Bediüzzaman'ın veziri Zübeyir Gündüzalp Ağabey-2

Hüseyin ÇEŞİTCİOĞLU

بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ

Rahmetli Zübeyr Abi'nin Şanlıurfa Ptt’sinden tayini 1953’te Ankara'ya çıkartılır. Bu atamayla Gündüzalp'in göz önünde ve kontrol edilmesi beklenir. Ancak o istifa eder.

***

Risale-i Nur hizmetinde büyük bir dönüşüm süreci olan Afyon Hapishanesi; Gündüzalp için de geçerlidir.

Üstad’ın 3. Said dönüşümü Afyon zindanının üst katındaki tecritli olarak kaldığı büyük salonda gerçekleşmiştir. Üstad, Afyon Hapsinden tahliye edilirken kendi ifadesiyle 3.Said dönemine girmişti. Yani 1.Said ile 2.Said kişiliği kemal ve denge çizgisinde buluşmuştur.

Üstad ve talebeleri Emirdağ'da hizmet ederken 16 Aralık Salı günü 1947’de Afyon vali ve genel müdürü Emirdağ’a gelir. Aynı gün Üstad'ın Bolvadin Caddesi'ndeki evi soyguncu gibi basılıp kilidi kırılarak hanesine tecavüz edilir.

Milli şef devleti bir kez daha öfkeden kudurmuştur. 70 yaşına giren bir zatın evine saldırarak girdiler. Afyon'un meşhur zemheri soğuklarında 17 Ocak 1948 Cumartesi günü 15 talebesi ile tutuklayıp Afyon'a getirdiler. 23 Ocak Cuma 1948 tarihine kadar Emniyet Oteli'nde acı ve ızdırap verdikten sonra; Afyon Cezaevi'ne attılar. Davaları ağır ceza mahkemesinde görülecekti. Türkiye'nin dört bir yanından 48 nur talebesi ve Bediüzzaman Hazretleri zindana tıkılmıştı. (26 Mayıs Çarşamba 1948 tarihli kararname/Mufassal Tarihçe, A. Badıllı 3.cilt, s:1256)

Üstad üst katta ilk iki gün sobasız, mangalsız bir salonda tutulur. Üst katta berber odasının karşısında tecritli kalmaktadır. Bu günlerde soğuk dışarda en az -15 derecedir. Kırık penceresinin buz tuttuğu korkunç bir günde Üstad Bediüzzaman namaz kılarken gardiyanın yemeğine attığı zehirle zehirlenir.

Rahmetli Mustafa Sungur ve Nazif Çelebi abilerin anlatımlarına göre Üstad simsiyah kesilmiş dudakları ateşten çatlamış halde:

"Belki hayatta kalmayacağım ölürsem dostlarım intikamımı almasınlar" dedikten sonra "kardeşim beni öldüremeyecekler!" diye haykırır.

Kahraman Nazif Çelebi ilk gördüğünde Üstadla beraberce sarılıp ağlaştıklarını anlatmıştır. Afyon cezaevinde; aşılama, yemeğe zehir katma suikastları 3 defa gerçekleşti. (Zehirlenmeler için; Mufassal Tarihçe 3 s: 1285)

Denizli hapsinde 1 ayda çektiği üzüntü ve acıyı Afyon zindanında 1 günde çektirirler. Tam 20 ay çile ve kederler içinde hapsolduktan sonra 20 Eylül Salı günü 1949’da tahliye edilip beraat ederler. Böylece suçsuz günahsız işkence ve zehirlemelerle 20 ayı doldurur.

***

Nur talebeleri ve Üstadın ilk hapse girdikleri 17 Ocak 1948’de Zübeyir Gündüzalp, Akşehir postanesinde vazifelidir. Canından çok sevdiği Üstadı hapse düşünce içinde tarifsiz fırtına ve acılar kopar. İlk mahkemeye gittikleri yolda jandarmalar arasındaki Üstadına yaklaşır, ona geçmiş olsun der ve emrini sorar. Mahkemede üstadının savunmasını kapıya kulağını dayayıp dinler. Fakat tüm bunlar üstadına olan hasret ve aşkını kesmez.

