Barla Modeli 16 - İman ilimlerine giriş (1)

Ümit ŞİMŞEK

Hidayet Senden olmazsa dirayet neylesin yâ Rab!
Arapça bilse de Bûcehl’e âyet neylesin yâ Rab!
Merzifonlu Muallim Cûdî Efendi

Bediüzzaman, Risale-i Nur Külliyatının konusunu iman ilimleri, Risale-i Nur hizmetinin alanını da iman hizmeti olarak belirlemiş ve bu tespitin altını kalın hatlarla çizmiştir. Bu ise alışılmış bir yaklaşım değildir. İman konusunun kendi başına bir ilim, hattâ ilimler topluluğu olarak incelenmesi ve Risale-i Nur gibi hayli yaygın bir hizmetin yegâne alanını teşkil etmesi, pek çokları tarafından yadırganmıştır ve hâlâ da yadırganmaya devam etmektedir. Bu yadırganmanın nedeni ise, imanın bir ara aşama olarak görülmesinden, “daha ileri düzeyde” birtakım konulara geçiş için bir basamak olarak telâkki edilmesinden başka birşey değildir.

Oysa Bediüzzaman’ın eserlerinde iman, Allah’ın varlık ve birliği ile bazı inanç konularını ispat etmek ve bunlara inanmakla olup biten bir olay değildir. İmanda, herşeyden önce, bir “tanıma” eylemi vardır ki, başlı başına bu bile bir ömrü kapsadıktan sonra, hâlâ keşfedilmeyi bekleyen esrarıyla insanları cezbesi altında tutacak bir potansiyele sahiptir.

İslâm geleneğinde “marifetullah” adıyla anılan bu tanıma faaliyeti, kâinatın bütününü tanımaktan daha ötede bir iş olarak görülebilir; çünkü varlık âleminde olup biten ne varsa, Onun isimlerinden birer parıltıdır, o kadar. İlâhî isimlerden birisi bir parıltısıyla gökleri, bir başkası baharı, daha başkası anneler ile yavrular arasındaki şefkat alışverişlerini göz kamaştıran bir güzelliğe büründürüyorsa, gönlünü o parıltıların kaynağına yönelten bir insan kendisini hangi enginlikte deryalarla karşı karşıya bulur?

İnsan, maddî ve manevî duyu ve yetenekleriyle, evrendeki her türlü güzelliğin bütün inceliklerini tek tek ayırt etmek ve İlâhî isimlerin onlardaki parıltılarını çözmek, sonra da o parıltıları hem diliyle, hem haliyle bizzat yansıtmak üzere düzenlenmiş bir varlıktır. Gelip geçici dünya hayatında bundan başka hangi amacı insanın önüne bir ideal olarak koyacak olsanız, ona yakışmadığını hemen fark edersiniz. Bütün dünyanın egemenliği gibi erişilemeyecek şeyler de bu hükme dahildir; çünkü bütün bunlar fânidir, oysa insanın başta hayalgücü olmak üzere bütün yetenekleri, o erişilemeyen şeylerin de erişemeyeceği yerlere, sonsuzluklara uzanmaktadır.

Kaldı ki, bu dünyaya gelen herhangi bir akıl sahibi varlık, tıpkı Bediüzzaman’ın Yedinci Şuada macerasını yazdığı “kâinattan yaratıcısını soran gezgin” gibi, gözünü açıp da etrafa baktığı anda, kendisini bir muhteşem ülkede bulur ve bu ülkenin sahibini tanımak ister. Zaten herşeyiyle Onu tanımak ve Onun eserlerindeki üstünlükleri zevk etmek üzere yaratılmıştır insan; bu merak onun içine düştükten sonra, ömrü de aradığını tanımakla geçer.

Bununla beraber, sağlıklı bir tanıma eylemine girişmeden önce, imanın sağlam zeminlere oturtulması zorunluluğu vardır. Ve iman konusu, daha bu aşamada iken, günümüzde her yandan gelen sarsıntılarla, mâsum görünüşle saldırılarla, en sağlam bir aklı bile tereddüde düşürecek vehim ve vesveselerle karşı karşıyadır. Kime sorarsanız “Bir Allah var” der. Kime sorarsanız Müslümandır. Lâkin insanların hayat felsefelerini incelemeye başladığınızda, Allah’ın mülkünün sebeplere, doğa yasalarına, birtakım dünya adamlarına veya kurumlarına bölüştürülmüş olduğunu görürsünüz. Allah’a kalan ise, insanların henüz el atamadığı göklerden ibarettir; orada, günlük hayatımıza karışmamak şartıyla tanrılığını devam ettirebilir ve bu haliyle, tıpkı bir meşrutî kral gibi, sonsuz saygıya da muhatap olabilir!

Ne var ki, birçoklarının iman olarak gördüğü bu yaklaşım, Kur’ân’ın “şirk” olarak lânetlediği şeyin tâ kendisidir. Bediüzzaman da, “Herkes Allah’ı bilir; bu kadar derse ihtiyacımız yok” şeklindeki itirazlara verdiği cevapta, bu yaklaşımı “Hiçbir cihetle Allah’a iman hakikati onda yoktur” diyerek şiddetle reddetmektedir:

Halbuki Allah'ı bilmek, bütün kâinatı ihata eden [kuşatan] rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek—hâşâ—hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikati onda yoktur.

