Bediüzzaman mı Seyyah mı?

Himmet UÇ

Bediüzzaman’ın karakterinin ve kişiliğinin iki yönü var, bir dış yönü, diğeri iç yönü. Bediüzzaman bu tarzı özellikle Peygamberimizi (asm) tanıttığı bahislere uygulamıştır. Peygamberimizin bir ubudiyet hayatı, bir de mücadele hayatı vardır. Bu iki hayat birbirini tamamlayan hayatlardır. Biri kendi nefsi ile mücadelesinin diğeri hariçteki düşmanları ile mücadelesinin hayatı.

Bediüzzaman’ın karakterini anlattığı bir çok bahisler vardır, özellikle kendini anlattığını söylediği bahislerden birisi Ayet-i Hasbiye’dir. Buna bugün psikobiyografi diyorlar, yani bütün eylemlerin kaynağı olan ruhun fiillerde olan görüntüsünün anlatılması. Bediüzzaman kendi ruhunun şarihi, şerhedicisi yani anlatıcısıdır. Dördüncü Şua’nın başında şöyle bir kaydı vardır. “Birinci mertebe çok kıymettar bir hakikat olmakla beraber çok ince ve derindir. Hem bu birinci mertebe bana mahsus gayet ehemmiyetli bir muhakeme-i hissi ve gayet ruhlu bir muamele-i imani ve gayet gizli bir mükaleme-i kalbi suretinde mütenevvi ve derin dertlerime şifa olarak tebarüz etmiş. Bana tam tevafuk eden tam hissedebilir. Yoksa tam zevkedemez.”

Onun psikobiyografisi bütün eserlerinin taranması ile ortaya çıkacak özel bir çalışmadır. Batı düşüncesi yüzyıllardır sadece şahısların hayatını anlatır, eserlerini verir. Psikobiyografi buna karşı olarak kişiyi meydana getiren psikolojik ve ruhi nedenleri ele almak suretiyle yeni bir biyografi tarzı ortaya çıkarmıştır. Onun kendi hakkındaki kayıtları yani otobiyografik kayıtların taranması ve tasnifi ve telifi , sentezi ile böyle bir eser ortaya çıkabilir. Ben Tevfik Fikret ile ilgili yazdığım psikobiyografi için elliye yakın psikanaliz kitabı okudum, kitabım Türkiye’deki ilk psikobiyografi ama gel gör ki, muhafazakarların bir edebi muhiti yok, geniş bir dünyayı ve sanatı kucaklayan adamları yok, bu yüzden bu büyük eserim bitti. Amerika’ya birkaç tane gönderdim, Libre Yayınevi nerden elde etmişse ilanlarına almış. Necip Fazıl ile ilgili yazdığım imaj ve psikobiyografiyi de yine Avrupa’da bir kitabevi benden istedi.

Bediüzzaman’ın Ayet’ül Kübra’daki seyyahı kendisidir. Onun özelliklerinden birisi “tanımak ve bilmek için şiddetle merak etmek.” Onun biyografisine bakıyoruz gerçekten şiddetli merak hissi olan bir insan. Klasik Osmanlı medreselerinde okutulan yüzü aşkın kitapta ne olduğunu merak etmesi, onları elemesi ve onlardaki zamanın üstünde kalabilecek kısımları seçmesi çok büyük bir merakın tezahürüdür. Asrın başında İstanbul’a gitmiş. Orada kütüphaneleri taraması, Sarıyer’deki halvethanede kaldığı sırada okuduğu eserler, özellikle müsbet ilimler alanında okuduğu eserlerin püf noktalarını yakalaması, ilimin tevhid ile tezad gibi görülen yerlerini bulması ve onları açması, bir ilmi tamamen bilmeyen bir insan o ilmin dinle çatışan noktalarını bilemez. Özellikle İstanbul’dan Şam’a giderken büyük bir kısmını yazdığı Mesnevi isimli eserinde beş yüze yakın bahis var ve bunlar özetler ve aforizmalar tarzında onlarca ilim alanına temas eden paragraflar.