Kendisi anlatıyor:

"Mahkemeyi takip ederken bazen: Ya Rabbi beni Üstadımın hizmetine kabul ettir diye dua ederdim. Üstadımız hapisteyken dışarda duramıyor, hapishane etrafında ağlayarak sürekli dolanırdım. Yine bir gün; “ya Rabbi beni Üstadımın hizmetine kabul ettir” diye dua ederken hıçkırık tuttu. Doya doya ağlarsam geçecekti. Afyon hapishane kapısının dışındaki bir basamağa oturdum ve hıçkırarak ağlayıp rahatladım. Kapıdaki nöbetçi asker yanıma geldi: 'Kıyma canına...' diyerek beni teselli etti. Çok kere böyle oldu."

Bir hapishane ziyaretinde derdini rahmetli Ceylan Çalışkan'a açar:

“Sizin gibi ben de hapse nasıl girebilirim?”

Pratik akıllı, espiri küpü Ceylan Abi cevabı yapıştırır:

“Bundan kolay ne var! Çek İnönü'ye bir telgraf ertesi gün yanımızdasın...”

Bu öneriyle ferahlayan Zübeyr Abi; ziyaretten çıkar çıkmaz İnönü'ye şu mealde telgraf çeker:

“Siz Nurcuları Afyon Hapishanesi'nde topladınız ama Akşehir postane memuru Ziver Gündüzalp durmadan nurculuk yapmaya devam ediyor!”

Telgraf Ankara'ya ulaşınca Gündüzalp 4 Mart 1948 Perşembe günü hapse atılır. Koğuşa girer girmez şükür secdesi yapıp dua eder. Tutukluluğu üzerinden yaklaşık 4 ay 20 gün geçtiği gün (1948 Haziran'ın son günleri) Ziver Abi'ye tahliye kararı tebliğ edilir.

Hapishane müdürünün odasına gidince, "Müdür Bey bir yanlışlık var benim günüm dolmadı" diye itiraz eder. Yeniden hesaplanınca gerçekten erken tahliye edildiği anlaşılır, koğuşuna geri döner ve "Üstadım hapisken ben nasıl çıkarım!" der. (Ahmed Tanyel notları)

Zübeyr Abi'nin Cezaevi Hizmetleri

Zübeyr Gündüzalp'in hapishane hizmetleri ancak destan ve romanlara sığabilir. Nitelik ve samimiyet açısından ise sahabelere benzer davranış ve yiğitliklerdir. Zübeyr Gündüzalp Üstadın hizmetini gören rahmetli Ceylan Çalışkan'a Üstadın yanında nasıl davranması gerektiğini sorunca, "Üstad ne buyurursa aklını karıştırma / üzerinde yorum yapma!" demiştir. Bu yüzden, "Ceylan benim üstadımdır" derdi. Afyon hapishanesinde Üstadı Ceylan'ı çağırıp, "bazen çaylarımı / işlerimi Zübeyr'e yaptıracağım sen öğret" der.

Rahmetli Bayram Yüksel, "Afyon hapsinde 16 yaşında idim. Bilhassa Zübeyr Abi'nin üzerimdeki tesiri çok fazladır. Risale-i Nur'un düsturları ve hizmet tarzı hakkında Zübeyr Ağabeyden çok istifade ettim..." demektedir. (Bediüzzaman'ın sıddık ve kahraman talebesi Zübeyr Gündüzalp, İbrahim Kaygusuz)

Afyon cezaevi sürecinde yazılan 191 mektubun tamamı Zübeyr Abi'nin kırmızı ve siyah kapaklı 2 defterinde yazılıp kaydedilmiştir. Bu defterler bugün rahmetli Badıllı Abi'nin arşivindedir. Bu mektuplar Üstad tarafından tashih edilmiştir. Bu mektupların yazılması, hapishaneden çıkartılması noktasında görev ve sorumluluğu en yüksek kişi muhtemel ki Zübeyr Abi'dir.

