Bediüzzaman ve ilim-3

İsmail AKSOY

Kevnî kanunları anlamaya ve onlardan istifadeye dâvet etmiştir

 

Bediüzzaman, diğer İslâm âlimleri gibi, İlâhî kanunları iki kısma ayırır: Kitap ve Sünnetten oluşan şer’î kanunlar ve kevnî kanunlar olmak üzere. İkinci kısmı teşkil eden kanunlar, Allah’ın kâinatın işleyişi için koyduğu ve “tabiat bilimleri”nin konusu olan kanunlarla ortaya çıkan fıtrî kanunlardır. “Soğuk havaya maruz kalırsan hasta olursun, çalışırsan servete, tenbellik gösterirsen sefâlete girifdar olursun” gibi yaratılışa, hayata dair kanunlar…

Mü’min bu iki kanuna da riâyet etmelidir ki, Allah’a tam olarak itaat etmiş olsun. Bunlardan birini öteleyen Allah’a isyan etmiş olur. Bu konuda Bediüzzaman der ki: “Evâmir-i şer’iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evâmir-i kevniyeye karşı da itaat ve isyan vardır.”(1) 


Kevnî kanunlara uymanın karşılığı çoğunlukla dünyada verilir. Şer’î kanunlara itaat etmenin karşılığı ise genellikle uhrevîdir. Kevnî kanunlar mü’min-kâfir herkes için geçerlidir. Bunlara uyan kim olursa olsun sonuç elde eder. Sabreden kim olursa osun, zafer elde eder. Bu kural herkes için geçerli bir kuraldır. Bu düsturlara kim riâyet ederse, Allah’ın yardımı da yetişirse, mutlaka neticeye varılır. Sosyal hayatı tanzim edenlerin ve toplumu yönlendirenlerin kevnî kanunları nazara almaları gerekir. İnsan fıtratına aykırı iş ve işlemler başarısızlıkla sonuçlanır. İşte Bediüzzaman’ın veciz ifadesiyle konuya bakışı oldukça mânidardır: “Hayat-ı içtimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer.”(2)

İşte o zaman, rahmet-i İlâhiye Hakîm ismini imdadıma gönderdi; bana da masnuatın büyük gayelerini gösterdi. Yani, herbir masnu’ öyle bir mektûb-u Rabbânîdir ki, umum zîşuur onu mütalâa eder.

 

ilmî derinlikte Bediüzzaman farkı

 

İlmin kaynağı vahiy, ilham ve akıldır. Vahiy ve ilham peygambere ait olursa şeksiz ilim ve hikmettir. Peygamberin dışındakilere ait olursa vahye uygun olmak ve onu açıklamak şartıyla yine makbul bir ilim vasıtasıdır. Akıl ve  tefekkür ile tekâmül eder. Bediüzzaman Said Nursi (ra) bu nevi tefekkürün “marifetullahı” netice veren imana ait tefekkür olduğunu belirtmiştir.


Bediüzzaman Hazretleri, bulunduğu devir ve dönemin şartlarını okumayı, değerlendirmeyi ve bu devrin şart ve icaplarına göre bir vizyon ve misyon ortaya koymayı başarabilmiş bir müceddiddir. Onu yaşadığı çağda akranlarından ayıran ve bugüne taşıyan en mühim hususiyetlerinden birisi, belki de, İslam’ı yeniden okuma ve bu okuyuşu devrin gereklerine ve ihtiyaçlarına göre tefsir etme gayreti içerisinde olmasındadır.

 

Asrın başında beşeriyyet buhranlar içinde yanıp kavrulurken ve ideolojiler peşinde koşarken O, Şarkî Anadolu’nun bir âlimi olarak kendisini ne tekke, ne zaviye ve ne de medrese ile sınırlı tutmadan, asrını ve insanını okumayı başarabilmiş, yeni bir anlayış, metod, bakış açısı ve yeni bir fikirle ortaya atılmıştır. 

 

Kelâm-ı belîğ ile yani maksada uyan güzel ifadelerle yeterli ölçüde meramını aksettirmiş, güçlü ve ikna edici unsurları/figürleri ustaca kullanmıştır. Teşbih, temsil, aklî ve mantıkî delilleri nazarlara sunmada Kur’ânî perspektiften bakmasını/baktırmasını maharetle icra edebilmiş bir âlim, mütefekkir ve müceddid olarak İslâm âleminde haklı ve yüce payesine erişmiştir.

 

Makalemizi yine O’nun ilmî hakikatlere dair manidâr sözleriyle bitirelim:

"Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyâtın, herbir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs bir gölgedir."
"Meselâ, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehâsı, Cenâb-ı Hakkın ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetişip, hendese aynasında o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir."
"Meselâ, tıp bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlakın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rû-yi zeminde Rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle, tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur..."
(3) 

"Arkadaş! Kalble ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur." cümlesi ile "Aklın nuru fünun- u medeniyedir, kalbin ziyası ulum-u diniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tevellud eder." cümlesini nasıl anlamalıyız? (4)

 

DİPNOTLAR:

1-     Nursî, Mektûbat s. 449.

2-     A.g.e. s. 449.

3-     bkz. Nursî, Bediüzzaman, Sözler, Yirminci Söz, İkinci Makam.

4-     Bkz Nursî, Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, Katre; Münâzarat, Sualler ve Cevaplar.

 

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.