Bediüzzaman okuduğu eserlerde değer kısımları kendi dünya ve bilim görüşüne göre değiştirip bu eseri yolculuk eseri olarak ortaya çıkarmış. Ayrıca Peygamberimiz ve Peygamberlik kurumu hakkında yorumlarına bakılırsa büyük bir siyer tarayıcısı ve icmalcisi olduğu görülür. Sadece Peygamberimiz ile ilgili Ayet’ül Kübra’daki bahis binlerce sahife siyer taramalarından sonra ortaya çıkabilir. Çünkü her bir cümlesi Peygamberimizin (asm) hayatının büyük bölümünü içine alıyor. O hayatı ayrıntılı olarak görmeyen o özet cümleleri veremez. Onun merakı bir etüd konusu.

Onun özelliği “seyahat-ı fikriyeye alışmış“ olmaktır. Ayet’ül Kübra’da seyyah böyle tanıtılır. Seyahat-ı fikriye ne demek, nasıl anlatmak lazım? Seyahat ederken mi fikretmek, yoksa fikri seyahat ettirmek mi? Bediüzzaman’ın seleften farklı yönlerinden biri de bu. Haraket halinde metinler üretmek, sabit metinler üretmemek. Herhalde bu olsa gerek seyahat-ı fikriye,bu tür eserlerinde bir seyahattaki mekan, insan, eşyalar zaman gibi bütün unsurlar görünüyor. Ve anlatıcı devamlı bu mekan ve zaman koridorlarının içinde dünya ve kainat içinde fikri ile birlikte seyahat eder veya seyahat ederken fikri de seyahat eder. Küçük Sözlerdeki bütün anlatımlar hareketli anlatımlardan, mekanlardan, kainattan zaman koridoru içinde anlatılır. O “dağda ve sahrada fikriyle gezen” şahıs kendini anlatmıştır, her zaman gezme ihtiyacı duyan Bediüzzaman fikriyle gezer, gözleri ile görür fikri ile gezer.

Seyahat sözü Bediüzzaman’ın birçok eserinin yapısını, üslubunu da ihtiva eder, mesela Münacaat Risalesi bir seyahattır. O eser Kastamonu’da yazılmıştır. Ayet’ül Kübra’daki gözlemler burada duaya dönüştürülmüştür, nesneler birbirine benzer, şahıslar birbirine benzer. Ancak birinde iman için istimal edilen malzeme diğerinde dua için kullanılır. Ayet’ül Kübra’da da Münacaat‘ta da başlangıç semavattır. Seyahat semavattan başlar yukardan aşağı çeşitli duraklara uğrar bir tefekküri kendi deyimi ile seyahat-ı fikriyedir. Biri marifete biri hem marifet hem duaya dönüştürülmüştür.

Bediüzzaman hep hareketi seçmiştir hayatında ömrünün sonlarında bile hareketten vazgeçmemiş, bu hayatına hakim olan hareket eserlerine de hakim olmuş, eserleri de sabit durağan yapmamıştır, talebelerinden de eserleri çok okuyanlar hiç yerinde durmayanlardır. Sungur Abi, Muzaffer Abi, Nurettin Yaşar bu kategorinin örnekleridirler. Hareket kainatın da değişmeyen eylemidir, böylece Bediüzzaman kainatın hareketini hem hayatına hem de eserlerine, hem de tam kabil olan talebelerine yansıtmıştır.

Seyyah’ın bir özelliği Bediüzzaman’ın da bir özelliği yine tanıtımlarda ortaya konmuştur. “Mütefekkir misafir.” İnsan bir misafirdir dünyada, kerim bir zata misafir olmuştur, misafir hanenin yapılışını ve nimetlerin dizilişini kendi anlatır. “Cesim ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmaya başladı. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassatıyla süslendirip kendi dest-i sanatının  en latif, en güzel eserleriyle ziynetlendirip, fünun-ı hikmetinin en incelikleriyle  tanzim edip  düzelterek  ve ulumunun asar-ı mucizekaraneleriyle donatarak  tekmil ettikten  sonra her bir taam ve nimetlerinin  bütün çeşitlerinden en lezizlerine cami sofralar o sarayda kurdu. Herbir taifeye layık  bir sofra tayin etti. Öyle sahavetkarane, sanatperverane bir ziyafet-i amme izhar etti ki, güya her bir sofra yüz sanayi-i latifenin eserleriyle vücut bulmuş gibi kıymetli hadsiz nimetlerini serdi.”

