Hukuk önünde eşitlik, ayrımcılık yasağı ve Risale-i Nur’da hakkaniyet
Bir mahkeme kapısından içeri giren iki insan düşünelim. Biri varlıklı, çevresi geniş ve kendisini anlatabilecek imkânlara sahip; diğeri ise maddî sıkıntı içinde ve sesini duyurmakta zorlanıyor. Hukuk önünde ikisi de eşittir. Peki, kâğıt üzerinde kurulan eşitlik, hayatın içinde de aynı ölçüde hissediliyor mu?
Asıl soru şudur: Aynı kurala tâbi olmak, herkesin hakkına aynı kolaylıkla kavuşabildiği anlamına gelir mi?
Eşitlik, herkese aynı cümleyi söylemekten ibaret değildir
Anayasa’nın 10. maddesi, herkesin kanun önünde eşit olduğunu ve hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağını düzenler. 36. madde, hak arama hürriyetini ve adil yargılanma hakkını güvence altına alır. 40. madde ise anayasal hakları ihlal edilen kişilerin yetkili makama başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkını tanır.
Bu hükümler birlikte düşünüldüğünde adaletin yalnızca herkese aynı sözü söylemekle sağlanamayacağı görülür. Engelli bir kişinin adliyeye erişebilmesi, yaşlı bir insanın yargılama sürecindeki ihtiyaçlarının gözetilmesi veya maddî imkânı yetersiz bir kişinin hak arayabilmesi, eşitliğin hayattaki somut karşılıklarıdır. Anayasa’nın 10. maddesi, belirli gruplar için alınan koruyucu tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılmayacağını da açıkça belirtir.
Nitekim 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 334 ve 335. maddeleri, kanunda öngörülen şartları taşıyan kişiler için adlî yardımı düzenler. Adlî yardım kendiliğinden doğan, herkese koşulsuz tanınmış bir muafiyet değildir; fakat ekonomik güçlüklerin hak arama yolunu bütünüyle kapatmaması için önemli bir hukukî güvencedir.
Demek ki hakkaniyet, farklı durumları görmezden gelmek değil; hukukun öngördüğü ölçüler içinde, herkesin hakkını etkili biçimde arayabilmesine imkân tanımaktır.
Kur’an’ın ölçüsü: Yakınına da, hoşlanmadığına da adalet
Kur’an-ı Kerîm, kişinin kendisi, anne babası veya yakınları aleyhine de olsa adaleti ayakta tutmasını emreder (Nisâ, 4/135). Üstelik aynı ayet, zenginle yoksulu birlikte anarak hüküm verirken kişisel yakınlığın ve toplumsal konumun belirleyici olmaması gerektiğini hatırlatır. Mâide sûresinin 8. ayeti de bir topluluğa duyulan kinin insanı adaletsizliğe sevk etmemesini ister.
İnsan bazen sevdiğinin kusurunu hafif, sevmediğinin hakkını değersiz görmeye meyleder. Oysa adalet, kişinin kim olduğuna değil, hakkın ne olduğuna bakmayı gerektirir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) güçlü ve itibarlı kişilere ayrı, güçsüzlere ayrı muamele edilmesini eleştirdiği rivayet de bu açıdan dikkat çekicidir (Buhârî, Hudûd, 6788).
Rivayetin tarihî ve ceza hukukuna ilişkin bağlamını bugünün yaptırım sistemiyle özdeşleştirmek doğru değildir.
Ancak verdiği ahlâkî ders açıktır: Mevki, servet ve yakınlık, adalet terazisine fazladan ağırlık koymamalıdır.
Risale-i Nur’da kuvvetin karşısında hak ve kanun
Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât’ta istibdadı anlatırken “İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir” der. Aynı eserde meşrutiyetin özünü “Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir” sözleriyle ifade eder.