Bediüzzaman, bahsin devamında, böyle bir inanışın, sadece “inkâr etmemek” düzeyinde kaldığına işaret eder. Halbuki, iman etmek, inkârın yokluğundan ibaret bir hadise değil, başlı başına bir fiildir.

Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.

Evet, kâinatta hiçbir zîşuur [şuur sahibi], kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl'i inkâr edemez... Etse, bütün kâinat onu tekzip edeceği için susar, lâkayd kalır.

Fakat Ona iman etmek, Kur'ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.82[1]

“Kur’ân’ın ders verdiği gibi” tanımı, Risale-i Nur’un iman bahislerini özetleyen güzel bir tariftir. Bu tanım, Risale-i Nur’un rahmet ve muhabbet hakikatlerine ağırlık vermesi kadar, herşeyi her an her haliyle kuşatan bir rububiyeti ders vermesi yönünden de gerçeği yansıtmaktadır. Bu iman tanımında, ne insanın, ne de daha küçük veya büyük herhangi bir varlığın, en gizli ve en küçük bir hal ve hareketinde bile Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti dışında hareket etme olasılığı yoktur. Ama iyi ki yoktur. Aksi takdirde, en gizli arzularımızı açıp en derin dileklerimizi sunacak kimi bulurduk? Bizi her yönden saran tehlikelere karşı sığınacak kimimiz olurdu? Sırlarınının küçücük bir bölümünü bile hâlâ çözemediğimiz bedenimizin, onun ötesinde de manevî varlığımızın en karmaşık ayrıntılarında Onun hükmü geçmeseydi, hayat bu kadar rahat ve bu kadar tatlı bir şekilde yaşanır mıydı?

Kur’ân’ın irşadları ışığında Risale-i Nur’un ders verdiği iman, bir dostun her yerde ve her zaman varlığını kendisiyle beraber hissetmeyi, bunu gözüyle görmüşçesine bir kesinlikle bilmeyi ve bütün sıcaklığıyla yaşamayı sonuç veren bir imandır. O gizemli üslûbun insanı ilk satırlarından itibaren içine aldığı âlemlerde işte böyle bir imanın sıcaklığı hissedildiği içindir ki, insanlar, bu eserleri okudukça vurulmuşlar, okumakla doymamışlar, defalarca okumak suretiyle bir mutluluğu tekrar tekrar tatmak ve her okuyuşta o satırlar arasında yeni parıltılar keşfetmek arzusuna tutulmuşlardır. Risale-i Nur’un iman ilimlerini kapsadığını ve iman ilimlerinin de insan için hava veya su demek olduğunu dikkate almayanlar ise, bu eserlerin niçin tekrar tekrar okunduğuna akıl erdirememişler ve binlerce, yüz binlerce, belki de milyonlarca insanın, bu eserlerin telifinden beri onları her gün ve gece tekrarlayıp durmasını şaşkınlıkla izlemişlerdir.

Bediüzzaman Said Nursî, talebeleriyle yazışmalarında, Nur Risalelerinin bu özelliğine zaman zaman dikkati çekmiş ve onlardan, iman ilimlerini başka ilim branşlarıyla karıştırmamalarını istemiştir.

Ümit ediyorum ki, Cenab-ı Hak kabul etse, tevfik verse, yazılanlar dalâlet bulutlarını dağıtmaya kâfidirler. Her derdin devâsı içinde var demeyeceğim; fakat mühlik dertlerin ağleb devâsı [helâke yol açan dertlerin çoğunun devâsı], yazılanlarda vardır. Siz onların mütalâasını, kıymettar bir ibadet olan tefekkür nev'inde telâkki ediniz. Ve onlardaki ilmi, envâr-ı imandan ve mârifetullahtan tasavvur ediniz ki usanç vermesin. Hem sizde ve müstemiînde [dinleyenlerde] iştiyak olduğu zaman okuyunuz.83[2]

Onuncu Sözün kıymeti tamamıyla takdir edilmemiş. Ben kendi kendime hususî, belki elli defa mütalâa etmişim ve her defasında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyaç hissetmişim. Böyle bir risaleyi bazıları bir defa okuyup, sair ilmî risaleler gibi yeter der, bırakır. Halbuki bu risale ulûm-u imaniyedendir [iman ilimlerindendir].84[3]

İlim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi, her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibarıyla inşaallah o cümledendir.85[4]

Mektubunuzda Risale-i Nur'un mizanlarını her okudukça daha ziyade istifade ettiğinizi yazıyorsunuz. Evet, kardeşim, o risaleler Kur'ân'dan alındığı için kut ve gıda hükmündedir. Hergün ihtiyaç gıdaya hissedildiği gibi, her vakit bu gıdâ-yı ruhânîye ihtiyaç hissedilir. Senin gibi ruhu inkişaf edip kalbi intibaha gelen zatlar okumaktan usanmaz. Bu Kur'ânî risaleler, sair risaleler gibi tefekküh [meyve] nev'inden değil ki, usanç versin. Belki tagaddîdir [gıdadır].86[5]

[1] 82. A.g.e., 1764-5.
[2] 83. A.g.e., 1511.
[3] 84. A.g.e., 1536.
[4] 85. A.g.e., 1516.
[5] 86. A.g.e., 1548.

umsimsek@gmail.com

 

İlk yorum yazan siz olun
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.