Banka Müdürü

Cemil Karakullukçu'nun hikayesi...


Güneş tam tepedeydi. Gökten adeta sıcak yağıyordu. Açılış törenine gelenlerin hepsinin elinde mendil vardı. Herkes terini siliyordu.

Bankanın önü dolmuştu. Ara sokaklara taşmıştı kalabalık. Gelenlerin çoğu çelenk götürmüştü. Kızgın güneşte çiçeklerin boynu bükülmüştü.

Yeni yapılan banka, yeşil, mavi, pembe karışımı mermerlerle kaplıydı. Diğer binalardan hemen ayrılıyordu. Yedi katlı sütun gibiydi. Banka para demekti. Paranın da açmadığı kapı yoktu. İhtişamlı yapılar bankaların değil de kimin olacaktı? Kocaman kocaman camlar boylu boyunca uzanıyordu binada. Alarmlı kapı, yapıya sadelik kazandırıyordu.

Sıcak gittikçe sanki çoğalıyordu. Tören mi olacaktı, konuşma mı yapılacaktı, tebrikler mi kabul edilecekti, ne olacaksa olsun diyesi geliyordu insanın. Çünkü sıcak bunaltıcıydı. Cisimlerin aksine duygular sıcakta gerilir; tahammülsüz kalır.
Ama banka müdürü bir türlü gelmiyordu. İlgililer telaşlanmıştı. Müdür yardımcısı ikide bir kürsüye çıkıyor, mikrofonu kurcalıyordu. Aşağı caddeden geçen arabalara dikkat ediyordu. Tören saati hayli geçmişti.

Kürsünün yanında hatırı sayılır kişiler bir grup meydana getirdi. Yedi kat binayı bir zaman süzdüler. Aralarında bir şeyler konuştular. Birkaç kişiyi koşuşturdular. Telefonlar açtılar. Banka müdürü yine ortalıkta yoktu.

Müdür yardımcısı bankanın ikinci katına çıktı. Bilemediği bir içgüdünün etkisinde odaları bir bir yokladı. Odalardan birinin kapısı kilitliydi. Üstelik içerden kilitliydi. Bir tuhaf oldu. Kafasında endişeli şimşekler çaktı. Dışarıya haber saldı. Gelenlerle kapıyı zorlayarak açmaya karar verdi.

Kapı açıldı. Kanlar içinde büzülüp odanın tam ortasında yatan banka müdürünü gördüler. Biri “Aman Allahım” diye çığlık attı. Aşağıdan koştular. Kalabalık şöyle bir çalkalandı. Herkesin yüzünde bir telaş görüldü.

Bu mutlu günde böyle bir facia! Yıldırım hızıyla bütün kente yayıldı. Haberi duyan soluğu bankada aldı. Ağlayan ağlayana, bağıran bağırana, bir ana baba günü oldu. Sıcak unutuldu. Mendiller şimdi gözlerden akan gözyaşlarına kullanılmaya başlandı.
Banka müdürü bileklerini keserek intihar etmişti. Hakkına razı bir duygu içinde olduğu yerde büzülüp kalmıştı. Can tatlıydı. Ama direnmedi hiç. Yüzünde “Hayat böyle mi noktalanacaktı?” diyen garip bir ifade vardı. Belli ki o da böylesi bir sona razı değildi. Kendi törenine gelenlere öyle görünmesinden dolayı mahcup bir görünüş içindeydi. Pişmanlık duyguları içinde işlenen suçların ne kadar cezası olurdu? Allah’a karşı beslenen saf duygularla intihar olayı olur muydu? Bir cinnet halinde miydi? Akıl dengesi bozulmasaydı tatlı canına kıyar mıydı? Yoksa lanetlenmiş miydi?

Banka müdürü her fani gibi bu dünyaya gözlerini yumdu. Ölüm haktı. Ölüme bir şey diyecek yoktu. Ama habersiz, işaretsiz, beklenmedik ölümler acı verir; acı olduğu kadar arkada çözümlenmemiş çok meseleler bırakır. Banka müdürü kanlar içinde eşine, dostlarına, canciğerlerine, sevdiklerine “Allah’a ısmarladık” ya da küçük bir işaret vermeden, bir daha dönmemek şartıyla veda ediyordu.

Gitti kafalarda birçok soru işareti bırakarak. Niçin bunu yaptı? Derdi ne idi? Üç yavrusunu öksüz, genç hanımını dul bırakmanın sebebi ne olabilirdi? Yoksa kader mi deseydik buna? Böyle bir yorum bizi daha mı rahatlatırdı? Kader bir düğüm noktasıydı. Kader inancı da zor  olaylara tahammül gücü veren koruyucu melekti. Dilersek öyle kabul etmeyelim. Başka da elimizden ne gelirdi?