Bu ifadeler, yazıldıkları dönemin meşrutiyet tartışmalarına aittir; bugünkü anayasal sistemin teknik bir açıklaması olarak okunamaz. Buna karşılık keyfîliğe karşı kuralın, kişisel nüfuza karşı hakkın önemini hatırlatmaları bakımından günümüze de güçlü bir soru taşırlar: Bir meseleyi değerlendirirken insanın konumuna mı bakıyoruz, yoksa herkese uygulanabilir adil ilkelere mi?
Yirminci Lem’a’da yer alan “Mesleğim haktır” diyebilmekle “Hak yalnız benim mesleğimdir” diyememek arasındaki insaf düsturu da bu bakımdan anlamlıdır.
Kendi düşüncesini savunmak başka, başkasının haklı olma ihtimalini peşinen reddetmek başkadır.
Elbette bu ahlâkî yaklaşım, mahkemelerde delilin, usulün ve kanunun yerini tutmaz; fakat adaletin yaşayacağı toplumsal vicdanı besleyebilir.
Hukuka güven, gerekçeyle güçlenir
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. maddesi, Sözleşme’de tanınan haklardan yararlanma bakımından ayrımcılığı yasaklar.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihadında farklı muamelenin değerlendirilmesi; kişilerin durumlarının karşılaştırılmasını, nesnel ve makul gerekçenin, meşru amacın ve orantılılığın incelenmesini gerektirir.
Her farklı muamele kendiliğinden ayrımcılık değildir; fakat hiçbir farklılık da yalnızca alışılmış olduğu için haklı sayılamaz.
Adaletin bir başka güvencesi, kararın anlaşılabilir ve denetlenebilir biçimde gerekçelendirilmesidir.
Anayasa’nın 141. maddesi, mahkemelerin kararlarının gerekçeli yazılmasını zorunlu kılar. Anayasa Mahkemesinin yaklaşımında da gerekçeli karar hakkı, adil yargılanma hakkının temel güvencelerindendir. Bu, mahkemenin her söze tek tek cevap vermesi gerektiği anlamına gelmez; ancak sonuca etkili esaslı iddia ve savunmaların neden kabul edilip edilmediği anlaşılabilmelidir.
Çünkü hukuk güveni yalnızca bir kararın verilmesiyle değil, aynı hukukî ölçülerin kim olursa olsun herkes için ciddiyetle uygulanmasıyla gelişir.
Adalet herkes için aynı insanî değeri taşır; hakkaniyet ise her somut olayın gerçek şartlarını görmeyi gerektirir. Bir toplumda hukuk güçlüye cesaret, güçsüze korku veriyorsa eşitliğin yalnızca metinlerde yazılı olması yeterli değildir.
Adaletin olgunluğu, sevdiğimiz kişinin de sevmediğimiz kişinin de hakkını aynı dikkatle koruyabilmektir. Çünkü hukuk karşısında kimse daha fazla, kimse daha az insan değildir.
KAYNAKLAR VE DOĞRULAMA NOTLARI
• T.C. Anayasası, m. 10, 36, 40 ve 141 (Anayasa Mahkemesi resmî metni).
• 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, m. 334–335 (Adalet Bakanlığı mevzuat sistemi).
• Kur’an-ı Kerîm, Nisâ 4/135 (Diyanet İşleri Başkanlığı meali).
• Kur’an-ı Kerîm, Mâide 5/8 (Diyanet İşleri Başkanlığı meali).
• Buhârî, Sahîh, Hudûd, hadis 6788.
• Said Nursî, Münâzarât, s. 22 (istibdat tarifi).
• Said Nursî, Münâzarât, s. 38 (kuvvet ve kanun).
• Said Nursî, Lem’alar, Yirminci Lem’a, s. 155.
• AİHM, AİHS m. 14 ve 12 No.lu Protokol m. 1 hakkında içtihat rehberi (ilgili sözleşme hükümlerinin uygulama alanları farklıdır).
• Anayasa Mahkemesi, gerekçeli karar hakkı değerlendirmesi, B. No: 2019/17103.