Hapishanede ElhüccetüzZehra ile 26. Lem'a'nın 15. Ricası telif edilmiştir. Zübeyr Abi'nin hatırlarını yazan Ahmed Tanyel Abi'nin notlarına göre yukardaki 2 eserin yazılıp çoğaltılmasında çoğunlukla sigara paketlerinin beyaz kağıtları kullanılıyordu.
Mahpuslar beyaz paket kağıtlarını biriktirip Üstada ulaştırıyorlardı.

Bediüzzaman yazdığı bu kağıtları; katlayıp kibrit kutularına yerleştirip hapishane ağası Halil Ağa'ya vererek, alt katta yatan Ceylan'a ulaştırıyordu. Bazen de üst katta tecrit hapsi yattığı için pencere altına gelen talebelerine içinde yazılı kağıt olan kibrit kutularını atardı.

Koğuşta her çeşit mahkûm vardı. Bu yüzden çaktırmadan vermek şarttı. Bu sebeple dam ağası Halil koğuşa gelip güreşmek için meydan okur, Ceylan Abi derhal çıkar ve güreş merasimi içinde; kibrit kutuları cebine girerdi. Halil Ağa ağır hükümlü olarak cezaevi idaresi tarafından Üstadın hizmeti için muhbir olarak sokulmuş ve Üstada sadık ve yiğit bir hizmetçi olmuştu. İyi güreşçi ve belinde hançerle dolaşırdı. Koğuş aramalarını nur talebelerine önceden haber verir; çoğaltılan eser ve kağıt kalemi kendi yatağında saklardı.

Bu mektuplar ve el yazısıyla çoğaltılan ElhüccetüzZehra ve 15. Rica hapishaneden dışarı hafta sonu getirilen yiyecek kaplarıyla çıkartılırdı.

Afyon cezaevinde üstad Bediüzzaman ile görüştükleri ve iman hizmeti için nur talebeleri çok falakaya yatırılıyordu. Sungur Abi ve Zübeyr Abi de falakadan nasiplenmişti. Yine bir gün üstadı ziyaret edip işlerini yaptıktan sonra koğuşuna dönerken iki gardiyan yakalayıp yere yatıramayınca iki gardiyan daha çağırıp yatırmaya çalışırken, Zübeyr Abi, "Falakayı mı yatıracaksınız buyurun" deyip ayaklarını uzatır. Vururlar, vururlar yoruluncaya kadar, ayakları somun gibi şişinceye kadar kızılcık sopasından geçirirler.

Onlar vururken Gündüzalp Üstadının işgalci İngilizlere söylediği, "Bir zalim ve vicdansız adam birini yere atıp ayağıyla onun başını kati ezecek bir surette davransa, yerdeki adam eğer o vahşi zalimin ayağını öpse, o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür... Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zalimin yüzüne tükürse, kalbini ve ruhunu kurtarır, cesedi bir şehidi mazlum olur" sözlerini düşünmektedir. (Mektubat)

"Vur vur! Zalimler için yaşasın cehennem! diye bağırıyordum."

Ayağa kalkıp duvara tutunarak koğuşa gider ve soranlara hasta olduğunu söyleyip bir şey çaktırmaz. Ertesi gün ayakları iyileşir. Bir başka seferde ise pencereden üstadın tahiyyatta oturur gibi, bıyıkları ve kaşlarındaki abdest suyunun buz tuttuğunu görür. Kapıyı açamayınca omuzlayıp kapıyı kırarak koğuşuna girer elini vücuduna yapışarak "üstadım!" diye haykırır. Üstadı ise, "Kardeşim korkmayınız! Bunlar beni öldüremeyecekler. Bu nurlar bütün cihana yayılacaktır!" der. Ardından gardiyanlar yine falakaya yatırınca bu sefer; “Allah Allah” diye haykırarak acılarını dindirir. (Ahmed Tanyel'den)

Bir gün namaz kılarken gardiyanın girip çıktığını ve yemeğine zehir attığını düşünür ve yemeği dökeyim dediği halde tesbihattan sonra unutur ve yemeği yiyip zehirlenir. Günlerce yeme içmeden kesilir bayılır ve kusma hali geçirir. Gündüzalp, “Üstadım unutmanız mümkün değil nasıl oldu” deyince, “yatarken pencereyi açtırıp üşüyünce kapatmaya kalkınca niye kalktığımı unutuyorum, halbuki iman ve İslam'a ait her meseleyi hafızamda aynen muhafaza ediyorum. Demek Cenab-ı Hak unutturmuyor” cevabını verir.