Bediüzzaman’ın üzerinde tefekkür etmediği nesne, olay ilmi olsun kozmik olsun yok gibi, kainatı ve yer yüzünü oluşturan temel nesneler, ve evrenin hareketine hakim temel hareketler hepsi onun tefekkür alanına girmiştir. O nimetlerle süslendirilmiş bir sarayda hem misafir hem de görüş ve düşünce alanına giren her şeyi tefekkür eden bir büyük insandır. Bütün eserleri enfüsi ve afaki tefekkürlerdir. Bediüzzaman’ın tefekkür üslubunun özelliklerini, teknik donanımlarını anlatmak, eşyaya ve nesnelere, olaylara bakışını kurallarını belirlemek bir büyük çalışma olacak mahiyettedir. Tefekkür ederken o kadar farklı noktalardan hareket eder ki bu onun zekasının tek boyutlu değil ihata edilmez boyutlarının olduğunu gösterir. Hep aynı kalıplardan hareket eden İslam düşüncesi onunla hiç görmediği yeni ifade modları ve üslubları kazanmıştır.

Seyyahın bir özelliği “imanın kuvvetinden ulvi bir zevk-i hakikat  alan o seyyah-ı talib” olmasıdır. Burada iki özellik var. Seyyah-ı talib ne demek, taleb eden seyyah demek, yani isteyen, yeni şeyler öğrenmek isteyen birisi demek. İmanının kuvvetinden hakikat zevki hem de ulvi bir hakikat zevki alan kişi demek ki sürekli taleb eden insan oluyor. Sürekli ilim talep etmeyen bir insan hakikat zevkini yitirmiş demektir, dolayısıyla onda taleb eden seyyah özelliği olmaz. Sürekli aynı bilgilerle yerinde sayan bir insan hakikat zevkini yitirmiştir. Sürekli talep eden bir insan olarak çok az insan gördüm. Her an okuyan ve mütalaa eden bir insan, gördüklerim ayrı bir konu bir elin parmaklarını geçmez. Çünkü çok defa karşılaştığında bakış açısı ve ilminde bir değişme görmüyorum, demek yerinde sayıyor. Ayet’ül Kübra’da seyyahın özellikleri Bediüzzaman’ın ideal talebe örneğidir. Bunların birini kendinde gösteren ileri düzeyde bir talebedir.

Yeni bir özellik “çok müştak olan o mütefekkir yolcu”, sonra “meraklı ve müştak yolcu adam” aynı özellik içinde biri de “Dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan” aynı doğrultuda “her yerde Rabbini arayan” seyyah. Bu cümlelere hakim olan arayış içinde olmaktır, aramanın itekleyicisi de meraklı ve müştak olmaktır. Meraklı olmayan hakikati aramaya çok istekli olmayan arayıcı olamaz ki. En son mertebe otuz üçüncü mertebe orada özetleyici bir tanıtma cümlesi kullanır Bediüzzaman; ”İşte bizim seyyah diyor ki…” Bu giriş cümlesi ile Bediüzzaman seyyahına “bizim seyyah” diyor. Hani Taptuk Emre kafasını şeyhinin eşiğine koymuş olan Yunus Emre’ye ayağı dokununca, ola bu kim demiş” onlar da “Yunus Efendim“ demişler, o ise “bizim Yunus mu demiş.” Dergahtan bezip kaçan Yunun bu iltifatı duyunca kalkmış şeyhin ayaklarına kapanmış. “Efe” demiş. Oğul ben seni kapalı bir hazine yapmıştım sen durmadın haydi neyse” der onun gibi.

Ve seyyahın dediğini ikinci elden nakledici olarak yansıtıyor. “Elhamdülillah her yerde aradığım  ve her şeyden sorduğum  halıkımın  ve malikimin  vücub-ı vücuduna  ve vahdetine şehadet eden  Otuz  Üç Hakikatı gördüm ve dinledim.” Hem görüyor hem de dinliyor, nekadar harika fililer kullanmış gördüm ve dinledim, kainatı yer yüzünü büyük insanları gördüm ve dinledim. Gören ve dinleyen bir seyyah.