Banka müdürü köyde, bir dağ köyünde doğmuştu. O mert ve cömert havayı vücudunun en küçük zerresine kadar sindirmişti. Dağ havasında kalleşlik olmadığı gibi, banka müdürünün de ruh ve duygularında kaypaklık yoktu. Nasıl görünüyordu ise oydu işte. Hassas bir yaradılışı vardı; durgun bir nehir ya da sessiz, sakin ama içten içe fokurdayan bir deniz gibi.           

Koyu cehaletin beslediği bir müdahale otoritesi içerisinde büyüdü. Üç kardeşin en büyüğüydü. Kardeşlerini severdi. Kendilerine göre oyunları vardı. Çocukluk ya, yaramazlıkları da az değildi. Evin çevresinde, ormanlarda, dere boylarında, okula gidip geldikleri yollarda, okul bahçesinde, yaylanın düzlüğünde oynarlardı. Ama bütün bunları ailelerinden, hele babalarından gizli yaparlardı.

Bir gün küçük bir suç işleyen kardeşleriyle babasının huzuruna çıktıydı. El pençe divan durdu. Babasından ağır bir azar işitti. Benim suçum yok diyecekti ki, babasının “sus!”u ile ağzı açık, kendisi ise olduğu yerde çakılıp kaldı. Yüzü önce sarardı, sonra kıpkırmızı oldu, daha sonra boncuk boncuk terler döktü. Babasının yanından ayrılınca da için için ağladı.

Çok yoksulluklar, yalnızlıklar çekti. Ne ana şefkatini ne de baba sevgisini doğru dürüst tatmadı. Daha çok sevgi yoksulu idi. Yaylanın düzlüğünde, yeşil çimenin üstünde, babası ile oynayan bir çocuğu gördüydü de uzun uzun seyrettiydi. Gözleri buğulandı. Babasını hatırladı, kardeşlerini düşündü; “benim de babam oynasaydı benimle” cümlesini elinde olmadan yüksek sesle söyledi.       

Küçük kardeşi ile yaylacılık yapmışlardı. İneklerin hizmetini, evin bütün işlerini tek başına omuzlamıştı. Annesi, tüm arkadaşları ve köyü burnunda buram buram tütüyordu. Ama ailesi yoksuldu. Bırakabilir miydi yaylayı? Dört ay o yalnızlığı, o mahrumiyeti çekmek zorundaydı. İlkokul çağındaki çocuğun üstü başına bakması nasıl olabilirdi ki! Kendi el emeğiyle yaptığı bir bakraç içindeki yağı küfe ile köye indirirken, kirden simsiyah olmuş ayaklarını, ellerinin yarıklarını, elbisesinin kirlerini göstermemek için, yolda kalabalıklardan uzak süratle geçerdi. Bu halini ağaçlara, dallardan dala uçuşan kuşlara, lastikli küçücük ayaklarının altında gıcırdayan çimenlere ancak açabiliyordu. Kendine göre sohbet ediyordu. Onlarla yalnızlığında rahatlıyordu. Kendi kendine konuşuyordu, dertleşiyordu, hülyalar kuruyordu.
Dereler akıyordu şarıl şarıl. Havada kelebekler uçuşuyor, dallarda kuşlar cıvıldaşıyordu, inekler böğürüyor, koyunlar meleşiyor, köpekler havlıyor, dağdan dağa çobanlar haykırıyordu yaylalarda. Tabiat her mevsimde renkten renge giriyordu; günler geçiyordu, aylar geçiyordu, yıllar geçiyordu; hülasa, zaman, ömür geçiyordu. Banka müdürü de kimseye açmadığı iç dünyasını, zengin duygularını, çok ince hassasiyetini doyuramadan çocukluk yıllarını arkada bırakıyordu.

Lisenin son sınıfında iken, din duygusunun ne derece köklü izler bıraktığını hayretler içinde gördüğü arkadaşları ile ilk defa karşılaşıyordu. Baskı altında kalmadan, dar bir çevrenin cılız bir kültürün havasından mı neydi, bir türlü doyamayan ve acılar içinde kıvranan duygularının bir anda ufuklara, ufuk ötesine doğru açıldığını, kanatlanıp kanatlanıp uçtuğunu büyük bir hazla fark ediyordu. Neydi bu? Şimdiye kadar bunu hiç tatmamıştı. İçinde bir şeyler oluyordu. Ama duygularında büyük bir canlılığın, acayip bir coşkunluğun olduğunu hissettiği kesindi. İçinde yaşadığı çevre ile duydukları arasında tezat vardı. Duydukları ve hissettikleriyle başka bir dünyanın insanıydı.

