Barış ve kardeşliğin önemli bir faktörü: Milliyetçilik anlayışı (2)

Ahmet AKGÜNDÜZ

Barış ve kardeşliğin önemli bir faktörü: Milliyetçilik anlayışı (2)
 
III - TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ VE BAZI TEREDDÜTLERİN GİDERİLMESİ
Önceki yazımızda Bediüzzaman’ın menfî ve müsbet milliyetçilik hakkındaki görüşleri üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda da onun özelde Türk milliyetçiliği ile ilgili görüşlerini ele alacağız. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, “Din yok, milliyet var” şeklindeki anlayışla, menfi manada Türk milliyetçiliğinin devlette hâkim kılınmaya çalışıldığını ve hatta bu manada menfî milliyetçilik âlet edilerek Türkçülüğün İslâmiyet’in bir kısım şe’âirine karşı kullanıldığını hepimiz biliyoruz.

Bediüzzaman’ı bütün mahkemelerde ve fikir platformlarında Kürtçülükle itham eden menfî milliyetçi Türkçülere cevap verirken bu manayı bütün yönleriyle vuzûha kavuşturmuştur:
“Ben felillâhil-hamd Müslümanım. Her zamanda kudsî milletimin üç yüz elli milyon (şimdi 1.5 milyar) efradı vardır. Böyle ebedî bir uhuvveti tesis eden ve dualarıyla bana yardım eden ve içinde Kürtlerin ekseriyet-i mutlakası bulunan üç yüz elli milyon kardeşi, unsuriyet ve menfi milliyet fikrine feda etmek ve o mübarek hadsiz kardeşlere bedel, Kürt namını taşıyan ve Kürt unsurundan addedilen mahdut birkaç dinsiz veya mezhepsiz bir mesleğe girenleri kazanmaktan yüz bin defa istiâze ediyorum (Allah’a sığınıyorum). Ey mülhid! Senin gibi ahmaklar lâzım ki, Macar kâfirleri veyahut dinsiz olmuş ve frenkleşmiş birkaç Türkleri muvakkaten, dünyaca dahi faydasız uhuvvetini kazanmak için, üç yüz elli milyon hakikî, nuranî menfaattar bir cemaatin bâki uhuvvetlerini terketsin.
Türkçülük perdesi altına giren ve hakikaten Türk düşmanı olan hamiyetfuruş mülhidlere derim ki:
Din-i İslâmiyet milliyetiyle ebedî ve hakikî bir uhuvvet ile Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla şiddetli ve pek hakikî alâkadarım. Ve bin seneye yakın, Kur’ân’ın bayrağını cihanın cihât-ı sittesinin (altı yönünde) etrafında galibâne gezdiren bu vatan evlâtlarına, İslâmiyet hesabına müftehirâne ve taraftarâne muhabbettarım.
Sen ise, ey hamiyetfuruş sahtekâr! Türk’ün mefâhir-i hakikiye-i milliyesini (Türk’ün hakiki ve milli iftihâr vesilelerini) unutturacak bir surette mecazî ve unsurî ve muvakkat ve garazkârâne bir uhuvvetin var. Senden soruyorum: Türk milleti, yalnız yirmi ile kırk yaşı ortasındaki gafil ve heveskâr gençlerden ibaret midir? Hem onların menfaati ve onların hakkında hamiyet-i milliyenin iktiza ettiği hizmet, yalnız onların gafletini ziyadeleştiren ve ahlâksızlıklara alıştıran ve menhiyâta teşcî eden frenkmeşrebâne terbiyede midir? Ve ihtiyarlıkta onları ağlattıracak olan muvakkat bir güldürmekte midir? Eğer hamiyet-i milliye bunlardan ibaretse ve terakki ve saadet-i hayatiye bu ise, evet, sen böyle Türkçü isen ve böyle milliyetperver isen, ben o Türkçülükten kaçıyorum; sen de benden kaçabilirsin.”

