Başkaları 'şeriat adına' karşı çıkarken, Said Nursi 'şeriat adına' meşrutiyeti savundu

İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, İslam dünyasında iktidarı hukukla sınırlamayı dinin kendi kavramlarıyla savunan düşünürleri; bu arayışın temsil, eşit vatandaşlık ve temel haklar konusunda açtığı imkânları ve aşamadığı sınırları ele aldı

Mustafa Yeneroğlu, Karar'daki “Meşrutiyet bizim miydi? İslam dünyasında anayasal devlet arayışı” başlıklı yazısında Bediüzzaman Said Nursî’nin meşrutiyet, hürriyet ve istibdat hakkındaki görüşlerine de yer verdi.

SAİD NURSİ, MEŞRUTİYETİ HALKA NASIL ANLATTI?

1909 ilkbaharında İstanbul’da bir isyan patladığını hatırlatan Yeneroğlu, "Ayaklanan askerlerin sloganlarından biri “Şeriat isteriz”di. Askerî hoşnutsuzluklarla İttihatçı karşıtlığının iç içe geçtiği hareket, bir yıl önce yeniden yürürlüğe giren anayasal düzeni sarsıyordu. Oysa aynı şehirde divan-ı harbe çıkarılan Said Nursi, savunmasında meşrutiyeti halka nasıl anlattığını aktarıyordu: “İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır.” Şeriat adına anayasal düzene karşı çıkılıyor, aynı şeriat adına meşrutiyet savunuluyordu" dedi.

MEŞRUTİYET BİZİM MİYDİ?

Bu hesaplaşmanın sadece İstanbul’a özgü olmadığına dikkat çeken Yeneroğlu, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Tunus’ta, Kahire’de ve Tahran’da da iktidarın sınırlarının tartışıldığını ifade etti:

"Kaybedilmiş savaşlar, borç içindeki hazineler, yabancı müdahaleler ve hükümdarların keyfîliği, aydınları benzer sorulara yöneltiyordu. Avrupa’nın anayasa ve meclis tecrübesini, kendi geleneklerinin şûra, biat, adalet ve maslahat, yani kamu yararı kavramlarıyla yorumladılar. İktidarı kanunla sınırlamak, hükümdarı meclisin denetimine bağlamak dinin yabancısı mıydı, yoksa dinin kendi emri mi? Bu düzen farklı inançtan olanın ve kadının eşit haklarını da koruyacak mıydı? Meşrutiyet bizim miydi?"

“İSLÂMİYET GÜNEŞ GİBİDİR, ÜFLEMEKLE SÖNMEZ”

Bir çok farklı isimlerin meşrutiyet hakkındaki yorumlarına yer veren Yeneroğlu, Said Nursi'nin istibdat eleştirisini yalnız hükümdara yöneltmediğini tahakkümün insanların düşünme ve davranma biçimlerine de işlediğini söyledi:

"1908’de meşrutiyet geri geldiğinde onu hararetle sahiplenenler arasında âlimler de vardı. Said Nursi’nin 1911’de yayımlanan Münâzarât’ında aşiretlerin kaygısı şu soruda dile gelir: “Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?” Cevabı açıktır: “İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez.”

"Onun istibdat eleştirisi yalnız hükümdara yönelmiyordu; tahakküm, insanların düşünme ve davranma biçimlerine de işlemişti. Hürriyeti imanın gereği sayıyordu: Allah’a bağlılık, insanın başkasının tahakkümüne boyun eğmesini de başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmesini de engellemeliydi. “Meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır.”

"Gayrimüslimlerin kamu görevi üstlenmesini de yöneticiliğin bir efendilik değil hizmet olmasıyla açıklıyordu. Fakat meşrutiyet adı altında yeni bir istibdadın kurulabileceğini de söylüyordu."

Yeneroğlu, yazısını şöyle bitirdi: "Geriye bırakılan asıl emanet bir cevap değil, hâlâ açık duran bir sorudur. İktidarı, ne devleti ne de Allah adına konuşanı mutlaklaştırmadan, onun üstünde kalıcı bir ölçüye nasıl bağlarız? Meşrutiyet, bu soruyu İslam’ın diliyle sormayı başaran bir neslin mirasıdır. Onu yeniden sormak, Müslüman aydınların çok geç kaldıkları bir borçtur."

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.

Bediüzzaman Haberleri