Üstadın bu anlatımından; şahsi ve cüzi işlerde unutabildiğini çıkarabiliriz.

Nur talebelerinin davası Afyon ağır ceza mahkemesinde ilk olarak 26 Mayıs 1948’de başladı ve 6 Aralık 1948 Pazartesi'ye kadar aralıklarla sürüp gitti. İlk mahkemede 30 nur talebesi tutuksuz 19’u ise tutuklu yargılandı. Afyon mahkemesinde Zübeyr Abi de olmak üzere tam 24 nur talebesi müdafaa yazıp temyiz mahkemesine layiha göndermiştir. Eskişehir mahkemesinde hiçbir talebe kendini müdafaa etmemiş onları üstad tek tek savunmuştu. Denizli mahkemesinde ise; 10’a yakın nur talebesi yazılı olarak davası ve kendini savunmuştu.

Üstad talebelerini cezaevi ve mahkemelerde adeta avukat gibi eğitip yetiştiriyordu. Bu müdafaalar tashih edilip 14.Şua olarak yayınlandı. 26 Mayıs 1948 Çarşamba günkü mahkemede savunmalar tam 8,5 saat sürdü. En muhteşem savunmayı Zübeyr, Ahmed Feyzi ve Mustafa Osman ve diğerleri yapmıştır. Gündüzalp'in müdafaası en uzun olmasına rağmen tamamını Müdafaat Risalesi'nde yayınlayıp; ona "kahraman Zübeyr" ünvanını vermiştir. Gündüzalp bu mahkemede 28 yaşındaydı.

Kahraman Zübeyr Abi'nin 3 parça olarak; müdafaa, itirazname ve temyiz layihası olarak 48 sayfadan oluşur. Bizim açımızdan; insanlık tarihinin en samimi, en cesur, en cezaletli savunmaları arasındaki bu savunmaları, kayıtlı eserlerden okuyup tefekkür etmeliyiz. Gündüzalp savunmasında şöyle diyordu:

“Sorgu hakimliğinde; sen Risale-i Nur talebesiymişsin denildi. Bediüzzaman Said Nursi gibi bir dahinin şakirdi olma liyakatını kendimde göremiyorum. Eğer kabul buyururlarsa iftiharla; evet Risale-i Nur şakirdiyim" deyince üstadı ayağa kalkıp, "evet binine bedeldir" demiştir.

Temyize gönderilen bu müdafaa üzerine Zübeyr Gündüzalp tahliye edilir. Yaklaşık 1948 Temmuz sonunda hapisten çıkan Zübeyr Abi Afyon'da bir otelde kalmaya başlar. Üstad hapishane cümle / ana giriş kapısının üstündeki odada tek başına kalıyor ve penceresi yola bakıyordu. Zübeyr Abi; üstadla anlaştıkları saatte pencere önüne gider, istek ve talimatlarını yerine getirirdi. Rahime adlı bir hanıma yemeklerini yaptırıp cezaevine getirirdi. Böylece üstad yemeğinin zehirlenmesi tehlikesinden kurtulmuştur. Ayrıca çamaşırlarını yıkar / yıkatır, kağıt, kalem, mürekkep ihtiyaçlarını karşılardı.

Mahkemenin son duruşmaları uzun ve yalan iddialara rağmen müdafaalar çok kısa tutuluyor; üstadın müdafaa yazmasına engel olmak için her şey yapılıyordu. Mesela; Latince yazan biri görevlendirilmediği gibi daktilo da verilmeyip, çok kısa sürede müdafaasını yazıp bitirmesini istiyorlardı. Savcı temyiz layihalarını tam 3 ay Ankara'ya göndermeyip bekletir.

