Vefatının 55. Yıldönümü vesilesi ile Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin yakın talebelerinden merhum Zübeyir Gündüzalp ağabey ile merhum Mehmed Kırkıncı Hocaefendi arasındaki samimi ve hasbi bazı hatıraları nakletmek arzu ettim.
Bu hatıralarının büyük kısmı Kırkıncı Hocamın “Hayatım Hatıralarım” adlı eserinde geçmektedir. Burada bazılarını nakledip, tafsilatını o esere havale ettim. Konularını da birkaç kısma böldüm.
Rabb-i Rahimimiz her ikisinin kabirlerine felek çarklarını döndürdükçe Rahmet ve af bulutlarını sağanak sağanak yağdırsın. Âmin.
Salih Okur
ÜSTAD HAYATTA İKEN
Bilindiği gibi merhum Mehmed Kırkıncı Hocaefendi, 1955 senesinde Üstad Bediüzzaman’ın Isparta’da ziyaret eder. Daha önce gıyaben tanıdığı Zübeyir Gündüzalp ağabeyi ilk defa orada vicahi olarak görmüş olur. Hocamız, hatıralarında buna şöyle değinir;
“…Formayı bir diğer talebesine uzatarak: “Zübeyir, oku!” diye emretti. Zübeyir Ağabey, Üstad’ın uzattığı formayı büyük bir edeble aldı ve okumaya başladı.
Zübeyir Ağabey’in, cümleleri mânâlarıyla bütünleşen bir âhenkle okuyuşu, bende apayrı bir tesir uyandırdı. Büyük bir coşkunlukla okuyordu. Kelimeler sanki içinden kaynayarak dudaklarından dökülüyordu. Yüzünde bin bir mânâ iç içe parıldıyordu. Okurken, yer yer başını hafifçe kaldırıyor. Nazarlarını bizlere tevcih ediyordu. Bakışları temiz ve berraktı. Yeşilimsi gözlerinde ulvî mânâlar dolaşıyordu.” (Mehmed Kırkıncı, Hayatım Hatıralarım, s. 111)
…Kırkıncı Hocamız, 1958’de Erzurum’da açılan Üniversitenin şehrin sosyal dokusuna zarar verebileceğinden endişe etmektedir. O sırada Üstadı ziyaret giden iki nur talebesine, Üstada ulaştırmak için bir mektup yazıp verir; “Üstad’a bir mektup yazarak onlara verdim. Yakalanabilirler diye çok endişeleniyordum. Mektubumda İbrahim ve Mehmed Bey’lerin sâdık birer nur talebesi olduklarından bahsettim. Üniversiteyle ilgili hiçbir şey yazmamıştım. Üstad benim mektubumu Zübeyir Ağabey’e okutmuş. Zübeyir Ağabey’e: “Zübeyir, yaz.” demiş, “Orada açılan üniversite benim üniversitem olacak. Orada benim talebelerim okuyacaklar.”
Üstad Hazretlerinden bu mektubu alınca, mektubun benim endişelerime cevap olduğunu anladım ve kanaatimi tashih ettim. Bu mektup hepimizi şevke getirdi ve üniversite hizmetine karşı kalplerimizde büyük bir sevgi uyandı.” (Kırkıncı, a.g.e. s. 134-136)
ÜSTADIN CENAZE NAMAZINDA
Hocamız, Üstad Bediüzaman Urfa’da 1960’da Rahmet-i Rahmana kavuştuğunda, bir grup nur talebesi ile Urfa’da cenaze namazına iştirak eder:
“Cuma namazını Dergâh’taki câmide kıldık. Urfa’ya sanki bir insan seli akmıştı. Caddeler, sokaklar Nur talebeleri ile dolup taşmıştı. Namazı müteakip medreseye gittik. Sungur Ağabey, Ceylan Ağabey, Zübeyir Ağabey ve Tahiri Ağabey medresedeydiler.
Zübeyir Ağabey Üstad’ın son dakikalarını ve vefatını cemaate şu cümlelerle anlatıyordu. “Üstad’ın hastalığı çok ilerlemişti. Ateşi çok şiddetliydi. Üstad bir ara rahatladı ve uykuya daldı. Biz kendi aramızda sessizce konuşurken Elazığ müftüsü Ömer Efendi içeri girdi ve Üstad’ı görür görmez: “İnna lillah ve inna ileyhi raciûn.” dedi. Biz ona doğru dönüp:
“Ne oldu?” diye sorduk.
“Üstad dünyasını değişti.” diye karşılık verdi. İtiraz ederek:
“Üstad yaşıyor.” dedik. Fakat Üstad’a dikkatli bakınca vefat ettiğini anladık.”