Müsbet milliyetçilik açısından, bin sene İslâm’a bayraktarlık eden Türk milletine “Şu millet-i İslâmiye’nin kahraman bir ordusu” demekten çekinmeye de gerek yoktur. Nitekim Bediüzzaman, “Bütün senin mazideki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefâhiri kalbinden silme” ifadesiyle, Türk milletinin tarihte İslâmiyet’e hizmet açısından mefâhir-i milliyesini nakletmeyi, ırkçılık kabul etmemiştir. İşte bu mananın delilleri:

“İşte, ey ehl-i Kur’ân olan şu vatanın evlâtları! Altı yüz sene değil, belki Abbasîler zamanından beri, bin senedir Kur’ân-ı Hakîmin bayraktarı olarak bütün cihana karşı meydan okuyup Kur’ân’ı ilân etmişsiniz. Milliyetinizi Kur’ân’a ve İslâmiyet’e kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz, müthiş tehâcümâtı def ettiniz. Tâ ‘Allah öyle bir topluluk getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler ve Allah yolunda cihad ederler, Allah yolunda cihâd etmekten dolayı kendilerini ayıplayan ve azarlayanlardan da aslâ korkmazlar’ mealindeki Kur’an âyetine güzel bir mâsadak oldunuz. Şimdi Avrupa’nın ve frenk-meşrep münafıkların desiselerine uyup şu âyetin evvelindeki hitaba mâsadak olmaktan çekinmelisiniz ve korkmalısınız.
CÂ-YI DİKKAT BİR HAL: Türk milleti anâsır-ı İslâmiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslüman’dır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-i müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa Müslüman’dır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki, küçük unsurlarda dahi hem müslim ve hem de gayr-i müslim var.
Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslâmiyet’le imtizaç etmiş; ondan kabil-i tefrik değil. Tefrik etsen, mahvsın. Bütün senin mazideki mefâhirin İslâmiyet defterine geçmiş. Bu mefâhir, zemin yüzünde hiçbir kuvvetle silinmediği halde, sen şeytanların vesveseleriyle, desiseleriyle o mefâhiri kalbinden silme.”

IV - NETİCE
Müslüman bir insan, Müslüman bir toplumda azınlık olamaz; bizim inancımıza göre azınlık olmanın kriteri dindir. Biz, yani doğusuyla, batısıyla Anadolu’nun bütün bölgelerinde asırlardır beraber yaşayan insanlar, % 99 nisbetinde Müslümanlarız. Devletimiz lâik olsa da, fert olarak bizler Müslümanız. Devletimizin bir zamanlar beynini teşkil eden beyinler, altmış yetmiş senedir aksini iddia etseler de, bizim hissiyatımızı, bizim duygularımızı, bizim arzularımızı, bizim fikirlerimizi, hülasa kalbimizi, aklımızı ve nefsimizi te’siri altında tutan bir unsur vardır ki; o da dindir; müsbet ve mukaddes İslâmiyet milliyetidir. İşte biz, her şeyimize hâkim olan dinimize göre, kimin bize kardeş, kimin bize yabancı, kimin bu ülkede asıl vatandaş ve kimin azınlık olduğuna karar veririz.

Batılıların ve İslâm düşmanlarının Doğu ve Güneydoğu’daki olayları tahrik için kullandıkları en önemli silah olan azınlık fikrine, en öldürücü darbe, ancak ve ancak din ve İslâmiyet’le verilebilir. Zira İslâm’a göre, dünyada gerçek anlamda iki ayrı vatan vardır;
Birincisi, dar’ül-İslâm yani Müslümanların yaşadığı ve hâkim olduğu ülkelerdir ki; bu topraklarda birden fazla hâkim Müslüman devletin bulunması asla zarar vermez.
İkincisi, gayr-i müslimlerin hâkim olduğu dar’ül-küfr. Bin senedir dar’ül-İslâm olan ve kıyamete kadar da inşaallah öyle kalacak olan Anadolu insanının inancına, yani İslâm’a göre, kardeşi ve hatta babası da olsa, Türk de olsa, Acem de olsa, eğer gayr-i müslim ise, o bu ülkede azınlıktır. Eski tabirle zimmîdir ve İslâm ülkesinin asla asıl vatandaşı ve hâkimi olamaz. Ancak Müslüman olan herkes, ister Türk, ister Acem ve ister Arap olsun, bu ülkenin asıl vatandaşıdır. Kavmiyet farklılığı, asla azınlık manasını gündeme getirmez. İşte bu ruhu ve fikri, devlet siyâsetinde ve ahalisinin vicdan-ı âmmesinde hâkim kılan Osmanlı Devleti’nde Müslüman olan herkes, kendisini bu devletin aslî vatandaşı kabul etmekte ve bunun için Türk, Kürt, Arap veya Acem olmak bir mana ifade etmemektedir

Vakit

Yorum Yap
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
Yorumlar (6)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.