İşte bu işkenceli ortamda Üstad; "Haşirdeki Mahkeme-i Kübraya bir Arzı Haldir ve Dergâh-ı İlahiye'ye bir Şekvadır!" adlı uzunca bir şikâyet dilekçesi yazdırır. Bu şikâyet dilekçesi dışarı çıkartılıp daktiloda yazılıp ilgili makamlara gönderilecek ama nasıl? Zübeyr yine görüş için gittiğinde üstadını elinde bir kesekağıdı ile beklerken bulur. Bediüzzaman el kol hareketleriyle meseleyi uzaktan izah eder. Ardından cümle kapısı önüne gelmesini işaret eder ve kendi de kapıya gelir. Zübeyr abi kapıya gelince görevliler; “her gün her gün yine ne istiyorsun” dediklerinde, "tamam Mehmed Efendi tamam Ahmed Efendi” diye gardiyanlara hitap ederek “sizleri rahatsız etmeyeceğim bakınız üstad geliyor" diye zaman kazandı ve gelince gardiyanlar araya girince üstad, "Yok ben yemeyeceğim talebeme teberrüken vereceğim" deyip ağızlarına birer lokum sokuştururken, “bakın çok hoş siz de yiyin teberrükümdür ben yiyemiyorum dişim de yok" derken kese kağıdını Zübeyr'e uzattı; 'talebelere dağıt ve berayı malumat de' sözleriyle talebesi yavaşça uzaklaştı.

Sungur Abi bu şikâyet mektubunu daktiloda yazıp üstadın dediği şekilde; Bakanlar Kurulu, Adalet Vekaleti, Temyiz / Yargıtay, Başbakan, DP genel merkezi ve Fevzi Çakmak'a olmak üzere "yüksek makamınıza berayı malumat” / bilgi için arz olunur yazıp gönderilir. Bu dilekçeler Ankara'dan "Afyon savcılığına havale" şeklinde geri gelince savcı şok olur ve  Zübeyr Gündüzalp'i sorgular.

14.Şua'da yazıldığı gibi “Zübeyr, Abdurrahman yerine, Ceylan, Fuad bedeline verilmiş diye ihtar aldım" demiştir. Bu gelişme üzerine 20 Eylül 1949 Salı günü Üstad Nursi tahliye edilir ve polis kontrolünde bir evde 72 gün gözetim altında tutulur. Zübeyr abi ve başka talebeler hizmetini görmeye devam eder.

İşte bu evde hizmet ettiği ilk günlerde üstad Zübeyr'e kendi anlatımıyla şu teklifte bulunur:
"Benimle hizmet etmek istiyorsan; üstadım büyük velidir, mehdidir, dahidir vb. niyetle kalacaksan; ben istemem lüzum da yoktur. Amma eğer; benim üstadım gariptir, ihtiyardır, hastadır, kimsesizdir, Allah rızası için yardım edeceğim niyetiyle yapacaksan kabul edebilirim, sana 3 gün mühlet" der.

“Gittim yarım saat kadar düşündüm ve yanına dönüp dedim ki, 'ben üstadıma garip, hasta, ihtiyar, kimsesiz olduğu için, sırf Allah rızasına hizmet etmeyi kabul ediyorum' dedim.” Üstad, 'Maaşalah peki öyle ise' dedi. (Mufassal Tarihçe cilt 3, s: 1390)

1949 Aralık başında ise Üstad Said Nursi'nin 2. Emirdağ hayatı başlar. 1953 yılına kadar Emirdağ’da yaşamaya devam eder. DP iktidarıyla beraber 23 Temmuz 1950’de umumi af çıkar ve Zübeyr Abi'nin tayini 1951 başında Gaziantep Islahiye postanesine çıkar. 1952 yılında Ahmed Ramazanoğlu ile üstadın emriyle Şam'a giderler. Şam’dan İstanbul'a Osmanlı Türkçesi'yle şu bayram tebrikini yazar:

"Aziz sıddık ve sevgili kardaşımız. İstanbul'daki bütün Nurcu kardaşlarımızla beraber bayramınızı tebrik eder, sevgiyle gözlerinizden hürmetle ellerinizden öperiz. Çok kusurlu kardaşlarınız Ahmed Ramazan ve Zübeyr.”