Sonra Üstad’ın vefatı anında aldıkları tedbirleri anlattı: “Üstad’ın vefat ettiğini öğrenince Ömer Efendi’ye vefatın gizli tutulmasını söyledik. Hemen Üstad’ın özel eşyalarını muhafaza altına aldık. Daha sonra savcıyı çağırdık ve gereken resmî işlemler başladı.”
Zübeyir Ağabey orada hazır bulunan cemaate cesaret vermek için şunları söyledi:
“Artık Üstad’ımız gitti. Bu hizmet bizim boynumuzda kaldı. Ölünceye kadar bu hizmeti devam ettireceğiz. Üstad’ımız vefat etti diye durmayacağız. Peygamberimiz (asm) vefat edince İslâmiyet’i yayma vazifesi durmadı; bu vazifeyi sahâbîler üstlendiler. Şimdi biz de bu hizmet uğrunda önümüze çıkan bütün engelleri aşacağız. Engeller ne kadar büyük olursa olsun, bizdeki himmet, şehâmet, celâdet, cesaret ondan daha büyüktür. Bu hasiyetlerin karşısına hangi engel çıksa küçüktür.” dedi.” (Kırkıncı, a.g.e. s. 171-172)
ZÜBEYİR AĞABEYİN İLTİFATI
“Üstad’ın vefatından sonra Zübeyir Ağabey bir süre Eskişehir’de kaldı. Oradayken beni yanına çağırdı. Görüşmemizde şöyle bir iltifatına muhatap oldum: “Hocam, hoş sefa geldin. Sizlere karşı hissettiğim muhabbetin, uhuvvetin derecesini ifadeden âcizim.”
Bu iltifat ve teveccühlere mazhar olmak benim için büyük bir saadet ve gayret vesilesi oldu.
Sonra: “Maşaallah. Erzurum’da hem talebe hizmeti yapıyor, hem de gazete lisanıyla Nurları neşir ve ilan ediyorsunuz.” dedi. O sıralarda Mustafa Polat Erzurum’da “Hareket” gazetesini çıkarıyordu. Bu gazetede Nur talebelerine baskı yapanlara, Risale-i Nur’a hücum edenlere ve menfî bilirkişi raporu hazırlayanlara karşı çok sert yazılar yazıyordu. Zübeyir Ağabey bize, bu yazıların Nur’un meşrebine pek uygun düşmediğini söyledi.
Böyle yazılarla o gibi kimselerin kin ve düşmanlıklarının daha da artabileceğine dikkatimizi çekti ve “Ehl-i dünyayı tahrik etmeyin ve itidal-i demden ayrılmayın.” ikazında bulundu. Anladım ki, bizi oraya çağırmasının asıl sebebi, “Hareket” gazetesindeki bu sert yazıların tadili imiş.
Bunun üzerine kendisine, “İtidal-i demi, (hâdiseler karşısında soğukkanlılığı muhafaza etme ve paniğe kapılmama) nasıl anlamalıyız?” diye sordum.
Zübeyir Ağabey soruma şu hâtırasını anlatarak cevap verdi: “Bir gün Isparta’da Üstad’ımız ile birlikteydik. Üstad’ımız sohbet sırasında bir ara buyurdu ki: “Şimdi Fransızların ve İngilizlerin uçakları gelse, burayı bombardımana tutsalar, (o sırada ayak ayak üstüne attı ve) ‘Zübeyir bana bir kahve yap’ derim.” İşte itidal-i demi böyle anlayacağız.
“Îman ve Kur’ân hizmetini durdurmaya hakkımız yok. Bunu her zaman aşk ve şevk ile devam ettireceğiz. Hapislere girersek, kendimizi medreseye girmiş gibi sayacağız. Çıkarsak bir başka medreseye çıkmış kabul edeceğiz.” (Kırkıncı, a.g.e., s. 196-197)
ZÜBEYİR AĞABEYDEN HİZMETTE TEDBİR ÖLÇÜSÜ
“O zamanlar dersleri haftada iki gün (Pazartesi, Perşembe) günleri yapıyorduk. Takipler sıklaşınca, “tedbir olarak ne yapabiliriz?” diye kendi aramızda bir müşavere yaptık. Üniversite nur talebelerinden Alaaddin Başar, Zübeyir Ağabey’in “Tedbiri azami hizmet içinde görüyoruz.” sözünü hatırlattı. Biz de Zübeyir Ağabey’in tavsiyesine uyarak dersleri haftada yedi güne çıkardık. Cemaati ikiye ayırdık. Böylece haftada 14 ders yapılmaya başlandı.” (Kırkıncı, a.g.e, s.195)
İZAH MESELESİNDE SÖZÜ
Merhum Rahmi Erdem Bey anlatıyor; “Bir gün izah konusunda Mehmed Kırkıncı Hocaya itiraz eden iki zat benden bu hususu Zübeyir Gündüzalp’e sormamı istediler. Kendisine bu iki zatın arzusunu açtım.
