsel süreklilik, İttihad‑ı İslâm’ın İslâm medeniyetinin doğal işleyişi olduğunu ortaya koyar.

Ancak modern dönemde yaşanan kırılmalar, bu işleyişi kesintiye uğratmıştır.

19. yüzyılda sömürgecilik dalgası, İslâm dünyasını siyasî, ekonomik ve kültürel açıdan parçalamış; ulus-devletlerin ortaya çıkışı, ortak medeniyet bilincinin yerini dar kimliklere bırakmıştır. Bu süreçte İttihad‑ı İslâm fikri hem bir direniş söylemi hem de bir yeniden inşa çağrısı olarak gündeme gelmiştir.

Bediüzzaman Said Nursî, bu çağrıyı en güçlü şekilde dile getiren isimdir. Üstada göre İslâm dünyasının geri kalmışlığının temel sebepleri cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşman, ancak ilim, ittifak ve dayanışma ile aşılabilir.

Bediüzzaman’ın İttihad‑ı İslâm anlayışı, salt siyasî bir birlikten ziyade, iman kardeşliği, ahlâkî dayanışma ve toplumsal tesanüt / yardımlaşma üzerine kuruludur.

Bu yönüyle üstadın yaklaşımı hem klasik İslâm siyaset düşüncesiyle hem de modern toplum teorileriyle müsavidir.

Bediüzzaman Said Nursi, özellikle dinsizlik gibi yıkıcı cereyanların yayıldığı ahirzamanda, müslümanların manevi birlikteliğini en büyük "farz vazife" olarak tanımlar.

Bu ittihad, siyasi bir zorlamadan ziyade muhabbet, iman kardeşliği ve cehalet/fakirlik/tefrika (ayrılık) ile mücadeleyi esas alan manevi bir dayanışmayı ifade eder.

Bediüzzaman'a Göre İttihad-ı İslam'ın Temel Özellikleri:

Zamanın Farzı: Özellikle Risale-i Nur'un Eski Said Dönemi Eserlerinde vurgulandığı üzere, bu asrın en büyük farz vazifesi İttihad-ı İslam'dır.

Meşrebi Muhabbettir: İttihad-ı İslam, Müslümanların birbirini sevmesi ve gönülden bağlanmasıyla tahakkuk eder.

Düşmanları: Cehalet (bilgisizlik), zaruret (yoksulluk) ve nifak (ayrılık-düşmanlık) ile mücadele eder.

Kapsamı: Tüm İslam dünyasındaki cemaatlerin, mekteplerin ve mabetlerin manevi bir silsile halinde, tevhid inancı etrafında buluşmasıdır.

Gayr-ı Müslimlerle İlişki: Bu birlik, Müslüman olmayanlara yönelik bir saldırı değil, cehalet, fakirlik ve nifak gibi üç büyük "dahili düşmana" karşı bir savunmadır.

Dünya, küreselleşmenin hızlandırdığı rekabet, ekonomik bağımlılık, kültürel çözülme ve jeopolitik kırılmaların ortasında yeniden şekillenmektedir.

Bu dönüşüm, İslâm dünyasının zayıflıklarını daha görünür hâle getirdiği gibi, potansiyellerini de ortaya çıkarmaktadır. 2 milyara yaklaşan nüfus, genç demografi, enerji kaynakları, stratejik coğrafya ve ortak medeniyet mirası, İslâm dünyasının küresel sistemde güçlü bir aktör olmasını mümkün kılabilecek unsurlardır.

Ancak bu potansiyelin hayata geçmesi, dağınıklığın ihtilaf ve ırkçılığın aşılmasına bağlıdır.

İşte bu nedenle İttihad‑ı İslâm, modern dünyada tarihsel bir ideal olmanın ötesine geçerek stratejik bir zorunluluktur.

Ekonomik bağımlılık, siyasî istikrarsızlık, mezhep çatışmaları, dış müdahaleler ve kültürel çözülme gibi sorunlar, tek tek devletlerin çözebileceği meseleler değildir.

Bu sorunlar, ancak ortak mekanizmalar, ortak kurumlar ve ortak bir medeniyet vizyonu ile aşılabilir.

İslâm dünyası, ortak din, ortak tarih, ortak kültür ve ortak coğrafya gibi güçlü bağlara rağmen kurumsal bir birlik oluşturamamıştır.

Bu tablo, İttihad‑ı İslâm’ın ertelenemez bir ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Ancak bu birlik, zorlayıcı bir siyasî proje değil; toplumların kendi iç dinamiklerinden doğan, medeniyet temelli bir bütünleşme olmalıdır.

Bediüzzaman’ın “müsbet hareket” anlayışı, bu noktada yol göstericidir. Ona göre birlik, çatışma ve dayatma ile değil; ortak değerlerin güçlendirilmesi, kardeşlik bağlarının kuvvetlendirilmesi ve toplumsal dayanışmanın artırılmasıyla sağlanır.

Sonuç olarak İttihad‑ı İslâm, tarihsel bir ideal olmanın ötesinde, modern dünyanın zorunlu kıldığı bir medeniyet projesidir.

Bu proje, geçmişin tecrübelerinden beslenen, bugünün ihtiyaçlarına cevap veren ve geleceğin dünyasında İslâm medeniyetinin yeniden söz sahibi olmasını mümkün kılacak bir vizyon sunmaktadır.

Kaynakça

  • Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı.
  • Ali Bulaç, İslam Dünyasının Geleceği.
  • Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik.
  • Şerif Mardin, Din ve İdeoloji.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.