Banka müdürü düşünce ve duygularındaki bu kararsızlıkla görev aldı. Arkasından evlendi. Çoluk çocuğa karıştı. Görev icabı bankanın çeşitli kademelerinde çalıştı. Günler, aylar ve yıllar geçti. Ama bir türlü iç dünyasını durulamadı. Zaman zaman düşüncelere daldı. Sohbetler esnasında arkadaşlarına sorular sordu. Cevaplar aldıkça yine derin derin düşüncelere daldı. Yalnız içinde olduğu bunalımını ne dostlarına ne de ailesine hiç mi hiç açmadı.

Dışardan dünyanın en uyumlu, en cana yakın insanı olarak görülüyordu. Yakın çevresi de, ilk karşılaştıkları da öyle söylerdi. Öyleydi de. İçindeki fırtınaları; içerden dışa, dıştan içe doğru saldırıları kimse fark edemezdi. Hiç kimseye kötülük düşünmezdi. Bu duygusu ona haz veriyordu. Ve yalnız kaldığı zamanlarda bu insani duygusuyla teselli buluyordu. Ama içindeki iki boşluğu bir türlü gideremiyordu. Bu iki boşluğa dikkat ettiğinde bazen içi oyuk koca bir ağaç, bazen simsiyah kömürleşmiş bir ocak kabul ederdi kendisini. Bir başka zaman içini hiçbir ışık süzmesi olmayan sonu gelmez bir ufuk görürdü de karamsar düşüncelerle ümitsizlik batağına batıp batıp çıkardı. Böyle anlarda ilk karşılaştığı arkadaşlarının üzerine bıraktığı etkiyle bir anlık rahatlardı. Sonra, sonra korkunç bir bunalımın eşiğine kadar geldiğini görürdü de elinde olmadan yüzünü buruşturarak ya işinin başına döner ya da bu halden kurtulmak için bir şeyler yapmaya çalışırdı. Evinden de görevinden de bir zevk almıyordu. Üstelik görev yeri onun için açık bir talihti. Herkesin zorlayarak, bin bir aracı koyarak, yükselebildiği mevkilere o rahatlıkla çıkabiliyordu. Bankaya memur olarak girmişti. Yüksele yüksele müdür oldu. Yükselişinde karşısına hiçbir engel çıkmadı. Doğrusu gelecek ona gülüyordu, kucak açıyordu. Yinede memnun değildi. Makamına bakıyordu, aldığı ücrete bakıyordu; çoluk çocuğuna aile yuvasına geçimine bakıyordu; eşlerine dostlarına çevresine, kendisine duyulan sempatiye, rahatlığa, bolluğa bakıyordu. Her şey güzeldi, yerindeydi. Ama bütün bu arkadaşlarının arkasında bazen tatlı, bazen acı olarak gözüken, onun da anlayamadığı acayip duygularının hiç doymadığını, olup bitenlerle hiç mi hiç ilgilenmediğini bizzat görür gibi oluyordu. Nasıl duygulardı bunlar? Doymak bilmezler, mutlu olmazlar. Nerden geliyorlar nereye ulaşmak istiyorlar?

Fikir yüzlü, duygulu, hoşgörü sahibi ve inancı bütün insanlarla sohbete daldığında, biraz olsun duygularının dindiğini ve rahatladığını hissediyordu. İşte o zaman bunalımın kaynağına yaklaşıyordu. Onu yakalamak, bir daha muhitine yaklaştırmamak istiyordu. Heyhat! Çevresi bunalımının kaynağının eşiğinde fazla bekletmiyordu onu. Kalabalıkların içine, yığın yığın evrakların arasına sokuyor, bürokrasinin o baş döndürücü havasında nefes bile aldırmıyordu. Bir zaman içten içe duyduğu bu acıları unutur gibi oluyordu. İnsanın düşüncesiz olduğu zamanlar olur muydu hiç? Bunalımlar yine geliyordu. Onun için inişli yokuşlu olmayan bir günü yoktu. Dört mevsimi bir günde yaşardı. Duygular kesiminde bu hareketli ve çok canlı hayatını hiç kimseye belli etmezdi. Ailesi içinde olsun, arkadaş grupları arasında olsun, tatlı sohbetini ve neşesini iç eksik etmezdi.

Ne olursa olsun yine bilinmez sebeplerle bu dünyadan, ama güzel ama çirkin, göç edip gitti. Cenazesi çok kalabalık oldu. Ağlamayan yoktu. Naşını gözü yaşlılar taşıdı hep. Kalabalıklar oluk gibi sokaklardan akıyordu. Mezarlık şehrin kuzeyinde, denize yakın bir düzlükte idi.

En fazla ağladığı halde gözyaşı ve sesle ağlamayan hanımıydı. Tosun gibi üç yavrusunu yanından hiç ayırmadı. Fazla da konuşmadı. Arabanın içinde son kez mezarına aktı; “Bana bunu yapmamalıydın” dedi ve oluk gibi gözlerinden yaşlar boşandı.
 

Edebiyat Haberleri