İki kaşı çatıldı; “O kardeşlere selam söyle, Hocama karışmasınlar” diyerek, kesip attı.” (Rahmi Erdem, Davam, s. 47)
“OKUMAYI SEVDİRİYOR”
Merhum Zübeyir ağabey diyor ki; “Antep fedaileri nasıl yetişiyor? Okuya okuya… Fakat Erzurum, Allah razı olsun. Çok kitap sarf oluyor, belki başta veya başlarda gelir. Kırkıncı Hoca kitabın ehemmiyetini anlatıyor, okumayı sevdiriyor.” (Zübeyir Gündüzalp, Bir Dava Adamının Notları, 2, s. 28)
ZÜBEYİR AĞABEYİN İSTİŞARE İÇİN HOCAMIZI ÇAĞIRMASI
Hayatım Hatıralarım adlı eserde de görebildiğimiz gibi, hizmetle alakalı önemli meselelerde merhum Zübeyir ağabey sık sık hocamızı yanına çağırmıştır; “Zübeyir Ağabey çoğu zaman beni İstanbul’a çağırırdı. Her defasında cemaat için hayatî olan bir mesele ile karşılaşırdım.” (Kırkıncı, a.g.e, s. 306)
Mesela; Hüsrev Efendiyi ziyaret (s.227), Necip Fazıl ile görüşme (s. 298) vb …
ZÜBEYİR AĞABEYİN EVSAF VE AHLAKI
“Zübeyir Ağabey hayatının her anında ibâdetine ve feraizine dikkat ederdi. Çok az istirahat ederdi. Ya namaz kılar, ya Kur’ân, ya Cevşen veya Risale-i Nur okurdu veya okuturdu. Hastayken bile bu âdetini terk etmezdi.
Riyâdan çok korkardı. Güzel bir şey yaptığı zaman diğer Nur talebelerine atfederdi. Bir meşakkat geldiği zaman da kendi üzerine alırdı.
Üstad’ın “hizmette ileri, ücrette geri” diye ifade buyurdukları hakikate tam mâsadak olmuştu.
Bir gün Ankara’da Zübeyir Ağabey ile birlikteydik. Gece polisler medreseyi bastılar. Orada teksir makinesi ve Risale-i Nur’lar vardı. Bunların tamamının kendisine ait olduğunu söyledi ve polisler Zübeyir Ağabey’i alıp götürdüler.
İrfandan ve ubûdiyetten aldığı sürur ve neşeyi cennetlere değişmezdi. Okumadan aldığı feyzi başka hiçbir şeyden almazdı. Gerçekten de okuduğu zamanlar çok neşeli olurdu. Bazen sağ elini kaldırır ve yüzümüze bakarak “Maşaallah! Bakın Üstad burada ne demiş!” diyerek dikkatimizi çeker ve sözünü ettiği kısmı bize de dinletirdi.
Malayaniyattan ve gıybetten çok nefret ederdi. Yanında kimsenin gıybet etmesine müsaade etmezdi.” (Kırkıncı, a.g.e, s. 202)
HOCAMIZDAN YAZMASINI İSTEDİĞİ MESELELER
Zübeyir ağabey ilim, mantık ve muhakemesine çok itimat ettiği Hocamızdan bazı meselelerde kalem oynatmasını da istemiştir. Bunlardan biri “derin ellerin” hazırlayıp, merhum Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ye isnat ederek yaymaya çalıştıkları, Bediüzzaman aleyhindeki “Tuhfetür Reddiye” adlı sahte broşürdür:
“Zübeyir Gündüzalp Ağabey, bu broşüre karşı bir cevap hazırlanmasını zaruri görmüştü. Bu maksatla benden de bir yazı yazmamı istedi.
İstenen yazıyı kaleme aldım ve Zübeyir Ağabey’e gönderdim.” (Kırkıncı, a.g.e. s. 218)
Bu konuda başka bir nakli, Zübeyir ağabeyin yanında uzun zaman kalmış olan merhum Ömer Çiçek bey şöyle anlatıyor; “Bir gün İsa (a.s) ve mehdi mevzuunda okunan derste Zübeyir Ağabey; “dinin emirleri arasında tenakuz yoktur ve olamaz bundan dolayı ahir zamanda gelecek İsa ve mehdi meseleleri hakkında beşaretler, teşbihler, teviller ve izahlar bazılarınca Kanun-u Adetullah’a uymayan tarzda yapılıyor.