Yine İstanbul'dan Emirdağ'daki üstadına yazdığı bir mektubun üzerinde; “İstanbul köyünden Emirdağ paytahtına…” yazmıştı.

Sonra da görevini Urfa'ya aldırtır ve Ceylan Abi'nin yerine Urfa'da hizmete başlar. Böylece Abdullah Yeğin, Hüsnü Bayramoğlu ve Zübeyr Gündüzalp 1953 yılı Şubat başına kadar önce Dergah'ta sonra Kadıoğlu Camii odasında kalarak iman, Kur'an hizmetine devam ederler.

Sonra üstadın gönderdiği ve “Risale-i Nur engellenirse bela ve musibetler artar” başlıklı mektubu savcılık ve emniyete verince Urfa'da 40 gün, Isparta'da ise hapishane lağım borularının alttan geçtiği zifiri karanlık bir zindanda, dayanılmaz lağım kokuları içinde 2 ay tutuklu kalırlar. Ramazan Bayramından bir gün önce 1953 yılı, 13 Mayıs Cumartesi günü tahliye edilirler. Zübeyr Abi serbest kalınca Samsun mahkemesi için İstanbul'da bulunan üstadının yanına gider ve vefatına kadar yanından ayrılmaz.

Sungur Abi'nin anlatımına göre Çam Dağı'na çıkarken Üstad; "Zübeyr ve Ceylan şehittir”, başka bir gün, “Zübeyr kumandandır, Sungur imamdır" yine bir gün, "Zübeyr sen fenafih üstad, Sungur da fenafinnur olmaya mecburdur" demiştir.

"Zübeyr abi sıddıkiyet makamındadır, dersane ve vakıf sisteminin kurucu ve işletmecisi odur."

Mahlas/ takma ad olarak da, Sıddık veya Selver ismini kullanıyordu. Bayram Abi Ankara'da onun adına bu hizmetleri yapmıştır. Yine Kasım 1950’de Ankara Ziraat Fakültesi bodrum katındaki geniş mescitte bir cumartesi akşamı gece yarısına kadar Zübeyr Abi; Pakistanlı bakan, Tahsin Tola vb. seçkin bir topluluğa Sözler ve Üstattan gördüğünü özetleyen uzun bir konuşma yapmıştır.

Sungur Abi, "Bu konuşmasını düzeltip Üstada okuyunca; bunu kim yazdı" dedi. Zübeyr Abi, 'Ankara' da kardeşler' deyince, 'Yok yok bunu Nur'un bir kurmayı yazdı' dedi. Sonra bunu Sözler'in sonuna ekletti.

1950’de bir gün Pakistan Maarif Nazırı Ali Ekber Şah, Bediüzzaman’ı Emirdağ’da ziyaret etmiş, geri dönmektedir. Üstad, Afyon-Ankara yoluna kadar Ali Ekber Şah'ı uğurlarlarken tam o anda; yoldan gelen otobüsten Zübeyir Gündüzalp iner. Üstadı Bediüzzaman Said Nursi ünlü sözünü o anda söyler: “Bir veziri uğurladık, bir veziri karşılıyoruz.” (Salih Özcan rh hatırası)

Tahir Abi zaman zaman, "Kardeşim bu zamanda Üstad demek Zübeyr demek, Zübeyr demek üstad demektir" derdi. (Mehmed Baytekin hatırası)

Ana babasına yazdığı bir mektupta; ana babasının helalinden geçinip helalinden beslediklerini, Hurşit dedesinin, çok sevdiği mayhoş elmayı yedirmeyişini, bağevinde bir gece anasının babası için, "Babanın gözü karadır o korkmaz" demesini unutamadığını belirtip, cesaretini babasından aldığını vurgulayıp; bu mukaddes hizmette oluşunu onların mübarekliğine bağlar.

Sıddık ve kahraman Zübeyr Ağabey ve tüm mümin sülalesine, nur talebelerine ve Üstadına Firdevs Cenneti diliyoruz.

3.bölümü 1953’den başlatmak niyetiyle...

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.