Bediüzzaman, arayış içinde yaşamıştır. Van‘da ilk çocukluk yıllarında gittiği medreselerden meyus olur, aradığını bulmak ister ama beyhude. Aramakta o kadar müştak ve meraklıdır ki Peygamberin (asm) nazarı dikkatini celbeder ve ona rüyada ilim için söz verir. Bir arayışın sonucudur böyle bir ahdetme. Kendisi bir başka arayışını Mesnevi isimli eserinin başında anlatır. “Kırk elli sene evvel Eski Said ziyade ulum-ı akliye ve felsefiyede hareket ettiği için hakikat ül hakaika karşı ehli tarikat ve ehl-i hakikat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi.” Bu cümlede bir arayışın devresidir, kanaat edememek. Çünkü aklı, fikri hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı idi, tedavi lazımdı. Sonra hem kalben, hem aklen  hakikata giden bazı büyük ehl-i hakikatın  arkasına gitmek istedi. Bu da yine bir arayış durağıdır. Baktı onların her birinin ayrı cazibedar  bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tehayyürde kaldı. İmam-ı Rabbani de ona gaybi bir tarzda Tevhidi Kıble Et demiş. Yani “Yalnız bir Üstadın arkasından git.” En ideali bulmak için yapılan bu arayış seyahatleri onun ne kadar aramakta ısrarcı olduğunu gösterir.

“Üstad-ı hakiki Kur’an‘dır. Tevhid-i kıble bu Üstadla olur” diye yalnız O Üstad-ı kudsinin irşadıyla hem kalbi hem ruhu gayet garip bir tarzda süluka başladılar. Nefs-i emmaresi de şukuk  ve şübehatıyla onu manevi  ve ilmi mücahadeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil, belki İmam-ı Gazali (ra) Celalettin (ra) ve İmam-ı Rabbani (ra) gibi kalp, ruh, akıl gözleri açık olarak ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenabı Hakk’a şükür olsun ki Kur’an’ın dersiyle irşadiyle hakikate bir yol bulmuş, girmiş. Hatta “Ve fi külli şeyin  lehü ayatün tedüllü ela  ennehü vahidün” hakikatine mazhar olduğunu  Yeni Said’in  Risale-i Nuriyle göstermiş.” Mesnevi’nin girişindeki mukaddime onun arayıcı özelliğinin kendi dilinden harika ifadesidir. Ama garip olan hakikati arama seyahati olan bu yılların içinde her durağı ana hedefe giderken eleştirip daha ideali bulmak için yürümesi araması hayret vericidir. Çünkü felsefe tarihinde, tasavvuf tarihinde ilim tarihinde birçok insan bulduğu kırık dökük hakikati en ideal bulmuş orada temekkün etmiş. Bediüzzaman en ideal noktayı buluncaya kadar durakları mekan ittihaz etmemiş.

Ayet’ül Kübra’daki şahıs tanıtımlarında şahıs bölümler ilerledikçe yeni özellikler kazanır. O şahısın her bölümde kişiliğine ilave edilen sıfatlar Bediüzzaman’ın karakter özellikleridir. Bediüzzaman’ın canlı örneği ve onun fiili portresi Ayet’ül Kübra’da  anlatılmış, gözler önüne serilmiştir. Onun kişiliği hiçbir eserinde olmadığı kadar bu eserde belirgin halde ortaya konmuştur. O  ülkemize ideal bir insan portresi çizerken aynı zamanda kendi hayatının fiillerinden doğan elle tutulur kimliğini de ortaya koymuştur. Onun hayatı boyunca özellik olarak taşıdığı bütün değerli sıfatlar burada kahramana yüklenmiştir. Bediüzzaman seyyahın kimliği altında “ben buyum, işte benim düşünce ve tefekkür hayatım budur” demektedir. Birçok yerde farklı şekillerde kendinden bahseden Bediüzzaman burada ise gözlemci ve yorumcu kişiliğinin örneğini vermiştir.

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.