Risale-i Nur’dan istifade ile onun ölçülerinde, doğrusunu geniş bir şekilde Kırkıncı hoca iyi yazar ve yazmalı ki ümmetin kafa karışıklığı gitsin ve gidermeli” dedi.” (Ömer Çiçek, Üstadım Bediüzzaman, Cilt; 1, s. 258)
Bir de fakirin bir şahitliği var. Kümbet’i bir ziyaretimizde bizzat Kırkıncı hocamız anlatmıştı. Zübeyir ağabey kendisinden Üstadı nasıl tanıdığını yazmasını istemiş. O da kısaca yazmış ve bu yazılar o zaman haftalık olarak çıkan “İttihad” mecmuasında yayınlanmış. Merhum Zübeyir ağabey bu yazıları itinayla keserek, bir deftere yapıştırmış.
“Zübeyir ağabey vefat ettikten sonra Mehmed Emin Birinci bu defteri getirip bana vermişti” demiş ve defteri bize göstermişti hocamız. Daha sonraları bu yazılar “Bediüzzaman’ı Nasıl Tanıdım” kitabının çekirdeği olmuş.
ZÜBEYİR AĞABEYDEN BAZI HATIRALAR
Merhum Hocamız sohbetlerinde zaman zaman Zübeyir ağabeyden hatıralar anlatmıştır. Bunlardan da birkaç numune vererek yazımıza son veriyoruz:
* Zübeyir ağabey -Allah rahmet etsin- anlatırdı; “Üstad çok hasta, tabii ihtiyar. Gene de gece teheccüde kalkardı. Bir gün dedim ki; Üstadım çok hastasınız, böyle etmeseniz?” Üstad “Nasıl yatayım, zaman gidiyor, Daha bu zaman geri gelip ben onu yakalayamam, bunu değerlendirmem lazım” demiş. (3. Lem’a Dersinden)
*1952 olabilir, Van'a gittim. Üstad sağ o zaman. Zübeyir ağabey bana bir mektup yazmıştı; "Hocam, Üstad bana diyor ki, "daha ben oralarla bir daha gidemem. Sen benim bedelime o eski vatanımı bir gez." Ben de hastayım, sen benim bedelime oraları bir gez, dolaş" demişti.
Van'da nur talebelerinden Kuralkanlar ailesine misafir oldum. Kuralkanların dükkânının karşısında bir çay bahçesi vardı. Büyük bardaklarla çay getirirlerdi. Hep ihtiyar adamlar, ben o zaman gencim. "Bana da hepsi "Seyda'nın talebesi" diye hürmet ediyorlardı.
Baktım bunların hiçbiri Risale-i Nur'u bilmiyor, Risale-i Nur'dan haberleri yok. "Acaba bunlar Üstada neden hayranlar" diye düşündüm.
O ihtiyarlara dedim ki; "Sizin Üstaddan bu memnuniyetiniz nedendir"
Bir ihtiyar "Aman efendi, ne söylüyorsun? Hayatımızı ona borçluyuz" dedi.
"Nasıl" dedim, "Şeyh Said isyanına karışacaktık, o bizi ikaz etti. Sonra, daha evvel de, Ermenilerin zulmünden bizi o korudu" dedi. (16. Lem’a Dersinden)
* Üstad bir zaman Zübeyir abiyi Urfa’ya bir müddet kalması için göndermiş. Urfa’da Abdullah Yeğin ağabey var o zaman. Orada bunlar demişler ki: “Biz hakikaten Üstad gibi yesek, alışsak ne olur? Elbette iyi olur canım” demişler. Ve başlamışlar bir tas çorbayı tâlime.
“Bir müddet sonra baktım” diyor Zübeyir ağabey, “dayanamıyorum. Gizlice bir lokantaya gidip karnımı doyurmaya başladım. Eve geldiğimde görüyorum ki Abdullah ağabey hiç aldırmıyor, hayret ediyorum. Maşallah diyorum. Nefsine ne kadar hâkim. Meğer o da benden habersiz gidip yiyor ve kendi kendine diyormuş: “Bu Zübeyir ağabey maşallah yahu, nasıl dayanıyor?”
Kaynaklar
1-Mehmed Kırkıncı, Hayatım Hatıralarım, Ekev Yayınları, 2022, 1. Baskı
2-Rahmi Erdem, Davam, Timaş Yayınları, İst. 2018, 12. Baskı
3- Zübeyir Gündüzalp, Bir Dava Adamının Notları; 2, Mega Basım Yayın, İst.
4-Ömer Çicek, Üstadım Bediüzzaman, 1, Şahsi Basım, 2010